?Güneş Saygılı?nın Gerçek Yaşamı? Üzerine – Selman Büyükaşık

Biraz Ayrıksı Notlar
1,5 ay sonra tekrar, kimi yerlerin altını çizerek, sayfa boşluklarına notlar düşerek okuduğum kitabı bitirip kapatınca ön kapaktaki resme baktım. Önde tuhaf, tüylü, karışık cisimsiler. Geride solda yine tüylü, terliksi hayvanı çağrıştıran bir cisim. Çok büyütülmüş bir virüs mü? Belki. Sağında, ortada, bir kadının silueti. Romanın uzun adını bir daha okuyorum: GÜNEŞ SAYGILI?NIN GERÇEK YAŞAMI. Yazar,bu adı verirken okurda yapıtına bir belgesel roman izlenimi mi yaratmak istemiş? Bu anlattıklarım geçmişte yaşananlardan bir kesit, acı bir yaşanmışlığın gerçek öyküsü mü demek istiyor? Belki değil, ama bende öyle bir kanı uyandırdı.
Erendüz Atasü?yü Cumhuriyet okuduğum o hayli geçmişte kalmış yıllarda, gazetede, kitap ekinde çıkan yazılarıyla az çok tanırım. Cumhuriyet devrimlerinin, özellikle kadınlara ilişkin kazanımların inançlı bir savunucusu, arı Türkçeyle yazmaya özen gösteren bir aydın olarak anımsarım. Onun bu özelliklerinin hemen hepsini bu romanında görebildim.
Romanın kahramanı Güneş Saygılı da böyle bir kadın. Atatürk devrimlerine inanmış, 70?lerde devrimci harekete kıyısından da olsa bulaşmış, devrimci bir sosyalist ama aynı zamanda ulusalcı damarı güçlü, Cumhuriyet aydını bir yazar, bir kadın.
Kurmaca yazarlarına, özellikle romancıya, sıradan okurun sıkça sorduğu ve yazarın bundan pek hazzetmediği soruyu hepimiz biliyoruz: X kahramanı siz misiniz? Ya da X kahramanının yaşadıklarının ne kadarı sizin yaşadıklarınızdır? vb. Çoğu kez, yazarın açıklamaları, ?Sen külahıma anlat? tebessümüyle karşılanır. Bu romanı ve yazarın kısa yaşamöyküsünü de okuduktan sonra, şimdiye dek okuduğum romanlarda pek düşünmediğim, kahraman- yazar özdeşliği değilse de ilişkisi aklıma geldi ister istemez. Güneş?in, siyasal, toplumsal olaylara bakışında, dil- edebiyat anlayışında, üstelik o da yazar, elit/ seçkinci duruşunda romanın yazarıyla arasında ciddi bir benzerlik hatta özdeşlik gördüm. (Özel yaşam anlamında bir özdeşliği düşünmedim.) Paul Auster?ın Görünmeyen?inde Adam Walker?ın yaşamı, yazarının yaşamın- dan izler taşımıyor mu? Ama sanki burada daha sıkı bir benzerlik var.
Bu metni yazıp bitirdikten günler sonra Atasü?nün, Sol gazetesinde Cumhuriyet üzerine yapılan bir soruşturmada söyledikleri bu kanımı doğrular nitelikte:?Bizim Cumhuriyetimiz, benim için her şeyden önce bir aydınlanma hamlesidir. Kadın-erkek eşitliğine doğru atılmış bir büyük adımdır. Kapitalizmin emperyalizmine başkaldırıdır. Bağımsızlık çığlığıdır. Cumhuriyet, etnisite tabanına göre değil, ortak yurda ve yurt sevgisine dayalı bir ulus inşa etme çabasıdır. Uygulamadaki hatalar ve sapmalar, başlangıç idealinin güzelliğini bozmaz. Cumhuriyetin devrimci on yıllarındaki, kitlelerin hayatını iyileştirmeye yönelik kimi çabaları sıklıkla unutulur? (Yazar bu kazanımları açıklıyor.) Fakat? ne acı bir ironidir ki öz evlatlarına arka çıkamamış, giderek onları hırpalamış, hatta yok etmiştir. Bu da Cumhuriyetin en acı yanılgısıdır? Hazin on yıllardan ve sayısız yanlıştan,- kim bilir, belki de kasıttan- sonra bugün varılan durumda Cumhuriyetin aydınlanma devrimiyle yaratmayı amaçladığı? insan?ın tam tersi bir tipoloji Cumhuriyetin sahibi olmuştur.? Bu değerlendirmelerdeki çok iyi niyetten kaynaklanan yanlışlar üzerinde durmayacağım. Ama roman kahramanının bu anlayışta bir karakter olduğunu söylemekle yetineceğim.
Kimdir Güneş Saygılı? Cumhuriyet?in ikinci kuşak kadın aydını mı? Laik, modern, sosyalist- devrimci ve de cesur bir feminist mi? Doktor anne- babanın bir yaştan sonra tek çocuğu. Erkek egemen bir aile değil onunki, kız olması ailede bir burukluk yaratmamış. Kuşak-taşı kızlara göre hayli şanslı ve de özgür.
Mühendis Güneş, 12 Eylül darbesinden önce demokratik kitle örgütlerinden Teknik Elemanlar Derneği?nde çalışıyor. Önce Ali adındaki devrimci gençle kısa bir flört yaşar. Sonra şiir heveslisi Doğan?la ciddi bir arkadaşlık. Aileden gizli olsa da sezilen, ama özgürce yaşanan cinsel birliktelik. Ardından 12 Eylül darbesinin getirdiği o bildik yıkım. Doğan?ın tutuklanışı ve Güneş?i yıkan terk ediliş. Doğan, sınıfça özdeşi olmadığı bu sıkıntı yaşamamış kızı sıkıntılarına ortak etmek istemez. Bunu hapishanede.,üstelik Ali aracılığıyla gönderdiği kısacık bir notla bildirir. Güneş, hiç beklemediği bu korkunç darbeyle yıkılır. (99-100. sayfalardaki metaforik şiirsel tiyatro metni/ sahnesi hayli çarpıcı. (Kuşkusuz 5-7. sayfalarda sevgilisi Doğan?la evlerindeki ilk buluşmalarını anlatan ve salonun bu iki âşık üzerinde bıraktığı karşıt etkiler ile aynı salonun 35 yıl sonraki halinin, Güneş?in duyguları üzerinden betimlenişi yapıtın çok etkileyici bölümlerinden ki bu, romanın ilk bölümüdür.
?Güneş Saygılı o meş?um gecede kendini öldürmedi.?(s105) Bu darbeyi de atlattı. Eski tüfek İlhami Başoğlu ve karısı Neriman?ın gecekondu evlerinde tanışacağı Şair?le (Yazar onu böyle adlandırmış) ciddi bir aşk yaşamaya başlar. Şair?imiz evli ama karısından ayrı yaşıyor, bir çocuğu var. Daha sonra Şair?in 12 Eylül öncesindeki yaşamını, evliliğindeki sorunları, Karadeniz?den Ege?ye, oradan Ankara?da darbeyle noktalanan öğretmenlik yaşamını ve diğerlerini öğreniyoruz. Bu sırada Güneş de yazarlığa başlamıştır.
Eski arkadaşlarla bir araya gelişler. Devrim, geçmiş çözümlemeleri; geçmişte yapılan hatalar üzerine bitmeyen tartışmalar. Kendisi de Özgürlük Yolu?ndan bilge İlhami?nin Cumhuriyeti, devrimi, devletin Alevilerle ilişkisini ve daha birçok konuyu irdeleyen ciddi ama tartışılabilir yorumları, irdelemeleri? Güneş?in Şair?le inişli çıkışlı birliktelikleri? Güneş?e yaptığı haksızlıklar. Şair yalnız özel/ aşk ilişkilerinde değil, edebiyat, şiir, dil anlayışında da itici tutumu tuz biber eker. Artık her yönden dönektir. Böylece okur, Güneş?e yaptıklarından zaten öfke duyduğu Şair?e büsbütün kinlenir. Bunlara, Şair?in bölücülerin dilekçesine imza atmasını ekleyin. Ortaya her yönden itici bir kişi çıkar okurun karşısına. Bu, yazarın karşı kahraman, olumsuz karakter yaratmadaki zaafını gösterir. Şair?in bunca olumsuzluğu kişili- ğinde barındırmasına gerek yoktu. İşin ilginç yönü, ülkenin bunca sorunu irdelenirken, kahra- manlarımızın çoğunun geçmişte Özgürlük Yolu siyasetinin yolcusuyken bugünün yakıcı soru- nu olan Kürt sorunundan söz etmemesi ya da yeterince söz etmemesi hayli tuhaf.
Güneş?in siyasal- toplumsal yaşamında, hepimizin olduğu gibi, birkaç kırılma var. 12 Eylül darbesinin özel yaşamına da getirdiği yıkım? Toplum mühendisliği sonucunda sağın, dinsel gericiliğin güçlenmesi. Madımak provokasyonu, burada dostlarını yitirmesi. İlhami Başoğlu gibi. 2002?de AKP?nin tek başına iktidarı ve bu iktidar döneminde iyice pervasızlaşan küresel kapitalizmin azgınlaştırdığı vahşi kapitalizmin yarattığı yıkım- yozlaşma. Güneş, halktan neredeyse ilişki kurduğu tek aile apartmanlarında kapıcılık yapan karı-koca ve çocukları. Sivaslı bu Alevi ailede Zehra siyasal bilinci yüksek bir kadın. Abla- kardeş ilişkisi içindeki Zehra- Güneş, gericilerin başkentteki yerel seçimi kazanmaları üzerine yaşadıkları panik bana hayli anlamlı göründü. 68?li, 78?li olarak pek çoğumuz yaşadı bunu. Özellikle 2002 seçim sonuçlarıyla yüz yüze gelince?( Güneş?in Zehra?yla arkadaşlığı, bana Kalan ro-manındaki Lahzen?in Rosa?yla ilişkisine benziyor. Daha başka benzerlikler üzerinde da dura- cağım.)
Swetlana Boym, Nostaljinin Geleceği?nde şunu diyor: ?Nostaljinin nesnesi göründüğünden daha uzakta; anımsanan, asla hatıranın içindeki hakikat değil, onun yeniden versiyonudur.? Roman, Güneş?in yaşlı, hayli umutsuz dönemiyle başlıyor. Kahramanımız topluma, halka, dünyaya, hayata küskündür, öfkelidir( Lahzen gibi.); hem de çok karamsar, umutsuz.
Bu derin umutsuzluk toplumsal-siyasal olayları yeterince doğru okuyamamaktan geliyor demek zorundayım. Ama bu derin öfkede, karamsarlıkta aşk yaşamındaki yanlışların, dolayısıyla erkeklerden umduğunu bulamamanın yıllarla katlanan acısının, düş kırıklığının da payı olduğunu ileri süreceğim. Güneş?in bu öfkesi, toplumdan, yaşamdan umudunu bunca kesmişliği elbette Kalan?ın Lahzen?ini anımsattı bana. Burada da sayıklamalar, hesaplaşmalar var.
Ama Kalan?daki müthiş şiirsel dil, o aklın gidip gelişleri, o zekice kurgu biraz zayıf burada. Burada yazar sürekli başımızda bir anlatıcı, her şeyi gören, bilen konumunda. Kalan?da bu kısırlık yok. Ben Lahzen?in öfkesini, kırılganlığını, delilikle soslanmış o müthiş zekâsını daha çok sevdim.
Güneş, kokan, çürüyen kentte (başkent) tiksindirici, boğucu kokuyu, virüs tehlikesini en önce fark eden ve bu yüzden yaşama büsbütün sırtını dönen bir aydın. Kentsel dönüşüm projesiyle (Bu proje bugün hayli tartışılıyor) eski kentin binalarını yıkıp iktidarın burada yandaşlarına yeni rant alanları yaratmasının Güneş?teki öfkesi. Çevre kirliliği, büyük kentlerin çöp sorunu derken yozluğu, çürümeyi eğretilemeli bir dille aktarması etkileyici. Kahramanımızın, kapitalizmin açgözlü saldırganlığına öfke duyması doğaldır ama değişen dünyanın, gördüğü bu çirkin yüzden ibaret olmadığını fark etmemesi ve bunca umutsuzluğu üzücü. Muhafazakâr bir partiyi iktidara getirdiği için halka bunca öfke duyarken (Lahzen de biraz öyle, ama o daha bilinçli.) seçkinci bir tutuma giriyor ve olayların arka planını gözden kaçırıyor.
Cehennem şurubunu hazırlayıp patlatırken başkaldırısı nihilizme varıyor. Bu bölüm, endişeli laik okur için kuşkusuz, yürek soğutucu bir tepki, bir son oluyor. (Burada A. Ağaoğlu?nun Ölmeye Yatmak romanındaki Aysel?i çağrıştırıyor.) Güneş?in ve oturduğu eski apartmanın çöken bir sınıfı temsil ettiği düşünülebilir, düşünülmeli. Beni asıl etkileyen, eril hücrenin, dişil hücreyi döllemesinin şiirsel bir dille anlatıldığı bölümden sonraki o kısacık son bölüm. Yürek burkan bir gerçeklik. Özünde bencil olan insan, bu cangılda tam anlamıyla duyarsızlaşmış-tır? ve hayat devam ediyor.
68?li olsun, 78?li olsun geçmişte sol hareket içinde bir şekilde yer almış kişiler olarak çoğumuz edindiğimiz ezberlerin de etkisiyle, 2002?den sonra ortaya çıkan toplumsal ve siya-
sal tabloyu doğru göremedik. Militarizmin toplum mühendisliğini, duyduğumuz panikle, o şeriat fobisiyle görmezden geldik, hatta seve seve kabul ettik. Tercihinden dolayı halkı suçla suçladık; bidon kafalı, kıllı karnını kaşıyan ilkel, diye alay ettik. Oysa Anadolu?da güya yıllarca mağdur edilmiş yeni, ama hayli tutucu bir girişimci sınıf, Anadolu Kaplanları dedikleri, bu pastadan daha iri dilimler talep ediyordu. Bizimse duyduğumuz öfke ve korkuyla, devrimciliğimiz ulusalcılığa kolayca evrildi. İşte Güneş de böyle eksik okudu ülkedeki değişimi. Yaşamının ve sonunun çoğumuzu etkilemesi kendimizle kolayca özdeşlik kurmamızdandır.

KURGU:
Yazar, Güneş?in yaşamöyküsünü elöyküsel (3.kişili) anlatımla, başka bir deyişle tanrısal bakış açısından veriyor. Böyle olunca romanı yazan-anlatıcı her şeyi bilen, gören kişi konumunda oluyor ki bu klasik bir yöntemdir ve de romanın inandırıcılığını sorgulayan bir yöntem. Kimi yerde bu, kuru bir söylev üslubuna da yol açıyor.
Romandaki ana ve ara bölümlemelerin farklı bir deneyim olduğunu söylemeliyim. (Ama ana ve ara bölümlere aynı karakter rakamların kullanılması bana çok doğru gelmedi.) ?Kopartılış? (Niye ?Koparılış? değil?), ?Oda?, ?Asansör? gibi adlarla romanın bölümlere ayrılması okuma kolaylığı da sağlıyor. Ayrıca ?Gözün Göremediği Uzamlar ya da Derin Uykudaki Virüsler? 1970?ler? ( ya da?dan sonraki kısım o bölümde anlatılan zaman dilimine ve gelişen olaylara göre değişmekte.) başlıklarıyla verilen bir, iki paragraflık metnin romana katkısı yadsınamaz. Güneş?in kenti, çevresini, toplumu, düzeni, kısaca yaşamı nasıl algıladığının çarpıcı eğretilemeleri. Bunlara Doğan?dan, daha sonra Şair?den üst üste darbeler yiyen kahramanımızın ruh halini simgesel bir dramayla veren o şiirsel iki metin (s.99-100, 163-164) de eklenmeli. Romanın yazınsal çıtasını yükseltiyor bu özgün kurgu, bu metinler. Kuşkusuz, romanın giriş bölümü (s.5- 7) de bu tür metinlerden.
DİL VE BİÇEM (ÜSLUP)
Edebiyat bir dil sanatıdır, bunu göz ardı eden bir metnin yazınsal yönden kalıcı olması, okura kendini kabul ettirmesi, okurun yazınsal beğenisi gelişmişse, zordur, olanaksızdır hatta. Romanın kahramanı, yazar Güneş Saygılı da yazarımız Erendüz Atasü gibi arı Türkçeden yanadır. Dilde de gericileşen Şair, eski sözcüklerde (mündemiç) boncuk bulurken Güneş, inandırıcı gerekçelerle buna karşı çıkarken duruşu mantıklıdır: ? Sevda de, hasret de, ne bileyim kudretli de, daha böyle yığınla sözcük var türkülere, manilere girmiş; onları kullan dilediğince; ama lütfen sırf tarihin tozuna bulanmış diye yapay bir estetiğin kelimelerine takılma.? derken yerden göğe haklıdır.
Not: Güneş?in gericileşen Şair?le tartışırken, Cenap Şahabettin?in dediği ?Küçük, muttarit muhteriz darbeler / Kafeslerde, damlarda pür ihtizaz?? dizeleri Tevfik Fikret?indir. Böyle bir bilgi hatası yazar adına çok üzüntü verici.
Yazarımız arı bir Türkçeyle yazmaya çalışırken birçok yerde yazınsal bir biçeme ulaşabiliyor. Bunu onun hanesine bir artı olarak ekliyorum. ?Uzam, dizge, dizgesel, inak, bölmece, soncul, eskil, deneyim, yurtsama? gibi, zamanında TDK?ca dile kazandırılan sözcükler yanında?iğlez, gömüşmüş? gibi yerel sözcükleri, bilerek kullanmasına saygı duyarım. Ama ?koku? yerine ?uçu? kullanmasına itirazım olur; ?koku? dururken önümüzde. Yapaylık, gereksiz bir zorlama olur. Ne yazık ki kimi zaman bu konuda yadırgatıcı bir tutarsızlık da sergiliyor yazarımız, ?Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? dedirten bir tutarsızlık:
Ne yazık ki haris bir kızla evlendi. (s.30) İlhami ağabeye içtenlikle hürmet duysa da?
(s.129) Şimdi aynı cümlede hem ?içten? hem ?hürmet? sözcükleri tutarsızlık değil mi?
Ne yazık ki daha beteri bir cümle: ?sarışın adamla yaşanan, hayatının uzvi bütünselliğinde açılıp kapanmış bir paranteze benziyorsa eğer?( s.56) ??uzvi bütünsellik?? yani tutarsızlık.
Yazarımız, ?oylum?u da hacim?i de (Hatta kimi yerde ?hacım? biçiminde yazılıyor.) kullanıyor, olabilir ama insan yadırgıyor. Hele şu cümlede kullandığı sözcük beni çok rahatsız etti: ?Refleksvari bir tepkiyle Zehra?yı aramıştı.? (s.194) ?Refleksvari? sözcüğü ne demek? Refleks sözcüğüne ?-vari? eki getirmek, arı dilden yana bir yazardan beklenecek yaratıcılık mı? Ve ne yazık ki kimi sözcükleri yanlış kullanıyor:
Güneş onun diyagram yanını sevmişti. (s. 195) Yazar, ?diğerkâm? sözcüğünü nasıl bilmez, kaldı ki başka yerlerde ?özgeçi, özgeçil? sözcüklerini kullanıyor. (Ben bu sözcüklerin yerine ?özveri/ özverili?yi tercih ederim; çoğu yazar da bunları tercih ediyor.)
Ama ?tasfiye? yerine ?tasviye? demesi bardağı taşıran son damla oldu benim için: ?Ağabey, sizin Anadolu İhtilali?nin tasviye süreçlerini onaylamadığınızı, sert bulduğunuzu sanıyordum,? dedi.( s.130)

Kimi yerel sözcükleri de doğru kullanmıyor: ?Meraklandı zağar, örtüyü kaldırmasıylan??(s.43) Halkımız ?zağar? demez, ?zahar/ zaar? der. ?
Çoğu yerde parlak bir anlatım ortaya koyan yazarın ne yazık ki dili kimi yerde çok arızalı, bozuk:
?O sevgiye nasıl ulaşılabilinir.? (s.12) Yazar, ?ulaşılabilinir?in yanlış bir kullanım olduğunu nasıl bilmez? Ya şu cümle: ?bal kaymak yeğenlere imrenmeden?(s.109) Yazar, ?yeğen? ile ?yiyen? arasındaki farkı nasıl bilmez? Bu yayınevinin editörü yok mu?
Şu örneklere bakın:
?Doğan, odayla tanışmasından önce bu sezgiyi önemsememişti.? (s.16) Cümle iki yönden bozuk: 1. Odayla tanışılmaz. 2. Tamlanan eki gereksizliği. (Doğrusu: Doğan, odayı görmeden önce bu sezgiyi önemsememişti.) Başka örnekleri sıralamakla yetineceğim:
?kumar oynadığından kuşkudaydı. (s.28) Annesine büyük bir karşıtlık duyuyor?(s.34) Doğan şiiri bırakalı yıllar var. (s.53)
Daha onlarca örnek var elimde. Sahi, o yıllarda ?İyiyim, moralini bozma, kendine dikkat et.? denir miydi? Peki, yazarın, tezlik bileşik eylemini yanlış kullanması kabul edilir mi?
??ve bir daha yere konamayacakmış gibi yeryüzüyle gökyüzü arasında kararsız durayazmıştı.? (s.84) Bu eylemin böyle bir çekimi olmadığı gibi, cümlede kullanılması gereken bileşik eylem bu değil, olamaz. ?Durayazmak? yaklaşma eylemidir. Yaklaşma bileşik eylemi, ?az kal- sın olacaktı? anlamında kullanılır ve böyle bir kip çekimi olamaz. Yazarın kullanacağı bileşik eylem ve çekimi şudur: ?durakalmıştı /donakalmıştı.
Peki, şu ?varsaymak? eylemine ne demeli: ??ilişkilerinin zedeleneceğini varsayıyordu.? Yazar, bu eylemi ?sanmak? anlamında nasıl kullanır? Bu eylemin anlamı, ?farz etmek?tir.
Şimdi gelelim yazarın bir başka tuhaf, ukala ısrarına. Yazar, -se / -sa dilek- koşul kipi ekini çok farklı bir anlam ve görevde kullanmakta hayli direngen. Dille, mesleği gereği hayli uğraşmış, dile emek vermiş biri olarak bugüne dek bu kalıbın bu anlamda kullanıldığını ne okudum ne işittim. Kuşkusuz yazar bunu uydurmuyor; demek ki böyle bir kullanım var, ama bu kullanımı kaç kişi biliyor ve bunun dile, Türkçeye katkısı nedir? Türkçede bu başka türlü ifade edilebilirken bu eke bu işlevi yüklemenin anlatıma, biçeme getirisi ne olacak? Ben, yazarın inatla kullandığı onlarca cümleden bir ikisine yer vereceğim. Karar sizin:
?Doktor hanımla diğerleri arasına aşılmaz bir sınır çizen o soğuk nezaketin, kibirdense çekin- genlik ve acı olduğunu Zehra çözebilmişse de? ? Yazar -se /-sa ekini aynı cümlede iki farklı görevde kullanmış. Yazarımız, ?kibirdense? yerine ?kibirden çok? deseydi Türkçeye, arı dile zarar vermiş mi olacaktı? Devam edelim:
?Yüzüne,gövdesine erkeksidense çocuksu çizgiler egemendi??(s.29) Dile katkı mı bu?
?Neriman ve İlhami Başoğlu?nun evleri, evdense kütüphanedir. (s. 124)
?Eştense abla sanki.? (s.123) Hayır, yeter; yazmak bile zor geliyor.
Yazarımızın bir saplantısı da ayrıksı, rahatsız edici devrik cümle merakı. Sanırım yazar bunu bir özgünlük, bir üstünlük olarak düşünüyor. Ben hiç mi hiç katılamayacağım. (Kaldı ki bunlar arasında hayli bozuk cümle de var.)
?Güneş?in yatak çarşafları konusundaki hamaratlığını deşmekte ise çekinmişti, karşılaşacağı manzaradan Ürgüp de.? (s.80) ?Doğan?la Güneş?in gerçeklik ve iç dünya ilişkisini kurmalarında kesişen noktalar vardı; zihinsel işleyiş yönü farklı idiyse de.?(s.83) Şimdi bu cümleler bozuk değil, hatta özgün bile sayılır ama yüklemden sonra bu kadar sözcük, öbek sıralamak Türkçe sözdizimine ne kadar uygun? Üstelik algılamayı güçleştirmiyor mu? Şu örnekler-de devrik cümle özgün hatta şiirsel olabiliyor:
?Kar pamuksu bir lütuftu, şehrin çirkinliklerini, insanların suçlarını bağışlatmak isteyen; ak dokunuşu dünyayı değiştirmişti.? (s.133) ?Nasıl da okşanıyor küskün gururu, hayatın kırdığı.? (s.262)

Peki, şu cümleye ne demeli:? Belki evlat edinme konusunu daha sıkı tutmaması büyük hatasıydı, ilki Şair?le çürüyen bağını bir türlü kopartamaması ise.? Böyle yadırgatıcı, algılanması güç birçok devrik cümle var ne yazık ki.
Yazarımız, uzun, süslü cümle kurmayı da çok seviyor. Teslim etmeliyim ki çoğu kez bunu başarıyor. (Ama aksadığına ilişkin çok örnek verebilirim.) Ben, bunu başardığı cümle- lerden örnekler vermeyi daha uygun buldum:
?Sevgilisi gittikten sonra genç kız nihayet ilişkilerinin dokunmanın somutluğuna kavuşmasının güven verici tadını, bir yandan da bu yakınlaşmanın hiç de beklediği ve düşlediği gibi geçmemesinin düş kırıklığını yaşıyordu.? (s.17)
?İnsanların çoğu kendi dar çizgisinin dışında kalan herkese olumsuz yafta yapıştırmaya pek meraklıydı; yenilginin acısının böyle çıkartılabileceği sanılıyordu, herhalde. (s.219)
?Erkek uzun sürmüş, kadın geç bulunmuş çocukluklarından beklenmedik ani darbeyle hayatın öbür yüzüne uyanırlarken ananın saplantılı yası ile unutmak, avutulmak, kaçıp yeniden çocukluğa sığınmak isteyen babanın bunalımı rollerine hazırlıksız acemi oyuncular gibi değişen sahnede yer alıyorlardı.? (s.245) Güzel, derinlikli bir cümle.
SON SÖZ: Türkiye?nin son 30-40 yıllık toplumsal, siyasal ve ekonomik serüvenini, aşk kırgını bir aydın kadının yaşamı üzerinden anlatmaya çalışan bu romanın birçok artıları yanında dilsel, anlatımsal uç denemeler ya da özensizlikler yönünden eksilerini de anlatmaya, bu eksilerin beni neden rahatsız ettiğini açık yüreklilikle belirtmeye çalıştım.

Selman Büyükaşık
17.10. 2012 İzmir

Yorum yapın

Daha fazla Biyografi Kitapları, Romanlar
Genç romancı – Ahmet Soner

Amerikalı Jonathan Safran Foer, 1977 doğumlu genç bir yazar. 25 yaşında ilk romanını yayımlamış: ?Her Şey Aydınlandı?. Bu kitap sinemaya...

Kapat