Hangi Ankara? – Müslüm Kabadayı

Üzüm ve gemi çapası mı Ankara?yı tarihe mal eden? Perslerin üzüm bağlarıyla çevrili bu Anadolu yerleşimini ?Engürü? olarak adlandırmasıyla denizci bir kavim olan Galatların buraya gemi çapası anlamında ?Angora? demelerinden bu yana bu kenti var eden nelerdir?
Kentlerin en önemli yerlerinin, meydanları ve çarşıları olduğu söylenir. 1402?de ?savaş meydanı? olan Ankara?dan günümüze doğru kuşbakışı bir geçiş yapacak olursak, eski Ankara?nın Kale-Samanpazarı-Hacı Bayram-ı Veli çevresinde biçimlendiğini görürüz. Burada en eski tapınaklardan Agustus, Roma Hamamları, Hergele Meydanı, Ulus Meydanı dikkatimizi çeker. Cumhuriyet döneminde Sıhhiye-Kızılay-Çankaya istikametinde modernleşerek genişleyen Ankara?nın Kızılay ve Tandoğan meydanlarının, birçok miting vb. gösterilere sahne olduğu bilinir. ?555 K? şifreli gösteri de olduğu gibi. Tandoğan?daki ?1968 Büyük Öğretmen Mitingi? eğitim tarihimizin de en büyük gösterilerinden biridir. Ne yazık ki bu meydan da, diğer meydanlarımız gibi zamanla küçültülmüş ve en önemlisi 1990?lı yıllara kadar bu alanı süsleyen peri kızlarını canlandıran heykel, ne yazık ki ?sanatın içine tüküren? bir aymaz yönetici tarafından kaldırılarak, yerine ?çaydanlık ve fincan? konmuştur. Aynı yağmacı yönetim tarafından, Kızılay?ın akciğeri sayılabilecek ?Güvenpark? da kaldırılmak istenmiş, ancak gelen tepkiler üzerine başarılamamıştır.

Ankara?nın çarşılarına gelince? Hanlar Bölgesi, Çıkrıkçılar Yokuşu, Uzun Çarşı, Taht?al kal?a, Sulu Han Çevresi, Karaoğlan Çarşısı, Ulus vb adlarla anılan Ankara?nın geleneksel çarşılarının bugün canlılığını yitirdiğini görüyoruz. Bunların yerini, birçok semtte açılan AVM?lerin cama-betona boğulmuş soğuk yüzlerinin hızla aldığını da biliyoruz. Eski han ve çarşılardaki el emeği göz nuru olan hiçbir eser ya da ürüne şimdiki AVM?lerde rastlamak mümkün değildir. Buralarda tüketim öylesine egemen olmuştur ki, insane ilişkileri de buralarda tüketilmektedir. Pirinçhan?a oturduğunuzda aldığınız hazzı, bu mekanik çarşılarda hissetmeniz mümkün değildir.

Anadolu?nun batısında Miletos?ta Hippodamos adında bir mimar yetişir ve ?ızgara planı? diye tasarımladığı bir planı önce doğduğu kentte uygular. Daha sonraları Anadolu?nun değişik kentlerinde bu plan uygulanır ve buradan Batı uygarlığının kent kültürünün temelini oluşturur. Planlı kentleşme, bizim coğrafyamızda doğmasına karşın, zamanla bu topraklarda izini yitirir. Çünkü kavimler kavşağı olan Anadolu, dört bir yandan gelen işgalci güçlerin saldırılarıyla sürekli yakılıp yıkılır. Moğol yıkımı en çok akıllara durgun verenidir. Kütüphaneler yakılmış, kitaplar nehirlere atılmıştır bu yıkımda. Ankara?nın da bundan nasibini, Timur zamanında aldığı biliniyor. İşte bu tarihsel birikimden yararlanarak Cumhuriyet?in ilk yıllarında Ankara?da geniş bulvarlı, caddeli, meydanlı bir kent planı uygulaması, 1920-1950 arasında çekilmiş fotoğrafların hepsinde kendini gösterir. Türkiye?de 1950 sonrası tarıma teknolojinin girmesi ve paranın saltanatının yarattığı kırsal kesimdeki yıkım nedeniyle hızlanan köyden kente göç, ?gecekondu? olgusunu doğurmuş ve kentin tarihi dokusu başta olmak üzere birçok değeri rantın kurbanı olmaya başlamıştır. 2000 sonrası ise, ?kentsel dönüşüm? adı altında bütün kentlerde yeni rant alanları yaratılmış, TOKİ aracılığıyla tutucu yaşam alanları yaratılmaya başlanmıştır. Burada dikkat çekilmesi gereken önemli noktalardan biri de, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Kültür Bakanlığı üzerinden kentlerdeki eski yapıların restorasyon çalışmalarının sonucunda, bu alanın uzmanı olmayan kişi ve firmalarca ?kadim? duygusundan koparılmış ve işlevselliği zedelenmiş mekanların oluşturulmasıdır.

Sanat ve edebiyat açısından Ankara?ya baktığımızda galeriler, kültür merkezleri, oditoryumlar, üniversite yerleşkeleri artmakla birlikte, buralarda yapılan etkinliklere halkın katılımı giderek azalmaktadır. Eskiden her semtte sinemalar, tiyatrolar harıl harıl dolarken, tv, internet vb. teknolojinin de etkili olmasıyla sanatın kolektif paylaşımında ciddi gerileme söz konusudur. Ankara?da 18 yıldır yerel yönetimler tarafından toplumsal yaşam alanları giderek gerici ideolojilerin etkinliğine kaydırılırken, şimdilerde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen “Muhafazakâr kesimin nasıl bir demokrasi anlayışı varsa, muhafazakâr demokrasi diye bir şeyden bahsedebiliyorsak, o zaman ‘muhafazakâr estetik’ ve ‘muhafazakâr sanat’ diye bir şeyden de bahsetmek, bunun normlarını ve yapısını oluşturmak gibi bir yükümlülük içindeyiz” diyerek, bunu bir devlet politikası olarak yaygınlaştırma tavırlarını ortaya koymaktadır. Giderek yaşamın her alanı, sanatın doğasındaki özgürlük kaygısını, sanatçı ve edebiyatçıların toplumu aydınlatma sorumluluğunu baskılamayı hedefleyenlere karşı net duruş göstermeyip bunlarla yemek sofralarında buluşan, mistik anlayışlı dergilerde kalem oynatan, bunların hamiliğinde fuarlara katılanların vebali de unutulmamalıdır. Bunların farkında olmadan ?bulaşık? yaşayanlar, Mustafa İsen tarafından dile getirilen bu büyük tehlikenin farkına varmalı ve saflarını sanatın özgünlüğünden ve sanatçının özgürlüğünden yana belirlemelidir. Bu amaçla, Ankara Nâzım Hikmet Kültür Merkezi?nin ilkini ?edebiyat? alanında düzenlediği ?Ankara?da Kültür ve Sanat Yaşamı? başlıklı forum, Ankara?da yaşayan şair-yazarların, kenti giderek kuşatan yozlaşmaya karşı karanlığı yara yara sanat ve edebiyatın aydınlığını toplumun hücrelerine taşımanın yollarını yaratmak bakımından önemli bir adımdır.

Niye karanlığı yarmak için kollarımızı daha çok sıvamak, sorumluluk almak zorunda olduğumuza, edebiyat alanından bir başka çarpıcı gerekçeyi dile getirmek istiyorum. Bir gazete haberine göre, bir yılda Japonlar 25 ve Fransızlar da 17 kitap okurken Türkler 10 yılda bir kitap okuyormuş. Bu haberden yola çıkarak 70 yıl kadar önce, köy enstitülerinde yılda 20-25 kitap okuyan köy çocuklarıyla bugün ?okuma uğraşı?ndan koparılan kent çocuklarını karşılaştırdığımızda durumun vahameti açıkça görülmektedir. Bir ülkenin başkentindeki ?kararma? böylesine bariz hale gelmişse, taşradaki gerilemeyi bir düşünün artık? Tam da bu noktada, kültür komşumuz Suriye?den bir yazarın, 48 yıl önce Ankara?ya dair yaptığı bir değerlendirmeyi paylaşmak istiyorum.

Aslen 1921?de bugünkü Hatay?ın Samandağ ilçesine bağlı Nahırlı Köyü (yeni adıyla Aknehir Beldesi) Besatin-el Asi Mahallesi?nde doğan, 1930?lu yıllarda Fransız işgaline karşı yürüttüğü mücadele ve yurtsever şiirleri nedeniyle Antakya?dan ayrılıp Halep?e giden, bugüne kadar da Suriye?de hem yapıtlarıyla hem de sanatsal-siyasal mücadelesiyle öne çıkan önemli şairlerden Süleyman İsa, 1964?te gördüğü Ankara için şunları yazar:
?Ankara gibi az gelişmiş ve kıraç bir kenti, yemyeşil bir başkent haline getiren o büyük insanı (Atatürk?ü) elbette takdir ediyorum. Büyük bir iş başarmış bence.
Küçük ve güzel otelden dışarıya çıkıp, sokaktaki ilk kitapçıya girdim. Oradan günlük gereksinimlerimizi karşılamakta kullanacağımız bir Fransızca-Türkçe sözlük aldım. Çocukluğumdan beri biraz Türkçem var; ama aldığım sözlük, her zaman ve her yerde işime yarayacak.

Doğa her zaman insanlardan önce kentleri yaratır. İnsan inşaatlara başlamadan once doğa, kentlere en mükemmel güzellikleri armağan eder. Ama Ankara, bu söylediklerimin tersidir. Yani eski hali kıraç olan bu kent, bugün insan emeğiyle türlü güzelliklere dönüşmüştür.?
Evet, ufku karartılan bir Ankara mı, ülkenin toplumsal aydınlanmasına öncülük eden bir Ankara mı? İş, bu sorulara göre saf belirlemekte ve ortak çalışma ve mücadele etme bilincimizi yükseltmekte?

Müslüm Kabadayı

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Necmi Otçu’nun Masası / “son-öteki” – Ayşe Kaygusuz

Zamansız, mekansız ve özgün insan ilişkilerinin adamı olan Necmi Otçu; şimdilerde zamanı ve mekanı belli, özgün ve özgür bir paylaşımın...

Kapat