Hiç (Nada), Carmen Laforet

İspanya İç Savaşı’nın hemen ertesinde, gencecik bir kızın yazdığı ve 1944 Nadal ödülünü kazanan “Hiç” (Nada) , 2004’te yazarının ölümünden sonra dünyanın her yerinde yeniden keşfedildi. On sekiz yaşındaki Andrea, öksüz kaldıktan sonra üniversite eğitimi için köyünden Barselona’ya, zenginliği ve kültürüyle hep gözünü kamaştırmış olan anne tarafından akrabalarının evine gelir. Ancak akrabaları savaş sırasında servetlerini kaybetmiş, korkunç bir yoksullukla baş etmeye çalışmaktadırlar. Genç kız bir yandan okuldaki zengin öğrenciler arasında bocalarken bir yandan da evde tanık olduğu tuhaflıklarla masumiyetini yitirmeye başlar. Karanlık, güçlü bir hayal gücü ile ince mizahı birleştiren ve bir büyüme öyküsü içinde Franko rejiminin ilk günlerini ürkütücü bir berraklıkla anlatan bu roman, pek çok eleştirmen tarafından yirminci yüzyılda Avrupa’da yayımlanan en önemli yapıtlar arasında sayılıyor.

Kitabın Beşinci Bölümü, s. 51-59.
Ruhumun derinliklerini karmakarışık eden ama bir yandan da kara bulutları silip süpüren, acı veren kısa bir esinti gibi geçen o ateşlenmeyi neye borçluyum, bilmiyorum. Önemli olan kimse doktor çağırmayı akıl edemeden geçmesi, geçerken beni tuhaf ve halsiz bir rahatlık hissiyle bırakmasıydı. Kalkabildiğim ilk gün, örtüyü ayaklarıma doğru atar atmaz, eve geldiğimden beri elimi kolumu bağlayan o bunaltıcı ortamı da üstümden attığım hissine kapıldım.
Angustias, yaşlı olduğunu belli eden manalı bir yüzün derisi gibi kırış kırış olan ayakkabılarımı gözden geçirerek, su alan parçalanmış tabanlarına işaret etti ve ıslak ayaklarla dolaştığımdan soğuk kapmış olduğumu söyledi.
“Ayrıca, bak yavrum, insan yoksul olunca, akrabaların merhametine sığınarak yaşamak zorunda kalınca, şahsi eşyalarına daha iyi bakmak zorundadır. Daha az yürüyüp daha dikkatli adım atmalısın… Hiç öyle bakma bana, zira ben işteyken ne yaptığını gayet iyi bildiğimi söylüyorum sana. Sokağa çıktığını ve seni yakalamayayım diye ben gelmeden önce geri döndüğünü biliyorum. Nereye gittiğini öğrenebilir miyiz?”
“Belli bir yere gitmiyorum. Sokaklarda dolaşmak hoşuma gidiyor. Şehirde dolaşmak…”
“İyi de tek başına gitmekten hoşlanıyorsun yavrum, serseriler gibi. Erkeklerin her türlü densizliğine karşı kendini tehlikeye atıyorsun. Yoksa besleme misin sen?.. Senin yaşındayken, beni yalnız başıma dışarı bırakmazlardı, sokak kapısına bile gidemezdim. Seni uyarıyorum, üniversiteye gidip gelmen gerektiğini anlıyorum ama… sokak köpekleri gibi orada burada sürtmeni… Dünyada tek başına olduğunda, canının istediğini yap. Ancak şimdi bir ailen, bir evin ve bir adın var. Köydeki kuzininin sana iyi alışkanlıklar telkin edemediğini biliyordum zaten. Baban tuhaf bir adamdı… Kuzinin harika bir insan olmadığından değil tabii, pek titiz değildi. Her şeye rağmen, köyün sokaklarında oradan oraya koşturup durmuyordun herhalde.”
“Hayır.”
“İyi işte burada hiç yapma. Anlaşıldı mı?”
Israrcı olmadım. Ne diyebilirdim ki?
Tam giderken, birdenbire tüyleri diken diken, geri döndü.
“Umarım, Las Ramblas’tan limana doğru inmemişsindir.”
“Neden inmeyeyim?”
“Bak yavrum, bazı sokaklar vardır ki, genç bir hanım bir kez girdi mi, itibarını hepten kaybeder. Çin mahallesinden söz ediyorum… Nerede başladığını sen bilmezsin…”
“Yo, gayet iyi biliyorum. Çin mahallesine girmedim ama… Ne var orada?”
Angustias öfkeyle baktı bana.
“Sefiller, hırsızlar ve şeytanın şimşeği, işte bu var.”
(Bense, o anda, Çin mahallesini bir güzellik kıvılcımıyla aydınlanmış olarak hayal ettim.)
Angustias’la karşı karşıya kalacağımız an, karşı konulmaz bir fırtına gibi gün geçtikçe yakınlaşıyordu. Daha ilk konuşmamızda, asla anlaşamayacağımızı anlamıştım. Sonra, ilk izlenimlerimin kederi ve şaşkınlığı, teyzeme büyük bir avantaj sağlamıştı. “Ama ?diye düşündüm heyecanla, bu konuşmadan sonra? bu dönem sona erdi.” Saatlerimi özgürce kullanacağım, yeni bir hayata girdiğimi gördüm ve Angustias’a istihzayla gülümsedim.
Üniversiteye dönüp ders seçmeye gittiğimde, biriken izlenimler içimde mayalanmış gibi geldi bana. Hayatımda ilk kez, kendimi konuşkan biri gibi ve arkadaşlık kurarken buldum. Fazla çaba sarf etmeden, sınıftan kızlı erkekli bir grup arkadaşla ilişki kurmayı başardım. İşin aslı, beni onlara götüren, şimdi bir savunma önsezisi olarak somutlayabildiğim, tanımlanamayan bir arzu olmuştu: Sadece kendi kuşağımdan, benimle aynı zevkleri paylaşan bu varlıklar bana arka çıkabilir ve beni olgun insanların az buçuk hayali dünyasına karşı koruyabilirlerdi. Gerçekten, galiba o zamanlar böyle bir desteğe ihtiyacım vardı.
Erkek çocuklarla, kızların pek sevdiği, sırların gizemli ve imalarla dolu tonunu tutturmanın imkânsız olduğunu hemen anladım; ruhu didik didik etmenin cazibesini, yıllarca depolanmış duyarlılığın muhabbetini onlarla paylaşamazdınız… Üniversitedeki çeteyle ilişkilerimde, daha önce hayal bile etmediğim genel sorunlar hakkında bir yığın tartışmanın içinde buldum kendimi, merkezsizleşmiş ama aynı zamanda mutlu hissediyordum kendimi.
Pons, grubun en genci, bir gün bana şöyle dedi:
“Daha önce, hep insanlarla konuşmaktan kaçarak nasıl yaşayabiliyordun? Şunu söyleyeyim, bize çok komik gelirdin. Ena seninle eğlenerek çok gülerdi. Çok tuhaf olduğunu söylerdi, neyin vardı senin?”
Biraz kederle omuz silktim, çünkü tanıdığım bütün gençler içinde en fazla değer verdiğim kişi Ena’ydı.
Arkadaşı olmayı düşünmediğim zamanlarda bile, o kızdan hoşlanıyordum ve bunun karşılıksız olmadığından da emindim. Birkaç kez, çeşitli bahanelerle, nazikçe benimle konuşabilmek için yanıma gelmişti. Okulun ilk günü, ünlü bir kemancının akrabası olup olmadığımı sormuştu. Hatırlıyorum da, soru bana saçma gelmişti, hatta beni güldürmüştü.
Onu herkese yeğ tutan tek kişi ben değildim. Çoğu kez onun başı çektiği konuşmalarımızda cazibe merkezi gibi bir şey oluşturuyordu. Hınzırlığı da zekâsı da dillere destandı. Adım gibi emindim, eğer o beni alaylarının hedef tahtası olarak seçtiyse, gerçekten bütün bir yıl boyunca sınıfın maskarası olmuşumdur.
İçin için hınç duyarak uzaktan baktım ona. Ena’nın hoş ve duygusal bir yüzü, pırıl pırıl parlayan korkunç gözleri vardı. Yumuşak jestleri, bedeni ve sarı saçlarındaki gençlik duruşuyla, kocaman gözlerindeki alay ve pırıltı yüklü yeşilimsi bakış arasındaki karşıtlık bir ölçüde büyüleyiciydi.
Ben Pons’la konuşurken, o eliyle beni selamladı. Sonra, Edebiyat Fakültesi’nin avlusunda ders saatini bekleyen gürültücü grupların arasından geçerek bana yaklaştı. Yanıma geldiğinde yanakları al al olmuştu, yine muhteşem bir şaka yapmış olmalıydı.
“Bizi yalnız bırak Pons, olmaz mı?”
“Pons’a,” dedi bana, çocuğun ince uzun figürü uzaklaşırken, “dikkat etmek gerekir. Kalbi çabuk kırılan insanlardandır o. Şimdi bizi yalnız bırakmasını isteyerek, onurunu kıracak bir şey yaptım… Ama seninle konuşmam gerek.”
Sadece birkaç dakika önce, şimdiye kadar hiç fark etmediğim şakaları nedeniyle, ben de kendimi yaralanmış hissediyordum. Ama şimdi yakınlığıyla kalbimi kazanmıştı.
Üniversitenin taş avlularında onunla dolaşmak ve bir gün benim de ona, yaşarken hep bir tartışmaya neden olan ama o sıralarda gözüme romantizmle yüklü gelmeye başlayan evdeki karanlık hayatımı anlatacağımı düşünerek konuşmasını dinlemek hoşuma giderdi. Bana kalırsa Ena’nın çok ilgisini çekecekti ve benim onun sorunlarını anladığımdan daha iyi anlayacaktı. O zamana kadar ona hiç hayatımdan söz etmemiştim elbette. Duyduğum bu konuşma arzusu sayesinde arkadaş olmuştuk; ama konuşmak ve hayal kurmak bana her daim zor gelen şeylerdi; o konuşurken, beni bitap düşüren ama bir yandan da ilginç gelen bir bekleme hissiyle dinlemeyi tercih ederdim. İşte böyle, o akşamüstü Pons yanımızdan ayrıldığında, tereddütlerim ve sırlarımı açık etme arzum arasındaki tatlı sert gerilimin sona ereceğini hayal bile edemezdim.
“Hani şu geçenlerde sana söz ettiğim kemancı var ya, bugün onun hakkında bir araştırma yaptım… Hatırladın mı? Seninle aynı tuhaf soyadını taşımanın yanı sıra, senin gibi Aribau sokağında oturuyormuş. Adı Román. Gerçekten senin akraban değil mi?” dedi bana.
“Benim dayım; ama gerçek bir müzisyen olduğunu bilmiyordum.” Aileden başka kimsenin keman çaldığını bilmediğine emindim.
“İyi ama ben onun adını başkalarından duydum.”
Ena’nın Aribau sokağıyla herhangi bir ilişkisi olabileceğini düşününce, hafiften bir heyecan sarmaya başladı beni. Bir yandan da neredeyse aldatılmış hissettim kendimi.
“Beni dayınla tanıştırmanı istiyorum.”
“Peki.”
Sustuk kaldık. Ena’nın bana bir açıklama yapmasını istiyordum. O da belki benim konuşmamı istiyordu. Oysa nedenini bilmeden, arkadaşımla birlikte, Aribau sokağı dünyasını yorumlamak artık imkânsız geldi bana. Ena’yı, Román’ın ?”ünlü bir kemancı”nın? karşısına götürüp o adamın pejmürde görüntüsü karşısında gözlerinde belirecek alaya ve hayal kırıklığına tanıklık etmenin feci şekilde üzücü olacağını düşündüm. Ena’nın iyi kesimli elbisesi ve saçlarının tatlı kokusunun yanında, kötü giyimli, musluk suyu ve ekşi mutfak sabunu kokusu yayan biri olduğumu fark edince, gençlik döneminde sık rastlanan cesaret kırılması ve utanç anlarından birini yaşadım.
Ena bana bakıyordu. Hatırlıyorum da tam o esnada sınıfa girmek zorunda kalmamız bana rahat bir nefes aldırmıştı.
“Çıkışta beni bekle!” diye seslendi bana.
Ben hep en arka sırada otururdum, oysa ona arkadaşları, en ön sırada yer ayırırlardı. Profesör açıklamalarını yaparken zihnim karmakarışık bir haldeydi. Hayatımda açık seçik belirgin olmaya başlayan bu iki dünyayı birbirine karıştırmamaya yemin ettim: basit içtenliğiyle öğrenci arkadaşlarımın dünyası ile evimin pis ve pek misafirperver olmayan dünyasını. Román’ın müziğinden, kızıl saçlı Gloria’dan, geceleri hayalet gibi dolaşan çocuksu büyükannemden söz etme arzum bana aptalca göründü. Bütün bunları uzun uzun muhabbetlerde fantastik varsayımlarla süslemenin cazibesi dışında, geriye sadece geldiğimde beni perişan eden ve eğer Román’la tanıştırabilirsem, Ena’nın görebileceği sefil gerçeklik kalıyordu.
Bu yüzden, o gün ders biter bitmez üniversiteden sıvıştım ve arkadaşımın kendinden emin bakışlarından kaçarak sanki kötü bir şey yapmışım gibi eve koştum.
Aribau sokağındaki dairemize geldiğimde, hemen Román’ı bulmak istedim, zira geçmiş bir zamandaki başarısı ve ünüyle ilgili sırrı ?bu sırrı kıskançlıkla saklıyordu anlaşılan? bildiğimi anlaması için müthiş güçlü bir isteğe kapılmıştım. Ancak o gün yemek vakti Román’ı göremedim. Bu durum beni hayal kırıklığına uğrattıysa da şaşırtmadı, zira Román sık sık yemeğe gelmezdi. Gloria, bebeğinin sümüğünü temizliyordu, sınırsız ölçüde kaba göründü gözüme, Angustias da tahammül edilemeyecek haldeydi.
Ertesi gün ve birkaç gün daha, sorularını unutmuş olduğuna kendimi ikna edinceye kadar Ena’dan kaçtım durdum. Román’ı da evde görmüyordum.
Gloria bana dedi ki:
“Arada bir seyahate çıktığını bilmiyor musun? Hiç kimseye söylemez. Aşçı kadının dışında kimse bilmez nereye gittiğini…”
(“Acaba Román ?diye düşünüyordum? bazı kişilerin kendisini ünlü biri olarak algıladıklarını, insanların hâlâ onu unutmadıklarını biliyor mu?”)
Bir akşamüstü, mutfağa yaklaştım.
“Söyleyin Antonia, dayımın ne zaman döneceğini biliyor musunuz?”
Kadın, o dehşetengiz gülümsemesiyle, hızla bana doğru döndü.
“Dönecek. Dönmekten hiç vazgeçmez. Gider, geri döner. Geri döner, gider… Ama hiçbir zaman ortadan kaybolmaz, öyle değil mi, Hayta? Endişelenecek bir şey yok.”
Her zamanki gibi, kırmızı dili dışarıda, arkasında duran köpeğe doğru döndü.
“Değil mi Hayta, hiçbir zaman ortadan kaybolmaz o?”
Hayvanın gözleri kadına bakarken sarı sarı ışıldıyordu, kadının küçük ve koyu renkli gözleri de, tutuşturmaya başladığı közün dumanları içinde aynı şekilde ışıl ışıl parlıyordu.
Birkaç saniye böyle, sabit, hipnotize edilmiş gibi kaldılar. Antonia’nın fazla bilgi vermeyen yorumuna tek bir kelime bile eklemeyeceğinden emindim.
Kendisi bir akşam alacasında çıkıp gelmeden önce Román’la ilgili bir şey öğrenemedim. O gün büyükannem ve Angustias’la yalnızdım, üstüne üstlük, sanki ıslahanedeydim de, Angustias beni parmak uçlarıma basarak dışarı kaçmaya çalıştığım anda avlamıştı. Böyle bir anda, Román’ın gelişi bende alışılmadık bir neşeye yol açtı.
Alnında ve burnunda güneş yanığıyla, daha esmer ama daha zayıf, tıraşı gelmiş ve gömleğinin yakası kirliymiş gibi göründü gözüme.
Angustias onu yukarıdan aşağıya süzdü.
“Nerede olduğunu bilmek isterim!”
Dayım papağanı okşamak için kafesinden dışarı çıkarırken, bir punduna getirip hınzırca baktı ona.
“Sana söyleyeceğime emin olabilirsin… Papağanıma kim baktı, anne?”
“Ben, oğlum,” dedi büyükannem, gülümseyerek, “hiç unutmuyorum…”
“Teşekkür ederim, anne.”
Annesini sanki havaya kaldıracakmış gibi belinden kavradı, sonra başından öptü.
“Çok iyi bir yere gitmiş olamazsın. Senin nerelerde sürttüğünü bana bildirdiler, Román. Artık eskisi gibi olmadığını bildiğimi söyleyeyim sana… Ahlak anlayışın arzu edilenin hayli altında.”
Román, yolculuğun halsizliğini üstünden atmak ister gibi, göğsünü gerdi.
“Peki ya sana, belki de o sürttüğüm yerlerde, kız kardeşimin ahlak anlayışı hakkında araştırma yapmayı başardığımı söylersem?”
“Saçma sapan konuşma, budala! Hele yeğenimin yanında.”
“Yeğenimiz şaşırmayacaktır. Annem de, gözlerini kocaman kocaman açsa da, şaşırmaz…”
Angustias’ın elmacık kemikleri sarı kırmızı görünüyordu ve göğsünün heyecanlanan bütün kadınlar gibi inip kalkmaya başlaması bana ilginç gelmişti.
“Pireneler’de bir iş peşinde koşuyordum,” dedi Román. “Birkaç günlüğüne Puigcerdá’da durdum, çok güzel bir köydür; daha iyi zamanlarından tanıdığım, kocasının bir suçluymuş gibi uşakların göz hapsi altında, iç karartıcı evine kapattığı zavallı bir kadının da ziyaretine gittim haliyle.”
“İşyerimdeki şefin, don Jerónimo’nun karısını kastediyorsan, sen de gayet iyi biliyorsun ki kadın delirdi ve onu akıl hastanesine göndermeden önce, adam tercihen…”
“Evet, görüyorum ki söz konusu olan şefin olunca, meseleleri gayet iyi biliyorsun, zavallı Bayan Sanz’dan söz ediyorum… Deliliğine gelince, bundan hiç kuşkum yok. Ama o duruma gelmesinde kimin suçu var?”
“Sen bana neler ima ediyorsun?” diye bağırdı Angustias, öyle acı dolu bir sesle ki (bu kez gerçekten), içim acıdı.
“Hiç!” dedi Román şaşılası bir hafiflikle, bir taraftan da tuhaf bir gülümsemeyle bıyığını yukarı doğru sıvazlıyordu.
Román’la konuşma isteğimin tam ortasında, ağzım açık donakalmıştım. Dayımla konuşmayı hayal ederek heyecanlı günler geçirmiştim; ona ilginç geleceğini ve hoşuna gideceğini sandığım haberlerim vardı.
Bu gibi durumlarda yaptığımdan daha coşkulu bir şekilde ona sarılmak için sandalyeden kalktığımda, dilimin ucunda ona söylemeye hazırlandığım sürprizin neşesiyle zıp zıp zıplıyordum. Arkasından gelen sahne, şevkimi kırmıştı.
Göz ucuyla Angustias teyzeye baktım ?o sırada Román benimle konuşuyordu? etajere yaslanmış, yüzü çok düşünceli, kederli bir ifadeyle buruşmuştu, ama ağlamıyordu, ağlama alışkanlığı yoktu pek.
Román sakin sakin bir sandalyeye oturdu ve bana Pireneler’ den söz etmeye başladı. Bizimle ?İspanyollar? Avrupa’nın geri kalanı arasında dikilen bu muhteşem toprak kıvrımlarının yerkürenin gerçekten yüce yerlerinden biri olduğunu söyledi. Bana kardan, derin vadilerden, buz gibi soğuk, pırıl pırıl gökyüzünden söz etti.
“Nedendir bilmem doğayı bir türlü sevemiyorum; öyle dehşetli, öyle hırçın ve bazen olduğu gibi öyle muhteşem ki… Galiba devasa olan şeylere karşı ilgimi kaybettim. Saatlerimin tik takları, dar geçitlerin rüzgârlarından daha çok ayaklandırıyor duygularımı… Ben kapalıyım,” diye bitirdi sözünü.
Bunu duyduğumda, Román’a benim yaşlarımda bir genç kızın, onun yeteneğini takdir ettiğinden söz etmenin bir anlamı olmadığını düşünüyordum, yeteneğinin ünü onu hiç ilgilendirmiyordu. Ayrıca dışarıdan gelen bütün övgülere bile isteye kapatmıştı kendini.
Román konuşurken, zevkten gözlerini kısan köpeğin kulaklarını okşuyordu. Hizmetçi, kapıdan onları gözetliyordu; ne yaptığının farkında olmadan, ellerini ?kara tırnaklarıyla, mecali kalmamış ellerini? önlüğe kuruluyor ve güvenle, ısrarla köpeğin kulaklarındaki Román’ın ellerine bakıyordu.

Kitabın Hakkında Bilgi
Çeviri: Zerrin Yanıkkaya
Kapak Resmi: Lucian Freud
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Yazar: Carmen Laforet

Kitabın Baskısı:
Metis Yayınevi ilk basım: Aralık 2007

Carmen Laforet’in Yaşam Öyküsü

Genç yaşta yazdığı ve 20. yüzyıl İspanyol edebiyatının önemli klasiklerinden sayılan Hiç kitabıyla büyük etki uyandıran Laforet, 1921 yılında Barselona’da doğdu. Çocukluğunu Kanarya Adaları’nda geçirdi. 12 yaşında annesini kaybetti, babası yeniden evlenince 1939’da, İç Savaş’ın bitiminde, akrabalarının yanında kalmak üzere Barselona’ya geri döndü. Barselona Üniversitesi’nde başladığı felsefe ve edebiyat eğitimini yarım bırakıp 1942′ de Madrid’e hukuk okumaya gitti. Ancak 1944’te okulu tümüyle bırakıp ilk romanı Hiç’i yazmaya yoğunlaştı. 1944’te yayımlanan romanı prestijli Nadal Ödülü’nü (1945) kazanınca ünlendi, 1948’de Fastenrath Ödülü’nü de aldı. 1946’da gazeteci ve edebiyat eleştirmeni Manuel Cerezales’le evlendi, Katolik inancıyla yakınlaştı, beş çocuğu oldu ve 70’li yıllarda eşinden ayrıldı.
Erken yaşta gelen ünün ağırlığı altında yazdığı diğer yapıtları ?ikinci romanı La Isla y los demonios (Ada ve İblisler, 1950), öykü derlemesi La muerta (Ölüm, 1952), kısa roman derlemesi La llamada(Konuşma, 1954), romanı La mujer nueva (Yeni Kadın, 1955) ve bir üçlemenin ilk kitabı olarak tasarlanan La insolación (Güneş Çarpması, 1963)? eleştirmenlerce aynı ölçüde beğenilmedi. Bu nedenle edebiyattan uzaklaştı ama gazete ve dergilere yazmayı sürdürdü, gezi yazıları ve öykü derlemeleri yayımladı.
Hayatının son yirmi yılını edebi çevrelerden uzak geçiren Laforet 2004 yılında Madrid’de yaşamını yitirdi. Ölümünden sonra yapıtlarına ilgi ülkesinde ve tüm dünyada tekrar arttı. “Üçlemesini” tamamlayan ikinci romanı Al volver la esquina (Köşeyi Dönünce) ölümünün hemen ardından yayımlandı, üçlemenin son kitabı Jaque mate (Şah Mat) ise yayımlanmadı.

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
İnsanın “Ayak İzleri”, Adnan Özyalçıner

?İnsanlarımızın istediği, düşünce ve kol gücünü kullanarak kendi emeğiyle yarattığı uygarlığı, yaşamın, doğanın sunduğu değerleri eşitçe bölüşebilmek. Acılarına ortak olduğu...

Kapat