İmkânsızlığın kıyısında bir aşk hikâyesi: Kız Kulesi ve Galata Kulesi

“İstanbul deyince aklıma kuleler gelir
Ne zaman birinin resmini yapsam öteki kıskanır.
Ama şu Kız Kulesi’nin aklı olsa
Galata Kulesi’ne varır,
Bir sürü çocukları olur.”
Rahmi Eyüboğlu 

“Bir yaprak ancak rüzgârda mutludur” diye düşünüp, varmaktan çok yolda olmaktan haz duyanların kentidir İstanbul… Kendini arayış yolculuğudur sanki bu yedi tepeli şehir… Yollar bitmez, arayış sürer…

Nice sevdalar yeşertmiş, nice efsaneler doğurmuştur bu emsalsiz kent… Her köşesi, biraz hüzünlü, biraz gamlı, kim bilir biraz damdan düşer gibi ve biraz da kalender bir aşk masalını fısıldar durur… Nice efsanenin mahzun hayaletleri uçuşur her sokak arasında…

Sevdaların en karası

Aşkların, âşıkların, aşk ateşiyle sarhoş olmuşların diyarıdır şehr-i İstanbul… Hele denizin orta yerinde, beyaz gerdanlı güzel, Kız Kulesi ile karşı kıyıda naçar bekleyip duran vakur delikanlı Galat Kulesi’nin aşkı var ki bir ömre bedel… Aşkın ilacı vuslattır derler ya ne çare; vuslat çok uzakmış onlara… Aşk dediğin erişilmez olmalıydı belki de… İmkânsızlığın kıyısında, uzaktan uzağa göz süzüp, fısıldar dururlar sevdalarını asırlardır birbirlerine…

İstanbul’un göğü mavi, toprağı yeşil, denizi yakamozlu, ahalisi “insan”mış bizimkilerin sevda ateşinin alevlendiği vakit. İstanbul, bu canım şehir artık “o eski İstanbul” olmasa da, mavisi küsmüş, yeşili solmuş, martısı susmuş olsa da hiç tükenmemiş, hiç eskimemiş, hiç eksilmemiş onların sevdası… İmkânsız bir aşk için yaratılmışlardı ve ne kavuşmayı ne de unutmayı becerebilmişlerdi… Kim bilir yaşadıkları, sevdaların en karasıydı belki, tıpkı o şarkıdaki gibi.

Şairin dediği gibi “çocuğunu asma köprüde sallayan bir anneydi”[1] İstanbul. Kız Kulesi de o annenin, “soğusun diye suya tuttuğu, içi süt dolu biberonu”, yahut “saçlarını toplayan beyaz bir toka”[2]… Mehtapsız gecelerde deniz yakamoza bulandığında, maviliğin orta yerinde, yalnızlığının kuytusunda uykuya dalan Kız Kulesi’nin beyaz gerdanının ışıltısı, saçlarındaki yosun kokusu karşı kıyıya uzanır, etekleri rüzgârda uçuşur… Kulağı martı çığlıklarında, her an yardan haber bekleyen yağız delikanlının gözleri kamaşır bu büyülü ışıkla, mest olur… Nereye baksa onu görür… Osmanlı hanımefendisi Kız Kulesi’nin tenini okşayıp öteye ulaşan rüzgâr, hasret türküleri fısıldar, bıçkın delikanlı Galata’nın kulağına… Ne de güzeldir bu ince, uzun, zarif kız; sabah güneşinin parlak ışıkları saçlarını tararken, yıldızlar beyaz tenine düştüğü vakit…

Asırlardır süren bekleyiş…
Gözü uzaklarda, bekler durur Kız Kulesi… Asırlardır… Kimileri “Şu Kız Kulesi’nin aklı olsa, varır Galata Kulesi’ne, bir sürü çocukları olur” der. Kız Kulesi de istemez mi bunu? İster elbet, ister ama ne mümkün… Araya girmiş kötü büyücüdür “boğaz”; mümkün değil izin vermez bu izdivaca… Balıklarla, martılarla paylaşır kederini, yüreğinin dinmeyen çığlıklarını Kız Kulesi… Yorgun balıkçı teknelerinin sesini işitir ötelerden; yüreği yerinden fırlayacakmış gibi olur. Mektup gelmiştir belki maşukundan! Kim bilir? Karşı kıyıya uzanan bir el olmuştur bu tekneler onun için. Bir umut işte… Ama ne ki İstanbul’un uyuyan güzelinin kaderi yalnızlık olur; asırlardır süren, koyu bir yalnızlık…

Aşk kavuşamamaktı belki de…
Güneş, gök kubbeyi terk edip, gece mehtaba kavuştuğunda, martılar susup, balıklar uykuya daldığında, karşı kıyıda çaresizlik içerisinde çakılı kalmış bıçkın delikanlı Galata, gün boyu yazdığı şiirleri, dalgaların sırtına vurup, denizin ortasında elem içerisinde bekleyen güzele gönderir. Keşke elinden başka bir şey gelse; şiirler yazmaktan öte… Keşke bir son verebilse bu ayrılığa, bu “kavuşamazlığa”… Ama ne çare! Onun sevdası da en az Leyla ile Mecnun’un, Kerem ile Aslı’nın sevdası kadar zorluydu. Bu çileli bekleyişte ne yangınlar ne depremler, ne yağmurlar ne fırtınalar görmüştü, ama pes etmemişti asla. Hâlâ bütün ihtişamı ve mağrurluğuyla dimdik ayaktaydı… Hala sıcacıktı sevdası… Kız Kulesi de kavuşamayacağını bilmenin umarsızlığında bir ömür beklemeye hazırdı… Bugüne kadar usanmadan beklemişti zaten… Bundan sonra da aynı sabırla bekleyecekti elbet… Vuslatın imkânsızlığını bile bile… Aşk kavuşamamaktı belki de…  


Elif Şahin Hamidi


NOT: Bu yazı 2010 yılında kardiyograf dergisinde yayımlanmıştır.

 

[1] Sunay Akın, “Asansör” şiiri.

[2] Sunay Akın “Kız Kulesi” şiiri.

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”