İnsan için 3N

İnsan neyle, niçin ve ne kadar yaşar?

Canlının, özellikle insanın biyolojik evriminde beynin gelişimine bakarak, kendini var etme ve korumayla genetiğinin kodlandığı biliniyor. Bu kodlanma aşamasının üzerine insanlaşma sürecimizi belirleyen ikinci önemli kodlanma, soyutlama yeteneğimizle ilgilidir. Bu zaman ya da bilinçli eylemliliğin geliştiği tarihsellikle ilgilidir aynı zamanda. Yani insanın doğal ortamda deneyimlediklerini bilince çıkarıp her yeni bilgiyi öncekilerle bağdaştırarak, daha komplike bilgiler üretmesinin zamanla hızlandığını söyleyebiliriz.

İlk hücrenin oluşumundaki basit element ortamıyla başlayan hayat, yüz milyar nöronla bedenini harekete geçiren insanın doğal ortamıyla nasıl karmaşıklaştıysa, evrenin döngü içinde genişleme hızı da arttı. Konunun uzmanı olmayan beyinlerimizle algılayabildiğimizin üzerine eklenen öğrenebildiklerimiz, şu soruyu yanıtlama sorumluluğuyla bizi karşı karşıya getiriyor: İnsanın iradesi-eylemlibilinci dışında evrende yaşanan madde-antimadde-karadelik etkileşimleri, yıldızların oluşmaları ve sönmeleri gibi kozmik enerjide meydana gelebilecek yeni durumlara da bağlı olarak, Güneş sistemi içinde yaşamın devam edebildiği Dünya’nın geleceğinde eylemlibilincin rolü ne olmalıdır? Bu “büyük soru”nun öncülü olan birçok soruya hem felsefi hem de bilimsel açıdan birçok yanıtlar bularak insan türü bugüne geldi. Ancak, önümüzdeki birkaç yıl içinde “büyük soru”ya sağlıklı “büyük yanıt” üretilemezse sadece insanın geleceği değil, gezegenimizin geleceği karanlıkta kalacaktır.

Kimileri – yapay zekâ ve evrimsel biyoloji üzerine çalışanların bir bölümü – insanın ve dolayısıyla Dünya’nın karanlığa gömülme tehlikesini ortadan kaldırmanın çözümünü, insan beyninin simülasyonunu dijital ortamda oluşturup Dünya’daki, hatta evrendeki bütün verileri, yeni gelişmeleri “evrensel bellek” üzerinden en verimli çalışma düzeneğiyle insanın hizmetine sunmakta görüyorlar. Böylece insanın bu işlemler için doğadan aldığı tüm besin, hava, güneş ışın ve ısısının % 25’ini ancak biyoenerjiye dönüştürebilmesinden kaynaklı % 75-80 atığı doğaya yük etmesinin önüne geçilebileceğinden tutun da “evrensel bellek”in sağladığı verimin yükselmesiyle her alanda sağlanacak “doygun yaşam”ın bunun altyapısını oluşturacağını ileri sürüyorlar. Evet, bu yönde kafa yoranlara, bilimsel ve teknolojik çalışmalar yapanlara saygı duymak gerekir. Ancak, bir “iyi niyet çabası”ndan çıkıp Dünya’nın çöplüğe dönmesinde, ısısının giderek tehlike aşamasına gelip buzulları eritmesinde rol oynayan siyasal-toplumsal sistemi değiştirip “evrensel belleğin tüm insanlar ve doğanın dengeli varlığı” için hayata geçirilmesini gündemin başına yazmıyorsanız, bu çabaların çıktılarını sermaye sınıfının çıkarları için kullanılmasının önüne de geçemezsiniz. Hiç geleceğe atıf yapmadan ABD ve Çin başta olmak üzere yapay zekâyı bu amaçla kullanmaya başlayan ülkeler, dolayısıyla sermaye sınıfının yaptıklarına bakmak, bunu anlamak için yeterlidir.

Evet, evrimin basitten karmaşığa ve çeşitliliğin artmasına dayandığını veya yol açtığını biliyoruz. Biyolojik evrimdeki bu işleyişin soyutlama yeteneğimizde de gerçekleştiğini görüyoruz. Ancak, kaotik soru ya da atmosferden çıkışı gösteren yolun da çok basit durum veya olgularla açıldığının farkındayız. “Büyük soru”nun yanıtını bulmamıza yardımcı olacak basit durum ve olgulardan söz etmek istiyoruz şimdi. Bunu yaparken de “insan için 3N”yi açımlamaya çalışacağız.

Hava, su, besinle yaşar insan deriz hemen. Bunlarla büyür insan, sincap ya da fil gibi. İnsanı yaşatan ve geliştirense dilidir. Soyutlamasıdır diğer deyişle. Yeni şeyler keşfetmesi, üretmesi ve paylaşmasıdır.

Bunlar için oluşturduğu heyecan, coşku, korku, sevgi, isyan, mutluluk gibi duygular yaşama sevinci aurası oluşturduğunda, insanın niçin yaşadığını anlarız. Bu aura oluşmadığında, biyolojik olarak yaşabilen insan aslında ölüdür.

İnsanın ne kadar yaşadığına gelince… Bundan 150 yıl önce insan ömrü ortalama 40 yıldı. Şimdilerde ortalama 75’e ulaşmış durumda. Biyolojik olarak bilimsel çalışmalarla ömür uzatılmaya çalışılıyor hâlâ. İnsanlaşmak bakımından yaşam süresi yılların azlığı ya da çokluğu değildir. Ne kadar insanla çoğaldığınız, ne kadar okuduğunuz ve ne kadar düşünebildiğinizle ne kadar yaşadığınız belirlenir. Bunu İspanyolların bir özlü sözüyle betimlemek isteriz: “Quien lee, vive mas.” Türkçesi, “Çok okuyan, çok yaşar.” Bu sözdeki “okumak”, yalnızca kitap ya da bir yazı okumak değildir. Sözcüğün birçok dildeki anlam dünyasına baktığımızda, “davet, çağrı, yakarmak, seslenmek” anlamlarına geldiğini görüyoruz. Bu anlamlarıyla soyutlarsak “Çok okuyan, çok yaşar.” özlü sözünü, Dünya’ya ne kadar seslenebildiyseniz, insana ve topluma ne kadar çağrılarınız olduysa, arkanızdan ne kadar hayırlı sözler söylendiyse o kadar yaşamışsınız demektir.

İnsanlaşmak bakımından yaşam süresiyle ilgili açık iki örnek vermek istiyoruz. Biri, geçen yıl kaybettiğimiz bir köy çocuğuyla ilgili. Doğu Akdeniz’de mezarlara mersin (murt) çubukları dikilir. Fenikelilerden gelen, yani 4 bin yıldır süren bir gelenek… Bu köy çocuğu, bayramlarda mersin çubuklarından çokça getirip mezarlıktaki birçok mezara diker. Kendisi öldükten sonraki bayramda o mezarlarda mersin çubuğunu göremeyen köylüler, “Onun öldüğü, nasıl da belli oldu.” derler. 53 yaşında ölen kır emekçisi, arkasından hayırlı sözler söylenip anılarak yaşamaya devam eder. Bu “yaşam” daha kaç yıl sürer, şimdiden bilinmez ama bir kuşak sonra unutulacağı kesindir. Ancak, her varlığın, hele insanın doğada başka biçime dönüştüğünde ne kadar boşluk bıraktığı bakımından değerli bir örnektir. Aynı yaşta ölen Sovyet Devriminin lideri Lenin, fizik olarak Kızıl Meydan’daki “Lenin Mozolesi”nde yaşıyor. Asıl önemli olan Dünya’ya seslenişi, insana ve topluma yaptığı çağrılar, gerçekleştirdiği devrim ve yazdığı yapıtlarla dünya durdukça yaşayacak belki… Bu, çok daha değerli bir örnektir.

Konumuzu, “Yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine / bu hasret bizim” dizeleriyle toparlayıp Nâzım Hikmet’in ve geleceğimize ışık tutalım.

Müslüm Kabadayı

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”