İnsan Mutluluğunun İki Temel Düşmanı: Istırap ve Can Sıkıntısı – SCHOPENHAUER

En genel gözlem, bize insan mutluluğunun iki temel düşman ının ıstırap ve can sıkıntısı olduğunu gösterir. Daha ileri gidip, birinden yakamızı sıyıracak kadar talihli olma ayrıcalığımızın düzeyinin bizi diğerine yaklaştırdığını söyleyebiliriz. Aslına bakılırsa hayatın bize sunduğu, bu ikisi arasında, az veya çok şiddetli bir salınımdır. Bunun sebebi, bu iki kutuptan her birinin diğeri için çift yönlü, harici ya da nesnel, deruni ya da öznel bir çatışmayı içinde barındırmasıdır. İhtiyaç içerisinde bulunmak ve sefalet, ıstırap üretir; buna mukabil eğer bir insan sahip olması gerekenlerden daha fazlasına malikse can sıkıntısına düçar olur. Dolayısıyla aşağı sınıftakiler günlerini ihtiyaçları tedarik için sürekli bir mücadele ile, bir başka ifadeyle, ıstırapla geçirirken, yüksek sınıflar can sıkıntısıyla biteviye ve çok kere umutsuz bir savaş halindedirler1. Deruni yahut öznel çatışma, kişide ıstıraba karşı duyarlılığın can sıkıntısına duyar

1 Ve aşırı uçlar karşılaşır (birbirini bulur); çünkü uygarlığın en aşağı durumu, bir göçebe yahut gezgin hayatı, en yükseğinde kendi mütekabilini bulur ki orada herkes zaman zaman bir gezgindir. İlk a şama bir zorunluluk durumuydu; bu sonraki can sıkıntısı için bir çaredir.

lılıkla ters orantı içerisinde değiş meşinden kaynaklanır, çünkü duyarlılık, zihinsel güçle doğrudan orantılıdır. İzin verin açıklayayım:

Keskinlikten yoksun küt bir kafa kural olarak körelmiş duyarlılıklarla, hiçbir his yahut heyecanın etkileyemeyeceği bir ruh haliyle, sözün kısası, ne kadar büyük yahut korkunç olursa olsun, çok fazla acı ya da endişe hissetmeyen bir mizaçla birliktedir. Şimdi, zihinsel körlük yahut kütlüğün temelinde yatan şey ruh boşluğu (ya da bönlüğü)dur, ki bir sürü çehreye damgasını vurmuştur ve kendisini dış dünyadaki bütün önemsiz—lüzumsuz şeylere sürekli ve canlı bir dikkatle ele veren bir zihin durumudur Bu, can sıkıntısının gerçek kökenidir: Zihni ve ruhu kendilerini meşgul edecek bir şeye vermenin bir vesilesine sahip olmak için heyecandan sonra yeniden ve mütemadiyen arzulama.

İnsanların bu amaçla seçtikleri şeyler, başvurdukları sefil eğlencelerin, yarenlik ve sohbet bahsindeki genel telâkkilerinin ya da aynı şekilde kapı önlerinde yahut pencereden sarkarak dedikodu eden çok sayıda insanın gösterdiği gibi çok özel değildir. İnsanların yarenlik için hemcinslerinin, oyalayıcı şeylerin, eğlencenin, her türden lüzumsuz lüksün peşine düşmesi, esas itibariyle bu deruni ruhsal boşluk (bönlük) nedeniyledir, ki çoklarını savurganlığa ve sefalete sürükler. Hiçbir şey böyle bir sefalete karşı deruni zenginlik, ruh zenginliği kadar iyi bir koruma sağlamaz, çünkü o arttıkça sıkıntıya yer kalmaz.

Ve düşüncenin sonu gelmeyen etkinliği! O kendisinin ve tabiatın çok çeşitli fenomenlerinde her zaman üzerine eğilecek yeni malzemeler bulur ve her daim bunlarla ilgili yeni terkipler oluşturmaya hazır ve muktedirdir. İşte burada ruhu canlandırıp dinçleştirecek ve dinlenme anları hariç onu can sıkıntısının erişebileceği noktanın çok yukarısına yerleştirecek bir şey bulursunuz.

Fakat diğer taraftan bu yüksek zihin düzeyi, yüksek bir duyarlılık derecesinde, daha büyük irade kudretinde, daha büyük bir heyecanlılık durumunda kökleşir; ve bu niteliklerin birliğinden südur edecek olan, büyümüş bir his ve duygu kapasitesi, her türlü ruhi, hatta bedensel acıya genişlemiş bir duyarlılık, engellere karşı daha büyük bir sabırsızlık, müdahaleye karşı daha büyük gücenikliktir, ki bu eğilimlerin tümü —hayal gücünün zenginliğiyle, kabul edilemez nitelikte olan da dahil— düşüncenin bütün eriminin canlı karakteriyle daha da büyür. Değişik derecelerde bu, su katılmamış mankafa kimseden, gelmiş geçmiş en büyük dâhiye kadar, zihinsel gücün geniş yelpazesindeki her aşama için geçerlidir. Dolayısıyla gerek öznel gerekse nesnel bir zaviyeden, herhangi bir kimse insan hayatındaki bu ıstırap kaynaklarından birine ne kadar yakınsa diğerinden o kadar uzaktır. Ve dolayısıyla bir insanın tabii temayülü onu, nesnel dünyasını mümkün olduğu kadar öznel dünyası ile uyuşturmaya yönlendirecektir; bir başka ifadeyle, onu en ziyade açık olduğu ıstırap biçimine karşı en büyük önlemleri almaya sevk edecektir.

Akıllı adam her şeyden evvel ıstıraptan ve tacizden (harici sıkıntıdan) azade olmak için çabalayacak, sessizliği ve boş vakti, dolayısıyla mümkün olan en az sayıda beklenmedik ve tehlikeli karşılaşma ile birlikte sakin, mütevazı bir hayatı arayacaktır; ve böylelikle sözüm ona hemcinsleriyle çok az bir ortak tecrübeyi paylaştıktan sonra, münzeviyane bir hayatı tercih edecektir, hatta eğer büyük bir ruha sahipse büsbütün yalnızlığı seçecektir.

Çünkü bir insan ne kadar kendi kendisine yeterse, başka insanlara o denli daha az gereksinim duyacaktır; haddi zatında başka insanlar da ona o kadar az tahammül edebilecektir. Yüksek bir zihin düzeyinin bir insanı toplum dışına itebilmesinin nedeni budur. Doğrudur, eğer zihnin niteliği nicelikle telafi edilebilseydi, bu insanların büyük

dünyasında bile yaşama zahmetine değerdi; fakat şükür ki yüz tane ahmak bir araya gelse bir tane akıllı adam etmez.

Fakat yelpazenin diğer ucunda duran insan, ihtiyacın ani sancılarından kurtulur kurtulmaz, her ne pahasına olursa olsun eğlenmeye ve topluluğa karışmaya çabalar, karşılaştığı ilk kimseyle tanışmaya can atar ve bizatihi kendisi, en ziyade uzak durmaya çalıştığı şey haline gelir. Çünkü herkesin kendi yeterlilikleriyle karşı karşıya bırakıldığı yalnızlıkta, bir insanın kendinde sahip olduğu şey gün ışığına çıkar; allı pullu esvaplarının içerisinde budala sefil kişiliğinin yükü altında inim inim inler —ki bu asla üzerinden atamadığı bir yüktür— halbuki yetenekli insan canlandırıcı—şenlendirici düşünceleriyle tenha yerleri gözler.

Seneca, ahmaklığın kendi kendisinin yükü olduğunu bildirir: ömnis stultitia laboratfastidio sui. Çok doğru bir sözdür bu, ki “Bir ahmağın hayatı ölümden daha berbattır” diyen İsa ben Sirak’ ın sözüyle mukayese edilebilir. Ve kural olarak bir insanın zihni bakımdan sefil ve genel olarak bayağı olduğu derecede topluluğa karışabildiği teslim edilecektir. Çünkü bir insanın bu dünyadaki seçimi bir yandan yalnızlığın, diğer yandan bayağılığın ötesine çok fazla geçmez…

Beyin bir tür asalak bir uzuv, deyiş yerinde ise bedenle birlikte ikamet eden bir pansiyoner olarak kabul edilebilir ve boş zaman, yani insanın benliğini ya da ferdiyetini özgürce idrak etmek için sahip olduğu zaman, genellikle hayatın sadece çaba ve zahmetten ibaret kalan bölümünün meyvesi ya da ürünüdür. Fakat insanların çoğunun boş zamanı ne hâsıl eder: Can sıkıntısı ve budalalık; kuşkusuz bedensel zevklerin ya da budalalıkların peşinde koşulduğu zamanlar müstesna. Böyle bir küçücük boş zaman aralığının ne kadar kıymetli olduğu, onun harcanma tarzında ya-

2 Ekklesiastikos [Vaiz, ya da Vaaz Eden Bilgelik], xxii. 11.

hut keyfiyetinde görülebilir ve Axiosto’nım dikkat çektiği gibi cahil insanların boş saatleri ne kadar acınaklıdır! uozio lungo d uomini ignoranti “

Sıradan insanlar sadece zamanlarını nasıl harcayacaklarım düşünürler; herhangi bir yeteneğe sahip insan onu kullanmaya çalışır. Sınırlı akla sahip insanların can sıkıntısına meyyal olmalarının nedeni, akıllarının mutlak manada iradenin sevk edici gücünün harekete geçirileceği (tatbik sahasına konulacağı) araçtan başka bir şey olmamasıdır; iradeyi harekete geçirecek özel bir şey olmadığında, atalet halinde kalır ve akıllan tatil eder, çünkü irade gibi o da, sahneye koyacağı harici bir şeye ihtiyaç duyar. Sonuç; bir insanın sahip olduğu güç her ne ise onun korkunç bir durgunluğu, tek kelimeyle can sıkıntısıdır.

Bu mutsuz hissiyata karşı koymak (onu etkisizleştirmek) için insanlar, uğraştıkları kısacık süre içerisinde haz veren lüzumsuz şeylerin peşinde koşup dururlar, böyle bir umutla iradeyi harekete geçirmek ve dolayısıyla zihni devingen hale getirmek için çabalarlar; çünkü iradenin bu saiklerini etkilemesi gereken sonuncusudur. Gerçek ve tabii saiklerle karşılaştırıldığında bunlar altın paraya kıyasla kâğıt paradan başka bir şey değildir; çünkü bunların değerleri sadece indi-keyfidir; kâğıt oyunları ve benzeri şeyler, ki münhasıran bu amaç için icat edilmişlerdir. Ve eğer yapılacak başka bir şey yoksa bir insan ya vakti israf edecek ya da şeytanın yat borusunu çalacaktır; yahut beynini çalıştırmak için bir sigara bunların yerine iyi bir ikame olabilir. Bu yüzdendir ki bütün ülkelerde insan topluluklarının temel uğraşı kâğıt oyunlarıdır ; verilen değerin

3 Kuşkusuz bu yargı günümüz dünyasında, kâğıt oyunlarının söz konusu olduğu denemenin kaleme alındığı dönemde olduğu kadar gerçeği yansıtmaz, fakat özünde durum aynıdır, şu kadar ki bugün kâğıt oyunlarının yerini teknolojinin daha karmaşık aletlerine tutsaklık almıştır denilebilir.

çapı ve zahiri göstergeler düşüncenin iflâsının ilanıdır. İnsanlar, meşgul olacak düşünceleri olmadığı için kâğıtlarla uğraşırlar ve birbirlerinin paralarını kazanmaya çalışırlar. Budalalar!,

Fakat haksızlık etmek istemem; dolayısıyla izin verin kağıt oyunlarını savunmak için kesinlikle, bunun dünyaya ve iş hayatına bir hazırlık olduğunun söylenebileceğine işaret edeyim; çünkü bir kimse böylelikle tesadüfi ama değiştirilemez koşulları (bu durumda kâğıtlar) nasıl zekice kullanabileceğini ve bunlardan mümkün olduğu kadar kazançlı çıkmasını öğrenir ve bunu yapmak için bir insan bir miktar riyakarlık (iki yüzlülük) ve kötü bir işe nasıl iyi bir yüz takınabileceğim öğrenmelidir. Fakat diğer yandan, tam da bu sebepten ötürü kâğıt oyunu bu denli ahlâk bozucudur, çünkü oyunun bütün amacı her türlü hile ve aldatmaya başvurarak başkasına ait olanı kazanmaktır. Ve oyun masalarından kapılan bu türden bir alışkanlık, ait olduğu yerden dışarı çıkıp günlük hayata karışır; ve günlük hayatın işlerinde bir insan yavaş yavaş artık öyle bir noktaya gelir ki, meumu (L. bana ait olanı) ve tuumn (L. sana ait olanı)4 hemen hemen kağıtlarla aynı şekilde görmeye ve sahip olduğu üstünlükler her ne ise onları, adaletin pençesi ensesine yapışmadığı sürece, en son noktaya kadar kullanması gerektiğini düşünmeye başlar. Kastettiğim kimselerin örneklerine, ticaret hayatında her gün rastlanır.

Şu halde bir insan kendi kendisini idrak ettiği, yahut kendisine malik olduğu için, boş vakit hayatın çiçeği, daha doğrusu meyvesi olduğuna göre, kendilerinde gerçek bir şeye sahip olanlar hakikaten mutludurlar. Fakat insanların çoğunun boş vaktinden ne elde edersiniz? Korkunç bir şekilde canı sıkılan ve kendi kendisine yük olan işe yaramaz

4 Denemenin kaleme alındığı zamanlarda, eğer bir insan meum ve telim arasındaki ayrımdan habersizse bu, ona kibarca hırsız demenin bir yoluydu.

bir insan… Dolayısıyla sevinelim aziz kardeşlerim, sevinelim ve sürür bulalım, çünkü biz köle kadının değil, özgür kadının çocuklarıyız.

Ayrıca, nasıl ki hiçbir ülke sadece birkaç kalem ithalata ihtiyaç duyan ya da hiç ihtiyaç duymayan bir ülke kadar müreffeh değilse, en mutlu insan da içindeki zenginliği kendisine yeterli olan ve varlığını idame ettirmek için dışarıdan ya çok az şeye ihtiyaç duyan veya hiçbir şeye ihtiyaç duymayan insandır; çünkü ithal mallar pahalı şeylerdir, bağımlılığı açığa vururlar, tehlikeye sebebiyet verirler, s ıkıntı meydana getirirler ve sözün kısası yerli imalat için sefil birer ikamedirler. Hiç kimse başkalarından, ya da genel bir ifadeyle, dış dünyadan çok fazla beklenti içerisinde olmamalıdır. Bir insan tekinin bir başkası için ifade edebileceği şey, öyle çok büyük değildir: Neticede herkes yalnız kalır ve önemli olan şey yalnız kalanın kim olduğudur.

Burada genel bir doğrunun bir başka tatbikatıyla karşılaşırız ki, Goethe Dichtung und Wahrheitında (Şiir ve Hakikat, III. Kitap), şu şekilde dikkat çeker: Bir insan son tahlilde her şeyde kendisine başvurmalıdır; ya da Goldsmith’in The Traveller‘da ifade ettiği biçimiyle:

Still to ourselves in every place consign ‘d Our own felicity we make or find.

Bir insanın olabileceği ya da başarabileceği en iyi ve en büyük şeyin kaynağı insanın kendisidir. Bu ne kadar böyle ise de-bir insan mutluluğun kaynaklarını ne kadar kendisinde buluyorsa— o kadar daha fazla mutlu olacaktır. Dolayısıyla büyük bir hakikatle Aristoteles “Mutlu olmak kendi kendine yeter olmak demektir”5 der. Çünkü mutluluğun diğer bütün kaynakları doğaları bakımından

5 Eud. Eth. vii 2.

en güvenilmez, kuşkulu, sallantılı, kısa ömürlü ve şansın elinde oyuncaktırlar; hatta en uygun koşullar altında bile kolaylıkla tükenebilirler; o kadar ki bu kaçınılmazdır, çünkü her zaman insanın erişim alanı içinde değillerdir. Ve yaşlılıkta, mutluluğun sözü edilen bu kaynaklan kaçınılmaz olarak kurur; aşk bizi o zaman terk eder ve nükte, seyahat arzusu, atlardan hoşlanma, toplumsal münasebetlere eğilim, dostlar ve akrabalar da ölümle elimizden alınır. O vakit bir insan her zamankinden daha fazla, kendisinde sahip olduğu şeye bağımlı hale gelir; çünkü ona en uzun bağlı kalacak, onu terk etmeyecek olan budur; ve hayatın herhangi bir döneminde mutluluğun tek hakiki ve uzun ömürlü kaynağıdır.

Dünyanın herhangi bir yerinde elde edilebilecek çok fazla bir şey yoktur. Dünya sefalet ve ıstırapla doludur; ve eğer bir insan bunlardan yakasını kurtarırsa, bilsin ki can sıkıntısı her köşe başında pusuda beklemektedir. Hatta daha da fazlası; genellikle galip gelen kötülüktür; gürültü ve şamatayla sesini en fazla duyuran budalalıktır. Talih insafsız ve acımasızdır ve insanlık acınacak durumdadır. Bunun gibi bir dünyada kendinde (içinde) zengin olan bir insan Noel zamanında aydınlık, sıcak, mutlu bir yuvadır; buna mukabil bundan yoksun olanlar karlarla kaplı soğuk bir aralık gecesidirler. Dolayısıyla yeryüzündeki en mutlu talih, fevkalade seyrek tesadüf edilen zengin bir kişiliğe ve daha da özelde iyi bir akıl donanımına sahip olmaktır; bu en mutlu talihtir, her ne kadar son kertede çok parlak olduğu söylenemese de.

İsveç Kraliçesi Christina’nın, henüz on dokuz yaşında iken, kendisine anlatılanların dışında tek bir denemesinden tanıdığı ve o zaman Hollanda’da yirmi yıldır en derin yalnızlık içerinde yaşamakta olan Descartes hakkında söylediği şu sözde, büyük bir bilgelik vardır: “M. Descartes diyordu Kraliçe, “insanların en mutlusudur ve benim için

ziyadesiyle gıpta edilecek bir durumdadır.”6 Elbette Descartes’m durumunda olduğu gibi, harici koşullar bir insanın hayatının ve mutluluğunun efendisi olmasına el verecek kadar müsait olmalıdır; ya da Ekklesiastikos‘da okuduğumuz gibi, “”Bilgelik bir mirasla birlikte iyidir ve [onunla birlikte] güneşi görenlere kazanç getirebilir”?

Tabiatın ve talihin kendisine bilgelik saadetini bahşettiği adam, mutluluğun kendisinde barındırdığı kaynaklarını açık tutmaya büyük özen ve dikkat gösterecektir; bunun için bağımsızlık ve boş vakit zorunludur. Bunları elde etmek için o isteklerini mutedilleştirmeye (ölçülü hale getirmeye) ve kaynaklarını beslemeye çalışacaktır ve her şeyden evvel o başkaları gibi bedensel zevklerinden ötürü dış dünyaya bağlı olmayacağı için bunu isteyecektir. Dolayısıyla o makam mevki beklentileriyle veya kâr kazanç umuduyla yahut da hemcinslerinin takdir ve teveccühünü kazanma hevesiyle, kendisini kaba arzuların ve bayağı zevklerin köleliğine terk etmek gibi yanlış bir yola sapmayacak- tır; hayır, o böyle bir durumda Horatius’un Maecenas’a mektubunda [Epistulae] verdiği tavsiyeye kulak verecektir:

Nec somnum plebis laudoy satur altilium, nec Otia divitiis Arabum liberrima mut o.

İnsanın içindekini dışarıdakine feda etmesi, sükunetinin, boş vaktinin, ve bağımsızlığının bütününü yahut büyük bölümünü, makam mevki, şan şöhret, unvan ve ihtişam için kurban etmesi muazzam bir budalalık örneğidir. Bu tam da Goethe’nin yaptığı şeydir. Mutlu talihim beni

6 Vie de Descartes, par Baillet. Liv. vii., ch. 10.

7 Ekklesiastikos, vii. 12.

8 Lib . J e p .   1.

tamamen başka bir yöne sürükledi.

Burada üzerinde ısrarla durduğum hakikat, yani insanın mutluluğunun temel kaynağının deruni (insanın içinde) olduğu hakikati, Nikhomakhos’ a Etik inde Aristoteles’in en doğru müşahedesiyle teyit edilir9; şöyle ki her zevk peşinen onsuz var olamayacağı bir tür etkinliği, bir tür güç sarfiyatını gerektirir. Aristoteles’ in insanın mutluluğunun en yüksek melekelerin hiçbir engelle karşılaşmaksızın özgürce tatbikine dayandığı yolundaki öğretisi, Stobaeus’un Peri patetik felsefe için kaleme aldığı açıklamada da telaffuz edilir: Mutluluk, der, giriştiğiniz her şeyde muktedir ve muzaffer olmaktır:; ve muktedir (dinç ve zinde olmak anlamında Grekçe: Aretae) olmak ile her ne olursa olsun, herhangi bir şeyde hakimiyeti (ustalık ve maharet sahibi olmayı) kastettiğini açıklar10. Demek ki tabiatın insanı mücehhez kıldığı kuvvetlerin asli amacı onu her taraftan kuşatmış olan güçlüklere karşı mücadele etmesini sağlamaktır. Fakat eğer bu mücadele sona ererse, kullanmadığı güçleri onun için bir yük haline gelecektir; ve onun bunları işe koşması ve bunlarla oynaması —demek istediğim bunları, insan ıstırabının diğer kaynağından, artık açık ve korunmasız kaldığı ıstıraptan uzak durmanın dışında— herhangi bir amaç gözetmeksizin kullanması gerekecektir.

Can sıkıntısının en büyük kurbanları yüksek sınıflar, varlıklı insanlardır. Lucretius uzun zaman önce bunların içler acısı durumunu gözler önüne sermişti ve sunduğu tablonun hakikati bugün bile herhangi bir büyük şehrin hayatında tespit edilebilir: Burada zenginler can sıkıntısı peşlerini bırakmadığı için nadiren görkemli konaklarında durabilirler, fakat dışarıda kendilerini avutacak daha iyi bir şey bulamadıklarından yine de buralara dönerler; yahut olmadı

9 Nikhomakhos’aEtik, i. 7 and vii. 13, 14.

10 Ecl. eth. ii., ch 7.

sanki alevler içerisinde kalmışlar gibi koştura koştura sayfiyedeki konaklarına giderler; fakat can sıkıntısı burada da peşlerini bırakmadığı için çok geçmeden çaresiz geri dönerler ve uyku ile her şeyi unutmaya çalışırlar, olmadı alelacele yeniden şehir hayatına karışırlar.

Exit saepe foras magnis ex aedibus ille,

Esse domi quem pertaesum esty subitoque reventat,

Quippe foris ni hilo melius qui sentiat esse.

Currit, agens mannos, ad villam precipitantes

Auxilium tectis quasi ferre ardentibus instans:

Oscitat extemplo, tetigit quum limina villae;

Aut abit in somnum gravis, atque oblivia quaerit; Aut

etiam properans urbem petit atque revisit

Gençliklerinde bu tür insanlar lüzumsuz bir adale gücüne ve yaşamsal enerjiye sahip olmuş olmalılar ki, ruhun güçlerinden farklı olarak bunlar uzun süre dinçlik derecesini en üst düzeyde tutamazlar ve hayatlarının daha sonraki yıllarında zihinsel bakımdan tamamen iktidarsızdırlar ya da bu güçleri sahneye çıkaracak kullanım alanını (istihdam ihtiyacını) geliştirmekten mahrumdurlar; dolayısıyla sefil ve bedbaht bir durum içerisindedirler. Bununla beraber hâlâ iradeleri vardır, çünkü bu tükenmeyen yegâne güçtür; ve iradelerini, yüksek bahislere dayalı şans oyunları ve benzeri gibi duygusal heyecanlarla uyarmaya çalışırlar. Kuşkusuz bunlar bayağılığın en ziyade yozlaştırıcı biçimidir. Ve genellikle eğer bir insan yapacak hiçbir şey bulamazsa, üstün yahut faik olduğu gücün türüne uygun olarak kendisine bir eğlence türü seçmesi muhakkaktır denir—duruma göre bu top veya satranç, avcılık ya da resim, at yarışları yahut müzik; kâğıt oyunları

11 III, 1073.

yahut şiir, armacılık, felsefe veyahut başka bir sathi ilgi olabilir. Bu ilgileri üç temel gücün, bir başka deyişle, insanın fizyolojik yapısını oluşturmak için bir araya gelen etkenlerin dışavurumlarına karşı gelecek şekilde yönteme bağlı kalarak tasnif edebiliriz ve ayrıca bu güçleri kendi başlarına düşünerek ve bunların hizmet edebilecekleri belirli hedeflerin herhangi birinden bağımsız olarak ve nihayet her insanın içinden, hangisinde üstün ise buna göre kendisine uygun gelenini seçeceği üç mümkün haz kaynağını sunmaları bakımından sınıflandırabiliriz.

Her şeyden önce hayat gücünün {yaşamsal enerjinin), yemenin, içmenin, hazmetmenin, dinlenmenin ve uyumanın zevkleri gelir; ve dünyanın öyle köşeleri vardır ki bunlar ayırt edici ve ulusal zevklerdir denilebilir. İkinci ola- f ak adale gücü nün zevkleri gelir, yürümek, koşmak, güreşmek, dans etmek, eskrim yapmak, at binmek ve benzeri atletik uğraşlar bunlara dahildir ki, zaman zaman spor biçimine bürünürler, kimi zaman askerlik hayatının ve gerçek savaşın bir parçası olurlar. Üçüncü olarak duygu ve duyarlık zevkleri gelir, temaşa, müşahede, düşünme, duygulanma, yahut şiir zevki veya kültür, müzik, öğrenim, okuma, keşif, felsefe ve benzeri bunlara dahildir. Bu zevk türlerinin her birinin değerine, izafi kıymet ve ömrüne gelince, bu konuda bir hayli şey söylenebilir, ki ben bunu okura bırakıyorum.

Fakat herkes bilir ki sahneye çıkarılan güç ne kadar soylu ise onun vereceği zevk de o kadar büyük olacaktır; çünkü zevk her zaman bir kimsenin kendi güçlerinin kullanımını tazammun eder ve mutluluk bir zevkin sık sık tekrarlanmasına dayanır. Bu bakımdan duygu ve duyarlık zevklerinin diğer her iki temel zevk türünden daha yüksek bir yer işgal ettiğini hiç kimse inkâr edemez ki bu sonuncular vahşilerde eşit, hatta daha yüksek derecede mevcuttur; insanı diğer hayvanlardan ayıran da duyarlığın bu ağır basan miktarıdır.

Şimdi ruhsal melekelerimiz yahut zihinsel güçlerimiz duyarlık biçimleridir; dolayısıyla zihinsel haz denilen ve zihne bağlı olan bu zevk türüne bizi muktedir kılan bunların ağır basan miktarıdır; ve duyarlık ne kadar baskınsa, zevk de o kadar büyük

12

olacaktır.

Normal, sıradan insan herhangi bir şeye ancak iradesini [arzusunu] heyecanlandırdığı, bir başka söyleyişle kişisel olarak onu ilgilendiren [çıkarma olan] bir mesele olduğu kadarıyla canlı bir alâka gösterir. Fakat iradenin sürekli heyecanlı bir durumda olması, en hafif bir ifadeyle, katışıksız bir mutluluk değildir; bir başka söyleyişle bu durum acı ve ıstırabı ihtiva eder. Kâğıt oyunları, her yerde

12 Tabiat inorganik dünyanın mekanik ve kimyasal etkinliğinden başlayıp, kendi kendinin ayırdında olmayan kör bir yeterlikle nebat dünyasına, buradan akıl ve bilincin, ilk başta ziyadesiyle zayıf olduğu hayvanlar alemine geçip, ancak birçok ara aşamadan sonra nihai büyük gelişimine, aklı tabiatın zirve noktası, bütün çabalarının hedefi, bütün ameliyelerinin en kusursuzu ve en meşakkatlisi olan insanda ulaşarak sürekli bir ilerleme gösterir. Ve hatta insan zihninin hudutları içerisinde bile göze çarpan pek çok derece yahut seviye farklılıkları mevcuttur ve zihnin, daha doğru bir ifadeyle aklın en yüksek noktasına eriştiğine nadiren rastlanır; kelimenin bu dar ve kesin anlamında tabiatın en yüce ürünüdür, dolayısıyla dünyanın övünebileceği en nadir ve en değerli şeydir. Tabiatın en yüce ürünü bilincin en açık seviyesidir ki, içinde dünya kendisini başka her yerden daha açık ve eksiksiz biçimde yansıtır. Bu akıl formuyla mücehhez bir insan yeryüzündeki en soylu ve en iyi şeye maliktir; dolayısıyla mukayese edildiğinde bütün diğerlerinin değersizleştiği bir zevk kaynağına sahiptir.

O etrafındakilerden, sahip olduğu şeyin özgürce tadını çıkarmak için boş vakitten, deyiş yerinde ise elmasım parlatmak için zamandan başka bir şey talep etmez. Zihne ait olmayan diğer bütün zevkler düşük bir sınıfa aittir; çünkü bunların hepsi iradenin devinimleridir. Neye yönelmiş olursa olsun hiç önemli değil, arzular, umutlar, korkular ve hırslar her zaman acı ve ıstırap pahasına ve hırs yahut ihtirasın durumunda olduğu gibi, genellikle az ya da çok vehim ve- ya kuruntu ile tatmin olurlar. Buna mukabil zihinsel hazlar söz konusu olduğunda hakikat gittikçe açık ve sarih hale gelir. Zihin dünyasında acının gücü yoktur. Bilgi her şeydir. Ayrıca zihinsel hazlara bütünüyle ve ancak zihnin aracılığıyla ulaşılabilir ve onun gücüyle sınırlıdırlar. Dünyadaki bütün akıllar bit’ araya gelse akıldan nasip almamış birisi için hiçbir kıymet ifade etmez. Yine de bu üstünlüğe hakiki bir mahzur eşlik eder; çünkü bütün tabiat aklın yahut zihnin gelişimiyle birlikte acı duyma kapasitesinin arttığını gösterir; ye ancak en yüksek akıl seviyesi ile ıstırap doruk noktasına erişir.,

“iyi toplum “un evrensel meşgalesi, bu tür bir heyecanı sağlamanın bir aracıdır, bu da gerçek ve kalıcı olan yerine önemsiz ve geçici olan ıstırabı hâsıl edecek kadar küçük ilgilerle—çıkarlarla sürdürülür. Doğrusunu söylemek gerekirse kâğıt oyunları iradenin

13

küçük okşayışlarla tahrikidir.

Diğer taraftan güçlü zihne sahip bir insan şeylere iradenin hiçbir dahli olmaksızın safi bilgi amacıyla canlı bir alâka gösterebilir; hatta böyle bir alâka onun için bir zorunluluktur. Bu onu ıstırabın bilinmediği—tanınmadığı bir alana —tanrıların asude bir hayat sürdüğü tanrısal bir dünyaya— yükseltir.

phusis bebion ou ta chraematatheoi reia xoontes.u

Şimdi önümüzdeki bu iki tabloya bakalım: Bir tarafta tamamen kişisel mutluluğun küçük önemsiz şeylerine, ucuz hesaplarına, bütün biçimleriyle sefalete adanmış çaba ve mücadelelerin uzun, küt kaydını ihtiva eden kitlelerin hayatı, bu hedeflere ulaşılır ulaşılmaz her taraftan can sıkıntısının taciz edip durduğu (daha doğrusu tasallutundan

13 Bayağılık temelinde iradenin bütünüyle zihne hükmettiği bilinç türüdür ki sonuncusu efendisinin, iradenin hizmetini görmekten başka bir şey yapmaz. Dolayısıyla iradenin talebi olmadığı zaman güçlü ya da zayıf hiçbir saikin ihtiyacını karşılamaz, zihin bütünüyle gücünü kaybeder ve netice tam bir zihin-ka- fa boşluğudur. Şimdi, akılsız irade dünyadaki en bayağı ve en sıradan şeydir ve her mankafanın başının belasıdır ki heyecanlarının tatmini sırasında yoğrulduğu hamuru gözler önüne serer. Bu yegâne faal unsurların duyu organları olduğu ve ancak duyuların verilerini kavramak için gerekli olduğu kadar aklın bulunduğu bayağılık denen zihin durumudur. Dolayısıyla bayağı insan her türlü izlenime sürekli olarak açıktır ve çevresinde olup biten her türlü küçük önemsiz şeyleri anında algılar: En hafif fısıltı, en önemsiz bir durum onun dikkatini uyandırmak için yeterlidir; o tıpkı bir hayvan gibidir. Böyle bir insanın zihinsel durumu kendisini çehresinde, genel olarak dışarıdan görünüşünde ele verir. Dolayısıyla umumiyetle durum bu merkezde olduğu üzere eğer iradesi -bilincindeki yegâne etken- alçak, bencil ve bütünüyle kötü bir irade ise, çok daha (mütecaviz) çirkin olan bayağı, itici görünüşün sebebi işte budur.

14 Odysseia IV., 805.

kurtulamadığı) ve insanın yüzüstü bırakıldığı ve işte bu yüzden heyecanın vahşi ateşiyle yeniden bir başka hareket biçimiyle uyarılmadıkça iflah olmayacak bir hayat. Diğer tarafta düşünce bakımından zengin, hayat ve anlam dolu bir yaşam süren, onlara kendisini verecek vakit bulduğu her fırsatta derhal kıymetli ve değerli amaçlarla meşgul olan, en soylu hazzın kaynağını kendi içinde taşıyan, yüksek bir zihni kudret düzeyine sahip bir insan. Harici müşevviklerden yahut uyarıcılardan gereksinim duyduğu şey tabiatın eserlerinden, ve insanlığın durumunu ve bütün çağların ve ülkelerin büyüklerinin arkalarında bıraktıklarını düşünmekten gelir ki, bu sözünü ettiklerimizi sadece bunlar anlayıp, onlarla aynı hissiyatı paylaşabilecekleri için, eksiksiz biçimde ancak bu tür insanlar tarafından değerlendirilirler. Ve dolayısıyla bu bütün çağların ve ülkelerin büyükleri gerçekten sadece bunlar için yaşamıştır; onların hitap ettikleri sadece bunlardır; kalanı gerek onları gerekse onların takipçilerini ancak yarım yamalak anlayabilen tesadüfi dinleyicilerden başka bir şey değildir.

Elbette entelektüel insanın bu karakteristiği onun diğerlerinden bir fazla ihtiyaca, okuma, gözlemleme, tetkik, tefekkür ve tatbik etme ihtiyacına, sözün kısası kimse tarafından rahatsız edilmeyeceği serbest zaman ihtiyacına sahip olduğunu ima eder. Çünkü Voltaire’in gayet haklı olarak ifade ettiği gibi, “Gerçek ihtiyaçlar olmadan gerçek hazlar olmaz” ve başkalarının mahrum olduğu zevklerin — tabiatın, sanatın ve edebiyatın çeşitli güzellikleri— böyle bir insan için neden mümkün olduğu sorusunun cevabı bunlara duyulan ihtiyaçtır. Bu zevkleri bunlara ihtiyaç duymayan ve bunları takdir edemeyecek insanların önüne yığmak— saçı başı ağarmış birisinin âşık olmasını beklemek gibi bir şeydir.

Bu bakımdan ayrıcalıklı olan bir insan, biri şahsi diğeri zihni iki hayat sürer; sonuncusu onun için zaman içe

risinde hakiki hayat, diğeri ise sadece bir araçtan ibaret olan bir şey olarak görülmeye başlar. Diğer insanlar bu sığ, boş ve sıkıntılı hayatı kendisi için kendisinden ötürü bir amaç haline getirirler. Oysa bu sözünü ettiğimiz insan diğer bütün uğraşları karşısında zihnin hayatına öncelik verir. Anlayış ve bilginin sürekli gelişmesiyle, bu zihni hayat yavaş yavâş biçimlenen sanat eseri gibi, gittikçe daha da eksiksiz hale gelen bir kesafet, kalıcı yoğunluk, bir birlik kazanır; kişisel rahata erişmeye adanmış bir hayat, genişlemesine genişleyebilecek ama asla derinleşemeyecek bir hayat, onun yanında sefil bir gösteriden başka bir anlam ifade etmez: Ve söylediğim gibi, yine de insanlar bu daha bayağı hayat tarzını bir amaç haline getirirler.

Herhangi bir duygu veya heyecanla renklenmediği kadarıyla günlük olağan hayat yavan ve usandırıcıdır; eğer herhangi bir heyecanla hareketlenirse çok çabuk acı verici hale gelir. Tabiatın aşırı bir akıl bolluğu ile, iradelerinin acil isteklerini yerine getirmek için gerekli olanın ötesinde bir şey ile kayırdıkları mutludurlar sadece; çünkü bu onların zihinsel bir yaşam, acı ve ıstırabın erişemeyeceği, canlı alâkalarla dolu bir hayat sürebilmelerini sağlar. Safi serbest zaman,4 bir başka söyleyişle, zihnin iradenin hizmetinde meşgul olmaması, kendi başına yeterli değildir: İradenin hizmetinden azat olmuş ve zihnin hizmetine tahsis edilmiş gerçek bir güç fazlalığı gereklidir; çünkü Seneca’nın söylediği gibi, İptium sine litteris mors est et vivi hominis sepultura”, okumaksızın geçen boş zaman bir tür ölüm, canlı bir mezardır. Fazlalığın miktarına bağlı olarak bu ikinci hayatta, zihnin hayatında sayısız gelişmeler olacaktır; bu böceklerin, kuşların, madenlerin, sikkelerin toplanması ve etiketlenmesi de olabilir, en yüksek şiir ve felsefe kazanımları da. Zihnin hayatı sadece s ıkıntıya karşı bir koruma, bir kalkan değildir; aynı zamanda can sıkıntısının tehlikeli neticelerini de savuşturur; bizi mutluluğunu bütünüyle dış

dünyaya bağlayan insanın er geç karşılaşacağı kötü dostlardan, birçok tehlikelerden, felaketlerden, kayıplardan ve savurganlıktan uzak tutar. Benim felsefem sözgelimi bana beş kuruş bile kazandırmamıştır, ama beni bir sürü masraftan alıkoymuştur.

Sıradan insan hayatının mutluluğunu kendi dışındaki şeylere; mala, mülke, şana, şöhrete, kadın ve çocuklara, dostlara, cemiyete ve benzerine bağlar, dolayısıyla bunları kaybettiği yahut hayal kırıklığına uğratıcı bulduğu zaman, mutluluğunun temeli çöker. Bir başka deyişle çekim merkezi kendisi değildir; her heves ve arzuya bağlı olarak bu mütemadiyen yerini değiştirir. Eğer bayağı bir insansa, bir gün bu onun sayfiyedeki evi olacak, bir başka gün yeni satın aldığı atlar olacak ya da dostlara ziyafet vermek yahut seyahat etmek olacaktır. Sözün özü, lüksle, şatafatla dolu bir hayat… Bunun sebebi zevkini kendi dışındaki şeylerde arıyor olmasıdır. Kuvveti, sıhhati gitmiş birisi gibi kaybettiklerini macunlarla ve ilaçlarla yeniden ele geçirmeye çalışır, oysa yapması gereken kaybettiklerinin hakiki kaynağını, kendi hayat gücünü geliştirmektir.

Bunun tam zıddına geçmeden evvel bu yaygın tipi bu ikisi arasında yer alan insan ile, muhtemelen tam olarak mümtaz zihin güçleriyle mücehhez olmamakla birlikte, bir bakıma kendisinde olağan akıl seviyesinden daha fazlasını barındıran insan ile karşılaştıralım. Bu insan sanata sathi bir ilgi duyacak, yahut dikkatini bir bilim dalına —sözgelimi bitkibilim, madenbilimi, doğa bilimi yahut gökbilim, tarih ve benzerine— hasredecektir ve bu tür araştırmalardan bir hayli zevk duyacak ve mutluluğun harici güçleri tükendiğinde yahut kendisini daha fazla tatmin edemez olduğunda bunlarla eğlenip avunacaktır. Böyle bir insan hakkında çekim merkezinin kısmen kendisinde olduğu söylenebilir. Fakat sanata duyulan sathi bir alâka yaratıcı etkinlikten çok farklı bir şeydir; ve amatör bir bilim uğraşı yü

zeyselleşmeye yatkındır ve meselenin can damarına nüfuz edemez. Bir insan kendisini bu tür uğraşlarla tam olarak özdeşleştiremez yahut bütün hayatı başka her şeye olan bütün ilgisini kaybedecek kadar bunlarla tam dolmamış ve meşbu hale gelmemiştir.

Bütün zamanını ve hayatını konusuna adayarak, hayatı ister şiirin, ister felsefenin konusu olarak tefekkür etsin, onun kendine özgü dünya tasavvurunu dile getirmeye çalışarak bu yoğunluk derecesine ulaşan sadece bizim deha dediğimiz en yüksek zihinsel güçtür; sadece o şeylerin özünü ve varoluşunu bütünüyle ve mutlak biçimde konu edinir kendisine. Dolayısıyla kendisiyle, kendi düşünceleri ve eserleriyle fasılasız inkıtasız meşguliyet böyle bir insan için acil bir zorunluluk konusudur; yalnızlık hoş, serbest zaman en yüksek iyi, diğer her şey lüzumsuz, hayır hatta bir yüktür onun için. Çekim merkezinin tamamen kendisinde olduğunu söyleyebileceğimiz tek insan tipi budur ki; — pek nadir rastlansalar da— bu tür insanların, kişilikleri ne kadar kusursuz olursa olsun hiç önemli değil, dostlarına, ailelerine ve genel olarak topluma sıcak ve sınırsız ilgi göstermemelerinin nedenini izah eder, oysa ki çoğu kez başkaları bunu kendilerine gösterir; çünkü sair her şeyi kaybetseler de sadece kendilerine malik olsalar bununla teselli olabilirler. Bu onların kişiliklerine, başka insanlar kendilerini hiçbir zaman tamamen tatmin etmedikleri için çok daha etkili olan bir tecrit edilmişlik durumu verir; çünkü umumiyetle farklı bir mizaca sahiptirler, hatta daha da fazlası, zira bu farklılık sürekli olarak onların nazarı dikkatine o şekilde çarpar, onları öyle bir noktaya doğru zorlar ki, insanların arasında yabancı varlıklar gibi dolaştıkları ve genel olarak insanlığı düşünürken biz yerine onlar dedikleri en ön sırada değerlendirilir.

Dolayısıyla ulaştığımız sonuç, en mutlu insan tabiatın zihinsel zenginlikle donattığı insandır; ve öznel olanın

bizi nesnel olandan daha fazla ilgilendirdiği doğrudur; çünkü İkincisi her ne olursa olsun ancak dolaylı olarak, ikinci sırada ve ancak birincisinin aracılığıyla müessir olabilir. Lukianos’un gayet veciz bir şekilde dile getirdiği bir hakikattir bu:

Aeloutos ho taes psychaes ploutus monos estin alaethaes Talla dechei ataen pleiona ton kteanon15

Ruh zenginliği yegâne hakiki zenginliktir, çünkü diğer bütün zenginlikler beraberinde kendilerinden daha büyük dert ve bela getirirler. İç zenginliğe sahip insan dışarıdan kendi zihni melekelerini geliştirip olgunlaştırmak, yani servetinin tadını çıkarmak için menfi bir bağış, tasasız kaygısız boş zaman dışında hiçbir şey istemez; hülasa o her gün ve her saat bütün hayatı boyunca kendisi olmak için izin ister.

Zihninin ayırt edici özelliği ile bütün bir insan soyunu etkilemesi (damgasını vurması) eğer kaderi olsa, tek bir mutluluk yahut mutsuzluk ölçütü olurdu onun: Güçlerini mükemmelleştirmede ve işini tamamlamada başarılı ya da başarısız olmak. Geri kalan her şey göz ardı edilebilir. Bu yüzden bütün çağların en büyük kafaları en büyük kıymeti, tam olarak insanın kendisi kadar kıymetli olması nedeniyle rahatsız edilmeyecekleri (her türlü tasadan kaygıdan uzak) serbest zamana vermişlerdir. Aristoteles, “Mutluluk serbest zamana dayanır görünmektedir” der16 ve Diogenes Laertius “Sokrates’ in serbest zamanı sahip olunan bütün her şeyin en kıymetlisi olarak övdüğünü” bildirir. Dolayısıyla Nikhomakhos’a Etik ‘de Aristoteles, felsefeye adanmış bir hayatın en mutlu hayat olduğu sonucuna varır; ya

15 Epigrammata, 12.

16 Nikhomakhos’a Etik, x. 7.

da Politikamda, söylediği gibi, “//er ne olursa olsun, herhangi

17

bir gücün (kuvvenin) serbestçe tatbiki mutluluktur” Bu da yine Goethe’nin Wilhelm Meister’da söylediği ile tam olarak uyuşur: Geliştirip kullanması kendisinden beklenen bir yetenekle doğmuş insan en büyük mutluluğunu bunu kullanmada bulur.

Fakat serbest zamana sahip olmak öyle zannedildiği gibi herkesin payına düşen bir şey değildir; hatta insan doğasına yabancı bir şeydir, çünkü sıradan insanın kaderi kendisi ve ailesinin maişeti için gerekli olanların peşinde ömür tüketmektir; o özgür bir zihnin değil, mücadele ve ihtiyacın çocuğudur. Dolayısıyla insanlar kural olarak boş zamandan çok çabuk yorgun düşerler ve onu dolduracak hayali yahut zoraki hedefler, her türden oyun, eğlence ve hobi yok ise çok geçmeden bir yük haline gelir. Bu sebepten ötürü serbest zaman muhtemel tehlikelerle doludur ve doğru bir sözdür: “Difficilis in otio quies” eğef yapacak bir şeyiniz yoksa, sükuneti muhafaza etmek zordur.

Diğer taraftan sıradan bir zihni aşan aklın ölçütü olağan dışı olduğu kadar gayrı tabiidir. Fakat eğer varsa ve ona sahip olan insan mutlu olacaksa* başkalarının meşakkatli ya da tehlikeli bulduğu serbest zamanı kesinlikle isteyecektir; çünkü serbest zaman olmadan o koşan bir Pegasus’dur ve dolayısıyla mutsuzdur. Eğer bu iki olağanüstü Şart, harici ve deruni, serbest zaman ve büyük kafa, her nasılsa aynı insanda birleşmişse, bu büyük bir talih eseridir; ve eğer talih bu kadar inayetkâr ise bir insan daha yüksek hayat, insan ıstırabının birbirine zıt iki kaynağından, acı ve can sıkıntısından, hayat için acı verici mücadeleden ve serbest zamana (ki kendi başına özgür hayattır) katlanma noktasındaki yetersizlikten—bunlar ancak karşılıklı

17 IV. 11.

olarak etkisizleştirilmek suretiyle kaçınalabilecek kötülüklerdir— korunmuş hayat sürebilir.

Fakat bu görüşün tersine söylenecek bir şey vardır. Büyük zihinsel yetenekler ayırt edici özelliği bakımından belirgin biçimde kaygılı ve heyecanlı bir etkinlik, ve dolayısıyla her türden acıya karşı yüksek bir duyarlık seviyesi anlamına gelir. Ayrıca bu tür yetenekler keskin ve gergin bir mizacı, daha geniş ve daha canlı tasavvurları tazammun eder ki, büyük zihinsel gücün ayrılmaz bir parçası olarak sahibine duygu ve heyecanlar bakımından karşılık gelen keskinlik ve yoğunluk yükler ve bunları sıradan insanın kurbanı olduklarından kıyas kabul etmez derecede şiddetli hale getirirler.

Şimdi dünyada hazza göre acı ve ıstırap üreten daha fazla şey vardır. Keza büyük bir zihin ve akıl yetisi buna sahip olan insanı başka insanlara ve onların yaptıklarına yabancılaştırma eğilimi içerisindedir; çünkü bir insan ne kadar kendisine ve kedisinde olana sahipse, onlarda o kadar az şey bulabilecektir ve onların haz duydukları yüzlerce şeyi yavan ve sathi bulacaktır. Şu halde belki de kendisini her yerde hissettiren telafi yasasının bir başka veçhesi burada da hükmünü yürütür. Kim bilir ne kadar çok “Dar kafalı insan aslında en mutlu insandır, her ne kadar talihinde gıpta edilebilecek hiçbir şey yoksa da” denildiğine, ve belli bir haklılık payıyla denildiğine tanık olunmuştur. Bu konuda okurun yargı hakkına tecavüze yeltenecek değilim; birbirine taban tabana zıt iki görüşü seslendirmiş olan Sophokles gibi:

18

Pollo iQ phronein eııdaimoniasproton uparchei.

der bir yerde, “Bilgelik mutluluğun en büyük parçasıdır” ve bir başka yerde düşüncesiz hayatın hepsinin en iyisi ol

18 Antigone, 1347-8.

duğunu ilân eder:

En ta phronein gar maeden aedistos bios.19 Eski Ahit’in filozofları sanki çelişki içerisinde gibidirler:

20

Bir ahmağın hayatı ölümden bile daha kötüdür.

Ve

Çok bilgelikte çok keder var; ye bilgisini

21

artıran kederini artırır.

Bununla beraber diyebilirim ki, dar kafalı ve sıradan akıllı olduğu için zihinsel ihtiyaçları olmayan bir insan, kelimenin tam ve kesin anlamında, bir Philister (dar kafalı) denilen kimsedir —bu ilk başta Alman diline özgü bir tabir olarak, üniversitelerde (Üniversiteli olmayanlar için) kullanılan bir tür argo idi, fakat daha sonra düz temsil yoluyla, her ne kadar hâlâ asli anlamını içinde barındırsa da, Musaların Çocuğu olmayanı kastetmek üzere daha yüksek bir anlamda kullanılır oldu— o bir philisterâiv ve öyle kalır: amousos anaer.

Bu konuda daha yüksek bakış açısını benimsemeyi ve philister tabirini her zaman ciddi biçimde gerçek olmayan gerçekliklerle meşgul olanlar için kullanmayı tercih ederim; fakat bunun gibi bir tarif aşkın bir tarif olacağı ve dolayısıyla genellikle anlaşılabilir olmayacağı için, daha çok insana ulaşmayı ve okunmayı amaçlayan bir risalede kendisine pek yer bulamaz. Diğer tarif philisteri ayırt eden bütün bu niteliklerin temel esasına yeteri kadar tatmin edici biçimde işaret ettiği için daha kolay açıklanabilir. Philister zihinsel ihtiyaçları olmayan bir adam diye tarif edilir. Buradan öncelikle, kendisi söz konusu olduğu kada

19 Aias, 554.

20 Ekklesiastikos; xxii. 11.

21 Ekklesiastikos, i. 1 8.

rıyla zihinsel zevklerinin olmadığı anlaşılır, çünkü daha önce işaret edildiği üzere gerçek ihtiyaçlar olmaksızın gerçek zevklerden söz edilemez. Philisterin hayatım canlandıran şey; kendi için kendisinden ötürü bilgi ve anlayış edinme, yahut onlara böylesine yakın akraba olan gerçek estetik hazzı tecrübe etme arzusu değildir. Eğer bu türden hazlar revaçta olsa ve philister bunlara dikkat atfetmeye kendisini zorunlu hissetse, kendisini bunu yapmaya zorlayacak, fakat bunlardan mümkün olduğu kadar az zevk duyacaktır.

Onun yegâne gerçek zevkleri duyumsal türden olanlardır ve bunların diğerlerinin kaybının zararını telafi edeceğini düşünür. Onun için havyar ve şampanya hayatın doruk noktasıdır; hayatın hedefi bedensel gönencine katkıda bulunacak ne ise onu elde etmektir ve eğer bu onu biraz sıkıntıya sokar, zahmet verirse haddizatında o bundan mutluluk duyar. Eğer hayatın lüksleri gökten başına yağacak olsa, o kaçınılmaz olarak bundan sıkılacaktır ve can sıkıntısına karşı çok çeşitli ilaçları vardır —toplar, tiyatrolar, partiler, kâğıt oyunları, kumar, atlar, kadınlar, içki, seyahat ve daha bir yığın benzeri—-bunların hiçbiri onu can sıkıntısına karşı koruyamaz, çünkü zihinsel ihtiyaçların olmadığı durumda, zihinsel zevkler mümkün değildir.

Philisterin kendine özgü ayırt edici özellikleri hayvanlarınkine benzer küt, sönük, kuru bir ağır başlılıktır. Hiçbir şey gerçekten zevk vermez, heyecanlandırmaz, yahut ilgilendirmez onu, çünkü duyusal zevk çok çabuk tükenir, ve philisterler topluluğu çok geçmeden bıktırıcı ve yorucu hale gelir, hatta kâğıt oynamaktan bile yorulmak mümkündür. Doğrudur, büyüklenmenin (daha doğrusu mahvetin) zevkleri, ya servet bakımından yahut güç ve nüfuz bakımından kendisini diğer insanlardan üstün hissetmek —ki onlar da bu üstünlüklerden ötürü kendisine saygı gösterirler— suretiyle ya da bu üstünlükler bakımından zengin kimseler arasında dolaşıp onların ihtişamının aksin

de güneşlenerek —İngilizlerin snop dediği kimsedir— kendince kendisini eğlendirdiği hazlar kalır.

Philisterin temel kişilik özelliğinden ikinci olarak —yani kendisi değil de başkaları söz konusu olduğunda— zihinsel değil fakat sadece bedensel ihtiyaçları olmasının bir bakıma tabii neticesi, onun ilkini değil sonuncusunu tatmin edebilecek kimselerin topluluğunun peşinde koştuğu anlaşılır. Onun dostlarından bekleyeceği son şey hangi türden olursa olsun zihinsel bir yeteneğe sahip olmaktır; hatta eğer onunla hasbelkader karşılaşacak olsa, ondan derhal uzaklaşacak hatta nefret edecektir; ve s ırf nahoş bir aşağılık duygusuna ilaveten yüreğinin derinliklerinde, dikkatli bir şekilde kendisinden bile gizlemek zorunda olduğu küt bir kıskançlık duygusu hissedecektir. Bununla beraber kimi zaman bu gizli bir hınç ya da garez duygusuna dönüşür. Fakat bütün bunlara karşın değerli ya da kıymetli bulduğu fikirlerini bu tür nitelikleri haiz ölçüt ile uyumlu hale getirmek, dolayısıyla kendisini başkalarından üstün görmekten vazgeçmek hiçbir zaman aklına gelmeyecektir; gözünde bu dünyadaki yegâne hakiki üstünlükler olarak görünen makam—mevkiye, şan ve şöhrete, nüfuz ve iktidara öncelik vermeyi sürdürecektir; ve bunlarla kendisini üstün hale getirmeyi ve temayüz etmeyi arzu edecektir.

Bütün bunlar onun zihinsel ihtiyaçları olmayan bir insan olmasının sonucudur. Bütün budalaların başına gelen eri büyük bela, fikirlerle ilgilenmemeleri ve can sıkıntısından kurtulmak için sürekli olarak gerçekliklere ihtiyaç duymalarıdır. Fakat gerçeklikler ya tatmin edicilikten uzak ya da tehlikelerle doludur; üstelik ilginç olmaktan çıktıklarında yorucu hale gelirler. Fakat düşünce dünyası sınırsız ve sakindir;

OKUMAK YAZMAK VE YAŞAMAK ÜZERİNE

SCHOPENHAUER

Çev. M. Sırrı ERER
Ekim yayınları