İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri 2 – Erich Fromm

İnsandaki yıkıcılığı, şiddeti, acımasızlığı, avcı ve yiyecek toplayıcı küçük topluluklar oluşturarak yaşayan tarihöncesi insandan, günümüzün “uygar” insanına dek çok geniş bir süreç içinde ele alan Fromm, kitabının bu ikinci ve son cildinde tarihe kanlı yıkıcılıklanyla geçmiş bazı yöneticilerin kişilik çözümlemelerini yapmaktadır. Fromm, bu büyük hacimli çalışmasında, şiddet olaylarını ele alırken, herkesin yaşam sevgisiyle dolu olduğu, her türlü şiddetin, baskının ortadan kalktığı, kimsenin kimseyi tehdit etmediği bir dünyanın kurulabilmesi için nasıl bir tutum takınmamız gerektiğini de göstermektedir. Ne baskı yapanın ne de baskı görenin olmaması için “İnsanı yanılsamalarının zincirlerinden” kurtarmamız gerektiğini ve bunun için de yalnızca “ekonomik ve siyasal yapımızda değil, değerlerimizde, insanın amaçlarına ilişkin anlayışımızda ve kişisel tutumumuzda da köklü değişikliklerin” olmasının zorunlu olduğunu göstermeye çalışmaktadır.
(Arka Kapak)

KIRICI SALDIRGANLIK:ZALİMLİK VE YIKICILIK GÖRÜNÜR YIKICILIK

ÇOĞU gözlemciye sık sık insanın doğuştan yıkıcı hareketlerinin kanıtları olarak görünen bazı derine gömülü, arkaik (çok eskiye ait) deneyimler, yıkıcılıktan çok farklıdır. Bu deneyimler yıkıcı hareketlere yol açmakla birlikte, bunların güdüsünün yıkma tutkusu olmadığını daha derinlemesine bir çözümleme ortaya koyabilir.

Bunun bir örneği, çoğu kez “kana susamışlık” olarak adlandırılan kan dökme tutkusudur. Kılgısal amaçları yönünden, bir kişinin kanını akıtmak o kişiyi öldürmek demektir, bu nedenle de “öldürme” ile “kan akıtma” eşanlamlıdır. Ne var ki, öldürme hazzından apayrı, arkaik bir kan dökme hazzının bulunup bulunamayacağı sorusu ortaya çıkmaktadır.
Derin, arkaik bir deneyim düzeyinde, kan çok özel bir maddedir. Hemen her zaman, kan yaşamla ve yaşam gücüyle bir tutulmuştur ve bedenden doğan üç kutsal maddeden birisidir. Öteki iki kutsal madde ersuyu ve süttür. Ersuyu erkeği anlatıma kavuştururken, süt de dişiyi ve anne yaratıcılığını anlatıma kavuşturur ve bu maddelerin her ikisi de birçok tapımda ve kuttörende kutsal sayılmıştır. Kan, erkek ile dişi arasındaki farklılığı aşar. En derin deneyim katmanlarında, kişi, kan akıtarak, yaşam-gücünü büyüsel bir biçimde ele geçirir.

Kanın dinsel amaçlarla kullanıldığı çok iyi bilinmektedir, İbrani tapınaklarındaki din adamları, ayinin bir parçası olarak kesilen hayvanların kanını çevreye serperlerdi. Aztek dinadamları, tanrılarına, kurbanlarının hâlâ çarpan yüreklerini sunarlardı. Birçok kuttörensel görenekte, kardeşlik, ilgili kişilerin kanları birbirine karıştırılarak simgesel biçimde onaylanır.

Kan “yaşam özsuyu” olduğu için, kan içme eylemi, birçok durumda, kişinin kendi yaşam enerjisini artırması olarak algılanmıştır. Seres için yapılan kuttörenlerde olduğu gibi, Baküs kuttörenlerinde de çiğ hayvan etinin kanla birlikte yenmesi, kutsal ayinin bir bölümünü oluşturuyordu. Girit’te yapılan Diyonisos şölenlerinde, insanlar, canlı hayvanın etini dişleriyle koparırlardı. Birçok yeraltı tanrısı ve tanrıçası için de böylesi dinsel törenler yapılıyordu (J. Bryant, 1775). J. G. Bourke, Hindistan’ı ele geçiren Ariler’in, yerli Dasyu Hintlileri’ni çiğ insan ve hayvan eti yedikleri için hor gördüklerinden ve duydukları doğal tiksinmeyi, onlara “çiğ et yiyiciler”(1) adını vererek dile getirdiklerinden söz etmektedir. Varlığını bugün de sürdüren ilkel boylarda (tribü’lerde) bulunduğu bildirilen görenekler, bu kan içme ve çiğ et yeme töreniyle çok yakından bağlantılıdır. Bazı dinsel törenlerde, bir insanın kolundan, bacağından ya da göğsünden ısırarak bir parça koparmak, Kuzeybatı Kanada’da yaşayan Hamatsa Kızılderilileri’nin görevidir.(2) Kan içmenin insanı bağlılığa kavuşturduğu sanısına, yakın dönemlerde bile rastlanabilir. Çok korkan birisine, korkusundan kurtulmasını sağlamak için, o anda kesilmiş bir güvercinin hâlâ çarpan yüreğini yedirmek, Bulgarlar’ın bir geleneğiydi (J.G. Bourke, 1913). Çok gelişmiş bir din olan Roma Katolik Mezhebi’nde bile, İsa’nın kanı olarak kutsanan şarabı içmek gibi arkaik bir uygulamaya rastlıyoruz. Bu töreni, yaşamın olumlanması ve bir bağlılık anlatımı değil de yıkıcı tepilerin bir anlatımı saymak, basitleştirici bir çarpıtma olur.

Kan dökme, çağdaş insana, yıkıcılıktan başka bir şey değilmiş gibi görünür. Kuşkusuz, “gerçekçi” bir açıdan bakıldığında olan budur; ama yalnız eylemin kendisi değil, en derin ve arkaik deneyim katmanlarındaki anlamı da göz önüne alınacak olursa, bambaşka bir sonuca ulaşılabilir.

______________
(1) Canlı bir hayvanın etini yemekten oluşan bu kuttörenin ne zamana kadar sürmüş olabileceği, canlı bir hayvandan et yeme töresine getirilen yasağın, Nuh tarafından (ve onun aracılığıyla tüm insanlık tarafından) benimsenen yedi aktöresel davranışın kuralı arasında yer aldığı belirtilen bir Talmud geleneğinden anlaşılabilir.
(2)1889’da Newcastle-upon-Tyne’de toplanan Britanya Bilimi İlerletme Derneğinin Tutanaklarında yer alan, Kuzeybatı Kanada Kızılderilileri üzerine rapor (aktaran J. G. Bourke, 1913).

Kişi, kendi kanını ya da bir başkasının kanını akıtarak, yaşam gücüyle ilişkide bulunur; bu, başlı başına, arkaik düzeyde kendinden geçirici bir deneyim olabilir ve tanrılara sunulduğu zaman, en kutsal bağlılığı sergileyen bir eylem olabilir; bu eylemin güdüsünün yok etme özlemi olması gerekmez.

Yamyamlık olgusu için de benzer yorumlar yapılabilir, insanın doğuştan yıkıcılığı yönünde savlar öne sürenler, kuramlarım kanıtlayacak önemli bir dayanak olarak sık sık yamyamlığı kullanmışlardır. Bu kişiler, Choukoutien mağaralarında alt bölümü delinerek beyinleri çıkarılmış kafataslarının bulunmuş olması gerçeğini ortaya sürüyorlar. Öldürenlerce tadının çok sevildiği öne sürülen beyni yemek için bu hareketin yapıldığı yolunda yorumlar getirilmiştir. Çağdaş tüketicinin görüşüne belki daha uygun düşmesine karşın, bu da bir olasılıktır kuşkusuz. Daha yerinde bir açıklama ise, beynin büyüsel-kuttörensel amaçlarla kullanıldığıdır. Daha önce belirtildiği üzere, Pekin Adamı kafatasları ile Monte Circeo’da bulunan ve nerdeyse Pekin Adamı’ndan yarım milyon yıl sonrasına ait olan kafatasları arasında güçlü bir benzerlik gören A.C. Blanc (1961) bu tutumu benimsemiştir. Eğer bu açıklama doğruysa, kuttörensel yamyamlık ile kuttörensel kan içme ve kan dökme için de aynı şey geçerlidir.

Kuşkusuz son yüzyıllarda, kuttörensel olmayan yamyamlık “ilkel” halklar arasında sık rastlanan bir uygulamaydı. Bugün de varlığını sürdüren avcı-yiyecek toplayıcıların karakterleri hakkında bildiğimiz ya da tarihöncesi avcı-yiyecek toplayıcılar hakkında varsayım olarak öne sürebileceğimiz tüm verilere dayanarak diyebiliriz ki, bu avcı-yiyecek toplayıcılar katil değillerdi ve yamyam olmaları da pek olası değildir. Mumford’ın özlü bir anlatımla belirttiği gibi: “Nasıl ki ilkel insan bizim sergilediğimiz kitlesel zalimlik, işkence ve yok etme gösterilerini yapabilecek durumda değildiyse, yemek için insan öldürme suçunu da işlememiş olabilir” (L. Mumford, 1967).

Buradaki sözler, yıkıcı davranışların ardında yatan dinsel ve yıkıcı-olmayan güdüleri kavramak yerine, tüm böylesi davranışları bir yıkıcılık içgüdüsünün sonucu olarak gören aceleci açıklamaya karşı bir uyarı olarak anlaşılmalıdır. Bu sözlerin amacı, şimdi ele alacağımız gerçek zalimlik ve yıkıcılık patlamalarını önemsizmiş gibi göstermek değildir.10.

SALDIRGANLIK İLE YIKICILIĞIN ÇEŞİTLERİ KENDİLİĞİNDEN BİÇİMLER
Yıkıcılık(3) iki biçimde ortaya çıkar: kendiliğinden ve karakter yapısına bağlı biçimde. Birincisiyle anlatmak istediğim, her zaman anlatıma kavuşturulmasalar da karakterde sürekli olarak bulunan yıkıcı özelliklerin tersine, olağandışı koşulların harekete geçirdiği uyuşuk durumdaki (bastırılmış olmaları gerekmez) yıkıcı tepilerin patlamasıdır.

Tarihsel Kayıtlar
Kendiliğindenmiş gibi görünen yıkıcılık biçimlerine ilişkin en bol ?ve en dehşet verici? belgeler uygar tarih kayıtlarında bulunur. Savaş tarihi, kurbanları erkekler, kadınlar ve çocuklar olan acımasız ve ayrım gözetmeyen bir öldürme ve işkence tutanağıdır. Bu olayların birçoğu, ne geleneksel etmenlerin ne de içtenlikli ahlaksal etmenlerin hiçbir engelleyici rol oynamadığı yıkım çılgınlıkları izlenimi vermektedir. Öldürme, yıkıcılığın en ılımlı dışavurumuydu. Ama çılgınlıklar burada durmuyordu: erkekler hadım ediliyor, kadınların karınları deşiliyor, hükümlüler çarmıha geriliyor ya da aslanların önüne atılıyordu, insanın düşlem gücüyle tasarlayabileceği hemen hiçbir yıkıcı eylem yoktur ki, yine yine uygulanmış olmasın. Bölünme sırasında yüzbinlerce Hindu ile Müslüman’ın birbirlerini kırdıkları Hindistan’da ve 1965’teki anti-komünist temizlik hareketi sırasında, çeşitli kaynaklara göre, dört yüz bin ile bir milyon arasında gerçek ya da zanlı Komünist’in birçok Çinli’yle birlikte toplu kırıma uğratıldığı (M. Caldwell, 1968) Endonezya’da aynı çılgınlığa tanık olduk, insan yıkıcılığının dışavurumları konusunda daha ayrıntılı bir tanımlama yapmak için daha ileri gitmeye gerek duymuyorum: Sözgelimi, Dr. Freeman (1964) gibi yıkıcılığın doğuştan geldiğini kanıtlamak isteyenler, bu dışavurumları çok iyi biliyorlar ve ayrıca, sık sık da alıntı olarak aktarıyorlar.

Yıkıcılığın nedenlerine gelince, bunları, sadistliğe ve ölüseverliğe ilişkin tartışmamızda ele alacağız. Burada bu patlamalara değinmemin nedeni, sadist ve ölüsever karakter örneğinde olduğu gibi, karakter yapısına bağlı olmayan yıkıcılığa örnekler vermektir.
____________
Burada “yıkıcılık” terimini, hem asıl yıkıcılığı (“ölüseverlik”) hem de daha sonra belirteceğimiz bir ayrım olan sadistliği kapsayacak biçimde kullanıyorum.

Ama bu yıkıcı patlamaların kendiliğindenliği, hiçbir neden olmadan patlak vermeleri anlamında değildir. Birincisi, her zaman bunları kışkırtan dış koşullar vardır; örneğin savaşlar, dinsel ya da siyasal çatışmalar, yoksulluk, kişinin aşırı ölçüde sıkılması ve kendini önemsiz duyumsaması bu dış koşullardandır, ikincisi, öznel nedenler vardır: Hindistan’da olduğu gibi, ulusal ya da dinsel anlamda aşırı küme özseverliği, Endonezya’nın bazı bölgelerinde olduğu gibi kendinden-geçme durumuna yatkınlık. Birdenbire boy gösteren şey insan doğası değil, birtakım süreğen koşulların beslediği ve beklenmedik yaralayıcı olayların harekete geçirdiği yıkıcı gizilgüçtür. Göründüğü kadarıyla, söz konusu kışkırtıcı etmenler olmaksızın bu topluluklardaki yıkıcı enerjiler uyuşuk durumdadır ve yıkıcı karakter’de olduğu gibi sürekli etkinlik gösteren bir enerji kaynağı değildir.

Kinci Yıkıcılık
Kinci yıkıcılık, bir kişiye ya da özdeşleştiği topluluğun üyelerine çektirilen yoğun ve haksız acıya gösterilen kendiliğinden bir tepkidir. Olağan savunucu saldırganlıktan iki bakımdan ayrılır: (1) zarar verildikten sonra meydana gelir, bu yüzden de tehdit edici bir tehlikeye karşı bir savunma değildir, (2) çok daha büyük bir yoğunluktadır ve sık sık zalim, kana susamış, doyurulmaz niteliktedir. Kinin bu özel niteliği, “öç ateşi” terimiyle dilde de anlatımını bulur.

Gerek bireyler, gerekse topluluklar arasında kinci saldırganlığın ne denli yaygın olduğunu vurgulamaya pek gerek yoktur. Dünyanın hemen hemen her yerinde ?Doğu ve Kuzeydoğu Afrika’da, Yukarı Kongo’da, Batı Afrika’da, Kuzeydoğu Hindistan, Bengal, Yeni Gine ve Polinez-ya’daki birçok sınır boylan arasında, (yakın zamanlara kadar da) Korsika’da? bu saldırganlığa bir kurum olarak kan davası biçiminde rastlıyoruz. Bu tür saldırganlık Kuzey Amerika yerlileri arasında da yaygındı (M.R. Davie, 1929) Kan davası, insanlarından birisi öldürülmüşse, öldüren birimin bir üyesini öldürmek zorunda olan bir aile, oymak ya da boyun üyesinin üstüne düşen kutsal bir görevdir. 12

Katilin ya da bağlı olduğu kümenin cezalandırılmasıyla suçun bedelinin ödetildiği basit cezalandırmanın tersine, kan davası olgusunda saldırganın cezalandırılması, öldürme olayları zincirini sona erdirmez. Cezalandırıcı öldürme eylemi, cezalandırılan kümenin üyelerinin, sıra kendilerine gelince, cezalandıranı cezalandırmalarını gerektiren ve sonuna kadar böyle sürüp giden yeni bir öldürme eylemini temsil eder. Kuramsal olarak, kan davası bitimsiz bir öldürme olayları zinciridir ve bazen gerçekten de ailelerin ya da daha büyük toplulukların sönmesine yol açar. Daha savaşın anlamını bilmeyen Grönlandlılar gibi çok barışçı topluluklarda bile ?ayrıksı olmakla birlikte? kan davasına rastlanabilir, ama Davie’nin yazdığı gibi: “Bu uygulama ancak çok az gelişmiştir ve anlaşıldığı kadarıyla, görev, mutlaka tüm ağırlığıyla sağ kalanların omuzlarına binmez” (M.R. Davie, 1928).

Yalnız kan davası değil, ?ilkelinden modernine? tüm cezalandırma biçimleri öç almanın bir anlatımıdır (K.A. Menninger, 1968). Bunun klasik örneği, Eski Ahit’teki dişediş yasası’dır. Güdülen amaç, “binlerce insanın esirgenmesi, haksızlık, adaletsizlik ve günahların bağışlanması” ilkeleri de eklenerek geleneksel anlayışın körletilmesine yönelikmiş gibi görünse bile, kötü bir hareketin üçüncü ve dördüncü kuşağa kadar cezalandırılacağı tehdidi de buyruklarına boyun eğilmeyen bir tanrının öcünün anlatımı olarak görülmelidir. Birçok ilkel toplumda da ?örneğin, “Eğer bir insanın kanı dökülürse, bu kanın yerde kalmaması gerekir” yolunda bir yasaları bulunan Yakutlar’da? aynı düşünceye rastlanabilir. Yakutlar’da, öldürülen kişinin çocukları, dokuzuncu kuşağa kadar öldürenin çocuklarından öç alıyorlardı (M.R. Davie, 1929).

Kan gütme ve ceza hukukunun, kötü olmakla birlikte, toplumsal istikrarın sürdürülmesinde belli bir toplumsal işleve de sahip oldukları yadsınamaz. Bu işlevin yerine getirilmediği durumlarda, yakıp kavurucu öç arzusunun kesin egemenliği görülebilir. Nitekim, pek çok Alman’ı yönlendiren güdü, 1914-18’de savaşın yitirilmesinden ileri gelen ya da daha belirgin biçimde Versailles barış andlaşmasındaki somut koşulların, özellikle de savaşın tek sorumluluğunu Alman hükümetinin yüklenmesi gerektiği yolundaki isteğin adaletsizliğinden ileri gelen öç alma arzusuydu. Gerçek ya da uydurma kırımların en yeğin öfke ve öç duygularını tutuşturabileceği, olaylarla saptanmıştır.13

Hitler, Çekoslavakya’ya saldırmadan önce, bu ülkedeki Alman azınlıklara kötü davranıldığı savını propagandasının odağı yaptı; 1965’te Endonezya’da yapılan toptan insan kıyımını, Sukarno’ya karşıt bazı generallerin bazı organlarının kesilerek sakat bırakıldıkları söylentisi başlattı. Hemen hemen iki bin yıl süren öç susuzluğunun bir örneği, İsa’nın sözde Yahudiler’ce idam edilmesine gösterilen tepkidir; “İsa’nın katilleri” haykırışı, geleneksel olarak, amansız Yahudi düşmanlığının anakaynaklarından birisi olmuştur.

Öç neden böylesine derine kök salmış ve yeğin bir tutkudur? Bu konuda ancak bazı yorumlar getirebilirim. İlk olarak, öcün bir anlamda büyüsel bir eylem olduğu görüşünü ele alalım. Kıyım suçunu işleyen kişinin yok edilmesiyle, bu kişinin davranışı büyüsel olarak ortadan kaldırılır. Çarptırıldığı cezayla “suçlunun hesap verdiği” söylenerek, bugün de bu kanı dile getirilir, en azından kuramsal olarak, cezalandırılan kişi, hiç suç işlememiş birisi gibidir. Öcün büyüsel bir ödünleme olduğu söylenebilir; ama bunun böyle olduğunu varsaysak bile, bu ödünleme isteği neden böylesine yeğindir? Belki de insan, ilksel nitelikte bir adalet duygusuyla donatılmıştır, bu, derine kök salmış bir “varoluşsal eşitlik” duygusunun varlığından ileri gelebilir: hepimiz birer anneden doğduk, bir zamanlar güçsüz çocuklardık ve hepimiz öleceğiz.(4) İnsan, sık sık, başkalarının kendisine verdikleri zarara karşı kendini savunamazsa da, duyduğu öç arzusuyla, o zararın verildiğini büyüsel biçimde yadsıyarak her şeyin üstüne sünger çekmeyi dener (İmrenmenin5 kökeni de aynıymış gibi görünmektedir. Kabil, kardeşi kabul görürken kendisinin reddedilmesi gerçeğine katlanamıyordu. Bu red keyfi nitelikteydi ve bunu değiştirmek Kabil’in elinde değildi; bu köklü adaletsizlik öyle bir kıskançlık duygusu uyandırdı ki, eşitlik ancak Habil’in öldürülmesiyle sağlanabilirdi.). Ama öç duygusunun nedeni, bunu aşan bir şey olmalıdır.

Göründüğü kadarıyla, Tanrı ya da laik yetkililer başarısız oldukları zaman insan, adaleti kendi ellerine almaktadır. Sanki insan, içindeki öç tutkusuyla, kendini Tanrı ve öç melekleri rolüne yükseltmektedir. Öç eylemi, işte bu özyücelmeden dolayı, insanın en büyük anı olabilir.

Bazı başka yorumlarda da bulunabiliriz. Bedensel yönden sakatlama, hadım etme ve işkence gibi zulümler, bütün insanlarda ortak olan vicdanın enaz gereklerini ayaklar altına alır.

Venedik Tacirinde (III, i) Shylock, bu ilksel eşitlik duygusunun güzel ve canlı bir anlatımını veriyor.
SKarş. G.M.Foster (1972).

Böylesi insanlıkdışı eylemleri işleyenlere karşı öç tutkusunu, bu ilksel vicdan mı harekete geçirmektedir? Ya da bu, ayrıca, kişinin kendi yıkıcılığının bilincine karşı yansıtma aracılığıyla yaptığı bir savunma?yıkıcı ve zalim olan ben değilim, onlar? olabilir mi?

Bu sorulara yanıt bulmak için, öç olgusu konusunda daha başka incelemelerin yapılması gereklidir.

Ama buraya kadar yapılan yorumlar, öç tutkusunun, bütün insanlarda var olduğunu düşündürecek kadar köklü olduğu yolundaki görüşü destekler görünmektedir. Yine de bu varsayım gerçeklere uygun düşmemektedir. Bu tutku gerçekten yaygın olmakla birlikte, yeğinlik derecesi büyük farklılıklar göstermektedir; öyle ki, bazı kültürler6 ve bireyler bu tutkunun ancak çok silik izlerine sahipmiş gibi görünmektedirler. Bu farklılığı açıklayan etmenler var olmalıdır. Böylesi bir etmen, kıtlık-bolluk karşıtlığıdır. Yaşama güven duyan ve yaşamaktan hoşlanan, maddesel kaynakları çok bol olmasa bile darlığa yol açmayacak kadar yeterli olan kişi ?ya da grup?, kayıplarını hiçbir zaman karşılayamayacağından korkan, kaygılı, istifçi bir kişiye oranla, zararın onarımı için daha az istek duyacaktır.

Şu kadarı belli bir olasılık payıyla belirtilebilir: Öç susuzluğu bir çizgi üzerinde gösterilebilir; bu çizginin bir ucunda, hiçbir şeyden dolayı içinde öç arzusu uyanmayan kişiler vardır; bunlar, Budizm’de ya da Hıristiyanlık’ta tüm insanlık için ülkü sayılan bir gelişme düzeyine ulaşmış kişilerdir. Öteki uçta, en ufak bir zarardan dolayı bile yoğun bir öç açlığı duyan kaygılı, biriktirici ya da aşırı ölçüde özsever bir karaktere sahip kişiler bulunacaktır. Birkaç dolarını çalan bir hırsızın şiddetle cezalandırılmasını isteyen bir adam; bir öğrenci tarafından hafife alınan ve bu nedenle, iyi bir iş için bu öğrenciyi salık vermesi istendiğinde öğrenci hakkında olumsuz görüş bildiren bir öğretim üyesi; ya da bir satıcının “yanlış” davranışına maruz kalan ve yönetime şikayette bulunarak bu satıcının işten atılmasını isteyen bir müşteri bu tipe örnek gösterilebilir. Bu olayları göz önüne aldığımızda, öcün sürekli bir özellik olarak hep var olduğu bir karakterle karşılaşırız.

Sözgelimi, Cilt I, Bölüm 8’de tartışılan sistem A ve sistem B kültürleri arasındaki karşıtlık.15

Esrik Yıkıcılık
Güçsüzlüğünün ve soyutlanmışlığının ayırdında olmaktan acı çeken insan, kendinden-geçme durumuna benzeyen bir esrime (“vecde gelme”) durumu gerçekleştirerek varoluşsal yükünü omuzlarından atmaya, böylece de kendi içinde birliğe ve doğayla birliğe yeniden ulaşmaya çabalayabilir. Bunu gerçekleştirmenin birçok yolu vardır. Çok kısa süren böyle bir durumu, cinsel eylem yoluyla doğa sağlar. Bu yaşantının, eksiksiz yoğunlaşma ve anlık kendinden-geçişin doğal ilk örneği olduğu söylenebilir. Bu yaşantı, cinsel eyleme katılan her iki eşi de kapsayabilir; ama çoğunlukla, birbirlerine verdikleri (ve genellikle aşk olarak duyumsanan) hazdan dolayı karşılıklı şükran duygusu besleyen eşlerin her birisi için özsever bir deneyim olarak kalır.

Kendinden-geçme durumuna ulaşmanın başka ortakyaşamsal, daha kalıcı ve daha yoğun yollarına önceden değinmiştik. Bunlara, sözgelimi esrime dansı gibi dinsel törenlerde, uyuşturucu kullanımında, çılgınca cinsel eğlencelerde ya da kişinin kendi başına gerçekleştirdiği durumun dikkate değer bir örneği, Bali’de yapılan kendinden-geçme törenleridir. Saldırganlık olgusuyla ilişkileri bakımından bu törenler özellikle ilginçtir; çünkü bu törensel dansların birisinde,(7) dansa katılanlar bir kris (özel bir hançer çeşidi) kullanırlar ve kendinden-geçme durumunun doruğuna ulaşınca, bu hançeri kendilerine (zaman zaman da birbirlerine) saplarlar (J. Belav, 1960 ve V. Monteil, 1970).

Deneyimin odağını nefret ve yıkıcılığın oluşturduğu başka kendinden-geçme biçimleri de vardır. Bunların bir örneği, Toton boylarında rastlanan “berserkleşme=azgınlaşma”dır (berserk “ayı gömleği” anlamına gelir). Bu, genç erkeğin bir ayıyla özdeşleşme durumuna yönlendirildiği bir topluma kabul töreniydi. Törene katılan genç, konuşmadan, yalnızca ayı gibi sesler çıkararak insanlara saldırır, onları ısırmaya uğraşırdı. Bu törende başarının doruğu, kendinden geçmeye benzeyen bu duruma ulaşmaktı ve bu kuttörene katılmak, bağımsız erkeklik çağının başlangıcıydı. Furor teutonicus (Toton gazabı) deyimi, bu özel öfke aşamasının kutsal niteliğini araştırır.
_________________
(7) Bu dansların sanatsal değeri yüksektir, işlevleri de benim burada belirttiğim işlevi çok aşar.

Bu törendeki birkaç özellik, dikkate değer niteliktedir, ilk olarak bu, öfke olsun diye öfkedir, ne bir düşmana karşı yöneltilmiştir ne de verilen bir zarar ya da aşağılama tarafından kışkırtılmıştır. Sözünü ettiğimiz olayda her şeyi saran bir öfke duygusu çevresinde oluşan, kendinden-geçme benzeri bir duruma ulaşmayı amaçlar. Belki de bu durumun oluşmasına uyuşturucu maddeler yardımcı oluyordu (H. D. Fabing, 1956). Mutlak öfkenin birleştirici gücü, kendinden-geçme deneyimine ulaşmada bir araç olarak gerekliydi. İkinci olarak, bu tören geleneğe, samanların kılavuzluğuna ve küme katılımı etkisine dayalı olan toplu bir durumdur. Üçüncü olarak bu tören, hayvansal yaşama (buradaki örnekte, ayı yaşamına) geri gitme girişimidir; törene katılanlar yırtıcı bir hayvan gibi davranırlar. Son olarak da bu, süreğen değil, geçici bir köpürme durumudur.

Bugüne dek varlığını sürdüren ve öfke ile yıkıcılık çevresinde oluşmuş kendinden-geçme durumunu sergileyen törenlerin bir başka örneği, küçük bir İspanyol kasabasında görülebilir. Her yıl belli bir günde erkekler, ellerinde küçük ya da büyük birer davulla kasabanın ana alanında bir araya gelirler. Tam öğle zamanı, davullarını çalmaya başlarlar ve yirmi dört saat geçmeden durmazlar. Bir süre sonra bir taşkınlık durumuna girerler; bu durum, davulların sürekli çalındığı bu süreçte, kendinden-geçme durumuna dönüşür. Tam yirmi dört saat sonra tören sona erer. Davullardan birçoğunun derisi parçalanmıştır, davul çalanların elleri şişmiştir, çoğu kez de kan içindedir. Bu sürecin en dikkate değer özelliği, törene katılanların yüzleridir. Bu yüzler, kendinden-geçmiş insanların yüzleridir ve bu yüzlerin sergilediği anlatım, büyük bir öfke taşkınlığıdır.8 Davul çalma eyleminin, güçlü yıkıcılık tepilerini anlatıma kavuşturduğu açıktır. Törenin başlangıcında ritim, kendinden-geçmeye benzer bir durumun doğmasına belki katkıda bulunmakla birlikte, bir süre sonra her davulcu, davul çalma tutkusunun kesin egemenliği altına girer. Bu tutku, her şeyi kesin denetimi altına alır; davulcuların, sancıyan ellerine ve gitgide tükenen bedenlerine aldırmadan yirmi dört saat davul çalmayı sürdürebilmeleri, ancak bu tutkunun büyük gücünden dolayıdır.
______________
Bu kasabanın adı Calanda’dir. Bu törenle ilgili bir film görmüştüm; nefret çılgınlığının üzerimde bıraktığı olağanüstü izlenimi hiç unutamam.

Yıkıcılığa Tapınma
Bir kişinin tüm yaşamını sürekli olarak nefrete ve yıkıcılığa adaması, esrik yıkıcılığa birçok bakımdan benzer. Bu durum, kendinden-geçmedeki gibi anlık bir durum olmamakla birlikte, kişiyi tümüyle denetim altına alır, onu tek bir ereğe ?yıkma ereğine? tapınma yolunda birleştirici işleve sahiptir. Bu durum, yıkım tanrısına sürekli biçimde tapmadır; denebilir ki, bu tanrının sadık bendesi, tüm yaşamını tanrısına adamıştır.

Kern, von Salomon: Klinik Bir Yıkıcılığa Tapınma Olgusu

Bu olgunun eksiksiz bir örneği, liberal ve üstün yetenekli Alman dışişleri bakanı W. Rathenau’nun 1922’de öldürülmesine katılanlardan birisi olan E. von Salomon’un özyaşamöyküsel romanında (1930) bulunabilir.

Von Salomon, bir polis memurunun oğlu olarak 1902’de doğdu; 1918’de Alman devrimi patlak verdiği zaman askeri öğrenciydi. Devrimcilere karşı yakıp kavurucu bir nefretle doluydu; ama kendi kanısına göre, maddesel varoluşun getirdiği rahatlıkla doyuma ulaşan, özveri ve kendini ulusuna adama ruhunu yitirmiş olan kentsoylu orta sınıfa karşı da aynı ölçüde nefret duyuyordu (Zaman zaman, sol devrimcilerin en köktenci kanadına yakınlık duyuyordu, çünkü onlar da var olan düzeni yok etmek istiyorlardı.). Von Salomon, benzer anlayıştaki eski subaylardan oluşan bağnaz bir grupla arkadaşlık kurdu; daha sonra Rathenau’yu öldüren Kern de bu grupta yer alıyordu. Von Salomon sonunda yakalandı ve beş yıla hüküm giydi.9 Romandaki kahramanı Kern gibi von Salomon da Naziler’in bir ilkörneği sayılabilir; ama von Salomon ve arkadaşları, Naziler’in çoğunluğunun tersine, fırsatçılıktan uzak duran ya da rahatlık dolu bir yaşamı bile özlemeyen kişilerdi.
____________
Daha sonraki yaşamında von Salomon’un kişiliğinde değişme olup olmadığını ya da ne tür değişmelerin olduğunu bilmiyorum. Yaptığım çözümleme, romanın özyaşamöyküsü niteliği taşıdığını göz önüne alarak, von Salomon’un romanda anlattığı dönemde kendisi ve arkadaşları hakkında söylediği şeylerle sınırlıdır.

Özyaşamöyküsel romanında von Salomon kendisi hakkında şöyle der: “Yıkmaktan her zaman özel bir haz duydum; bu yüzden, fikirler ve değerler yığınının nasıl ortadan kalktığını, ortada çiğ sinirlerle, ?gergin teller gibi her bir sesi titreşerek, soyutlanmışlığın seyrek havasında iki kat titreşerek veren sinirlerle? bir tutam etten başka bir şey kalmayıncaya dek ülküler cephaneliğinin nasıl unufak edildiğini gördükçe, gündelik acıların ortasında yutucu bir haz duyabiliyorum.”

Von Salomon, her zaman, bu tümceye bakılınca sandacağı kadar kendini yıkıma adamamıştı. Anlaşıldığı kadarıyla, von Salomon’un arkadaşlarından bazdan, özellikle de von Salomon üzerinde çok derin izler bırakmış olan Kern, daha bağnaz tutumlarıyla onu etkilemişlerdi. Von Salomon ile Kern arasında geçen çok ilginç bir görüşme, Kern’in kendisini mutlak yıkıcılığa ve nefrete adadığını ortaya koyuyor.

Von Salomon konuşmaya şu sözlerle başlıyor. “Güç istiyorum. Günümü dolduran bir amaç istiyorum; yaşamı, bu dünyanın tüm tatlılığıyla bütün olarak istiyorum, özverilerin boşuna olmadığını bilmek istiyorum.”

Kern ona öfkeyle karşılık veriyor: “Allah kahretsin, sorularına bir son ver artık. Eğer böyle özlem duyduğun şey mutluluksa, ancak ve ancak köpekler gibi telef olmamıza yol açan şiddet aracılığıyla yaşadığımız mutluluktan daha büyük bir mutluluk biliyorsan söyle bana.”

Birkaç sayfa sonra Kern şöyle diyor: “Bugünkü enkazdan tekrar büyüklük doğup gelişirse, buna dayanamam. Biz, ulus mutlu olsun diye dövüşmüyoruz, ulusu kendi yazgı çizgisine itmek için dövüşüyoruz. Ama bu adam (Rathenau), ulusa bir kez daha çekidüzen verirse, ulusu savaşta ölmüş olan bir istence ve biçime doğru bir kez daha harekete geçirebilirse, buna dayanamam.”

Bir imparatorluk subayı olarak devrim gününden nasıl kurtulduğu yolundaki soruyu yanıtlarken Kern şöyle diyor:
Kurtulmadım ki; şerefimin gerektirdiği gibi, 19 Kasım 1918’de beynime bir kurşun sıktım; ben ölüyüm, içimde yaşayan ben değilim, O günden bu yana “ben” diye bir şey bilmiyorum… Ben ulus için öldüm. Bu nedenle, içimde yaşayan her şey yalnız ulus için yaşıyor. Böyle olmasaydı nasıl dayanabilirdim buna! Yapmam gereken şeyi yapıyorum, çünkü her gün ölüyorum. Yaptığım şeyler yalnız bir tek gücün hizmetinde olduğu için, yaptığım her şeyin kökeni o güçten kaynaklanıyor. Bu güç yıkım istiyor, ben de yıkıp yok ediyorum… Bu güç beni boşladığı zaman bir hiç olacağımı, yıkılıp kalacağımı biliyorum (düzler bana ait).19

Kern’in kendisini daha yüksek bir güce gönüllü olarak kul etmesini sağlayan yoğun mazoşistliği, onun bu sözlerinde görüyoruz. Ama bu bağlamda en ilginç nokta, bu adamın taptığı ve uğruna yaşamını hiç duraksamadan harcamaya hazır olduğu nefretin ve yıkma özleminin birleştirici gücüdür.

İster tutuklanma tehlikesiyle karşı karşıya kalınca Kern’in intihar etmesinin etkisiyle olsun, isterse fikirlerinin siyasal başarısızlığının etkisiyle olsun, von Salomon’da güç umudunun ve sarhoşluğunun yerini katıksız nefret ve kinin aldığı görülüyor. Von Salomon cezaevinde kendini öyle yalnız duyumsuyordu ki, eğer tutukevi yöneticisi ona “insanca ilgiyle” yaklaşmaya çalışsaydı bu duyguya katlanamazdı, ilkbahar günlerinin ılıklığında çevresindeki hükümlülerin sorularına katlanamıyordu. “Bana düşman olan hücreme sürüne sürüne girdim ? kapıyı açan gardiyandan, bana çorba getiren adamdan ve penceremin önünde oynaşan köpeklerden nefret ediyordum. Sevinçten korkuyordum (italikler bana ait). Daha sonra von Salomon, cezaevi avlusundaki ağacın çiçek açmaya başladığı zaman kendisini nasıl kızdırdığını anlatıyor. Cezaevinde geçen üçüncü Noel karşısındaki tepkisini aktarıyor, bu Noel’de müdür, unutmalarına yardımcı olmak amacıyla o günü hükümlüler için hoş bir gün yapmaya çabalamıştır:

Ama ben, ben unutmak istemiyorum. Unutursam Tanrı belamı versin. Geçmişin her gününü* her saatini kafamda hep canlandırmak istiyorum. Bu, güçlü bir nefret yaratıyor. Hiçbir aşağılamayı, hiçbir küçümsemeyi, hiçbir kendini beğenmişliği unutmak istemiyorum; bana yapılan hiçbir alçaklığı, bana acı veren ve acı vermek kastıyla söylenen her sözü anımsayıp düşünmek istiyorum. Her yüzü, her deneyimi ve her düşmanı anımsamak istiyorum. Tüm yaşamımı, bütün bu iğrendirici pislikle, bu dağ gibi birikmiş iğrendirici anılar yığınıyla yüklenmek istiyorum. Unutmak istemiyorum; unutmak istediğim bir şey varsa, o da görmüş olabileceğim ufak tefek iyiliklerdir (düzler bana ait).20

Von Salomon, Kern ve dar çevreleri, belki bir anlamda devrimci sayılabilirler; çünkü var olan toplumsal ve siyasal yapının tümüyle yıkılarak yerine ?niteliği konusunda somut bir fikre sahip olmadıkları? milliyetçi, militarist bir düzenin kurulmasını istiyorlardı. Ama karakter yapısı yönünden bir devrimciyi belirleyen özellik, yalnızca eski düzeni devirme isteği değildir; devrimci, yaşam ve özgürlük sevgisince yönlendirilmediği sürece, yıkıcı bir asiden başka bir şey değildir (gerçek anlamda devrimci bir harekete katılan ama yıkıcılığın güdümünde olan kişiler için de aynı şey geçerlidir). Böylesi kişilerin ruhsal gerçekliğini çözümlersek, bunların devrimci değil yıkıcı kişiler olduklarını görürüz. Bunlar yalnız kendi düşmanlarından nefret etmekle kalmazlar, yaşamdan da nefret ederler. Kern’in sözlerinde ve von Salomon’un cezaevindeki kişilere, ağaçlara, hayvanlara gösterdiği tepkiye ilişkin anlattıklarında bu olgu büyük bir açıklık kazanıyor. Von Salomon, insan olsun, hayvan olsun, bitki olsun bütün canlılar karşısında mutlak bir kayıtsızlık ve duyarsızlık içindeydi.

Birçok gerçek devrimcinin özel yaşamlarındaki, hele cezaevindeki tutumları göz önüne alınırsa, bu tutumun bambaşkalığı özellikle çarpıcıdır. Burada, Rosa Luxemburg’un cezaevinden yazdığı ve hücresinden görebildiği kuşu şiirli bir sevecenlikle anlattığı ünlü mektupları, diş bilemenin hiçbir izine rastlanmayan bu mektupları anımsatmak gerekir. Ama yalnız Rosa Luxemburg gibi olağanüstü bir insanı örnek vermek zorunda da değiliz. Dünyanın her yanındaki cezaevlerinde, tutuklulukla geçen yılları boyunca tüm canlılara duydukları sevgiyi hiç yitirmeyen binlerce ve binlerce devrimci vardı, bugün de vardır.

Kern ve von Salomon gibi kişilerin niçin doyumu nefrette ve yıkıcılıkta aradıklarını anlamak için, bu kişilerin yaşam öyküleri hakkında daha çok şey bilmemiz gerekir. Elimizde bu tür bilgiler yoktur ve biz, bu kişilerin nefrete tapınmalarının bir tek koşulunu bilmekle yetinmek zorundayız. Tinsel ve toplumsal bakımdan tüm dünya bu kişilerin başlarına yıkılmıştı. Bunlardaki milliyetçilik değerleri, feodal onur ve baş eğme anlayışı, monarşinin yenilmesiyle tüm dayanağını yitirmişti (Ancak son çözümlemede, bunların yarı-feodal dünyasını yerle bir eden şey, Bağlaşıklar karşısında uğranılan askeri yenilgi değil, kapitalizmin Almanya’daki utkulu ilerleyişiydi.).

Her ne kadar bu kişilerin mesleksel olanakları on dört yıl sonra son derece elverişli olacaktıysa da, subay olarak öğrendikleri şeyler o zamanlar hiçbir işe yaramıyordu. Bunların öç almaya susamışlıkları, o günkü yaşamlarının anlamsızlığı, toplumsal kökenlerinin koparılması, niçin nefrete taptıklarını rahat rahat açıklar. Ama bu kişilerdeki yıkıcılığın ne dereceye kadar, Birinci Dünya Savaşı’ndan yıllarca önce oluşmuş bir karakter yapısının anlatımı olduğunu bilmiyoruz. Kern sözkonusu olunca, bu daha yakın bir olasılık gibi göründüğü halde, von Salomon’un tutumu, bana kalırsa, belki daha geçici nitelikteydi ve büyük ölçüde Kern’in etkileyici kişiliğinden kaynaklanıyordu. Göründüğü kadarıyla, aslında Kern, daha ilerde tartışacağımız ölüsever karakter kapsamına girmektedir. Kern’den burada söz etmemizin nedeni, nefrete bağnazca tapınma konusunda verilebilecek iyi bir örnek olmasıdır.

Bu ve başka birçok yıkıcılık olayları, özellikle de kümeler arasında görülen yıkıcılık olayları konusunda bir başka gözlemde daha bulunulabilir. Yıkıcı davranışın “tetiği çekici” etkisinden söz ediyorum. Bir kişi, bir tehdide karşı ilkönce savunucu saldırganlıkla tepki gösterebilir; bu davranışla, saldırgan davranışa getirilen geleneksel ketlemelerin bir kısmından kurtulmuş olur. Bu, yıkıcılık ve zalimlik gibi öteki saldırganlık türlerinin dizginlerinden kurtulmasını kolaylaştırır. Bunun sonucu olarak, bir tür tepkiler zinciri ortaya çıkabilir; bu süreçte yıkıcılık öyle bir yoğunluk kazanır ki, bir “patlama noktası”na ulaşıldığı zaman kişide, özellikle de kümede bir kendinden-geçme durumunun doğmasıyla sonuçlanır.

YIKICI KARAKTER: SADİSTLİK

Kendiliğinden oluşan, geçici nitelikteki yıkıcılık patlamaları olgusu öyle çok yönlüdür ki, önceki sayfalarda yer alan tasarımsı önerilerin ortaya koyduğu anlayıştan daha kesin bir anlayışa ulaşmak için, daha pek çok incelemenin yapılması zorunludur. Öte yandan, karaktere bağlı yıkıcılık biçimlerine ilişkin veriler daha bol ve daha kesindir; bu verilerin, bireyler üzerinde yapılan uzun süreli ruhçözümsel gözlemlerden ve günlük yaşamla ilgili gözlemlerden elde edildiğini, dahası, bu karakter biçimlerini üreten koşulların nispeten yerleşik ve uzun süreli olduğunu dikkate alırsak bu bolluk ve kesinlik şaşırtıcı değildir.22

Sadistliğin niteliğiyle ilgili iki geleneksel kavram vardır; bu kavramlar bazan ayrı ayrı, bazan da birlikte kullanılır.

Bu kavramlardan birisi, bu yüzyılın başında von Schrenk-Notzing’in türettiği “algolagnia” (algos, “acı”; lagneia, “arzu, düşkünlük”) teriminde anlatıma kavuşur. Von Schrenk-Notzing, etkin algolagniayı (sadistliği) edilgin algolagniadan (mazoşistlikten) ayırıyordu. Bu anlayışa göre, sadistliğin özü, belirli bir cinsel etmenin söz konusu olup olmadığına bakılmaksızın, acı verme arzusudur.10

Öteki kavram, sadistliği, temelde cinsel bir olgu olarak ?Freud’un (ilk başlardaki düşünce evresinde) kullandığı terimlerle söylersek, cinsel arzunun kısmi bir dürtüsü olarak? görür ve cinsel çabalarla hiçbir açık ilişkisi olmayan sadistçe özlemleri, bilinçdışı biçimde bu çabalarca güdülenen özlemler olarak açıklar. Böylesi cinsel güdüler çıplak gözle görülemediği zaman bile, zalimliğin itici gücünün cinsel özlem (libido) olduğunu kanıtlamak için pek çok özgün ruhçözümsel çaba gösterilmiştir.

Bu, mazoşistlikle birlikte cinsel sadistliğin, en sık rastlanan ve en çok bilinen cinsel sapkınlıklardan birisi olduğunu yadsımak anlamına gelmez. Bu sapkınlığa düşmüş insanlarda sadistlik, cinsel uyanma ve boşalmanın bir koşuludur. Bu sapkınlığın sınırlaRI, bir kadına ?sözgelimi onu döverek? bedensel acı verme isteğinden tutun da onu aşağılamaya, zincire vurmaya ya da başka biçimlerde kesin boyun eğişe zorlamaya kadar uzanır. Bazan sadist, cinsel yönden uyanmak için yoğun acı verme ve eziyet yapma gereksinmesi duyar; bazan da küçük bir doz istenen etkiyi yaratır. Cinsel coşkunun uyanması için çoğu kez sadistçe bir düşlem yeterlidir ve kanlarıyla olağan cinsel birleşmede bulunan ama eşlerince ayırt edilmediği halde, cinsel yönden uyanmak için sadistçe bir düşleme gereksinme duyan erkeklerin sayısı hiç de az değildir. Cinsel mazoşistlikte süreç bunun tam tersine işler: uyarılma, dövülmekten, horlanılmaktan, incitilmekten kaynaklanır.
________________
Karş. J.P. de River (1956). Bu kitap, sadist eylemlerle ilgili ilginç ceza davası anlatımlarından oluşan bir dedeme içermektedir, ama başkalarına zarar vermeye yönelik çeşitli tepilerin hepsini anlatmak için hiç ayrım yapmadan “sadistlik” kavramını kullanması, kitabın zayıf bir yönüdür.

Kitabın Künyesi
İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri 2
Orjinal isim: The Anatomy of Human Destructiveness
Erich Fromm
Çeviri : Şükrü Alpagut
Payel Yayınları / Fromm Kitaplığı Dizisi
İlk Basım Mart 1985
İstanbul, 1995, 2. Basım
319 sayfa

İçindekiler

Önsöz
Terimler
Giriş: İçgüdüler ve İnsan Tutkuları

BİRİNCİ BÖLÜM
İÇGÜDÜÇÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK RUHÇÖZÜMLEME

1 İÇGÜDÜCÜLER
ESKİ İÇGÜDÜCÜLER
YENİ-İÇGÜDÜCÜLER: SİGMUND FREUD VE KONRAD LORENZ
Freud’un Saldırganlık Anlayışı
Lorenz’in Saldırganlık Kuramı
Freud ve Lorenz: Benzerlikleri ve Ayrılıkları

2 ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
AYDINLANMA ÇAĞI ÇEVRECİLİĞİ
DAVRANIŞÇILIK
B.F. SKlNNER’IN YENİ-DAVRANIŞÇILIĞI
Erekler ve Değerler
Skinner’cılığın Çok Tutulmasının Nedenleri
DAVRANIŞÇILIK VE SALDIRGANLIK
RUHBİLİMSEL DENEYLER ÜZERİNE
ENGELLEME-SALDIRGANLIK KURAMI

3 İÇGÜDÜCÜLÜK VE DAVRANIŞÇILIK:AYRILIKLARI VE BENZERLİKLERİ
ORTAK BİR TEMEL
DAHA YAKIN ZAMANDA ORTAYA ATILAN GÖRÜŞLER
HER İKİ KURAMIN SİYASAL VE TOPLUMSAL GEÇMİŞİ

4 SALDIRGANLIK ANLAYIŞINA RUHÇÖZÜMSEL YAKLAŞIM

İKİNCİ BÖLÜM
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR

5 NÖROFİZYOLOJİ
RUHBİLİMİN NÖROFİZYOLOJİYLE İLİŞKİSİ
SALDIRGAN DAVRANIŞIN BİR TEMELİ OLARAK BEYİN SALDIRGANLIĞIN SAVUNUCU İŞLEVİ
«Kaçış İçgüdüsü»
YAĞMACILIK VE SALDIRGANLIK

6 HAYVAN DAVRANIŞI
TUTSAKLIK KOŞULLARI ALTINDA SALDIRGANLIK
İnsan Saldırganlığı ve Kalabalıklaşma
YABAN ORTAMINDA SALDIRGANLIK
BÖLGECİLİK VE EGEMENLİK
ÖTEKİ MEMELİLER ARASINDA SALDIRGANLIK
İnsanda Öldürmeye Karşı Bir Kelleme Var mıdır?

7 FOSİLBİLİM.
İNSAN BİR TÜR MÜDÜR?
İNSAN YIRTICI BİR HAYVAN MIDIR?

8 İNSANBİLİM
«AVCI İNSAN” ? İNSANBİLİMSEL ADEM Mi?
Saldırganlık ve İlkel Avcılar
İLKEL AVCILAR BOLLUK TOPLU MU?
İLKEL SAVAŞ
CİLALI TAŞ DEVRİ DEVRİMİ
TARİHÖNCESİ TOPLUMLAR VE “İNSAN DOĞASI”
KENTSEL DEVRİM
İLKEL KÜLTÜRDE SALDIRGANLIK
OTUZ İLKEL BOYLA İLGİLİ ÇÖZÜMLEME
Sistem. A: Yaşamı Olumlayıcı Toplumlar
Sistem B: Yıkıcı Olmayan-Saldırgan Toplumlar-
Sistem C: Yıkıcı Toplumlar
Üç Sistemle İlgili Örnekler
YIKICILIK VE ZALİMLİKLE İLGİLİ KANITLAR

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
SALDIRGANLIK İLE YIKICILIĞIN ÇEŞİTLERİ VE KENDİLERİNE AİT KOŞULLARI

9 YUMUŞAK SALDIRGANLIK
GİRİŞ NİTELİĞİNDE BİRKAÇ SÖZ
YALANDAN-SALDIRGANLIK
Kaza Niteliğindeki Saldırganlık
Oyunsal Saldırganlık
Kendini Kabul Ettirmeye Yönelik Saldırganlık
SAVUNUCU SALDIRGANLIK
Hayvanlarla İnsan Arasındaki Fark
Saldırganlık ve Özgürlük
Saldırganlık ve Özseverlik
Saldırganlık ve Direnç
Uyumcu Saldırganlık
Araçsal Saldırganlık
Savaşın Nedenleri Üzerine
Savunucu Saldırganlığı Azaltmanın Koşullan

10 KIYICI (ZALİMCE) SALDIRGANLIK: TEMEL ÖNERMELER
GİRİŞ NİTELİĞİNDE BİRKAÇ SÖZ
İNSANIN DOĞASI-İNSANIN VAROLUŞSAL GEREKSİNMELERİ VE
ÇEŞİTLİ KARAKTER-KÖKENLİ TUTKULAR
Bir Yönelim ve Adanmışlık Çerçevesi
Köklülük
Birlik
Etkililik
Heyecanlanma ve Uyarılma
Can Sıkıntısı-Süreğen Çöküntü
Karakter Yapısı
KARAKTERDEN KAYNAKLANAN TUTKULARIN GELİŞMESİ İÇİN GEREKLİ KOŞULLAR
Nörofizyolojik Koşullar
Toplumsal Koşullar
İçgüdülerin ve Tutkuların Ussallığı Üzerine
Tutkuların Ruhsal İşlevleri

Yorum yapın

Daha fazla Politika, Psikoloji
İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri 1 – Erich Fromm

Yüzyılımızın öndegelen sorunlarından biri giderek artan şiddet, yıkıcılık ve saldırganlık olaylarıdır. Gün geçmiyor ki dünyanın herhangi bir bölgesinde böylesine bir...

Kapat