Jacques Derrida Düşüncesinde “Dil”

20. Yüzyıl dil felsefesinin önemli filozoflarından olan Jacques Derrida, varlık ile dil felsefesi bağlamında önerdiği yeni kavramlarla fenomenoloji, dilbilim, psikanaliz ve yapısalcılığa yönelik ve temelde ise Batı Metafiziği’ni hedef alan eleştirel bir düşünce izlemiştir. Bu çalışmada, post-yapısalcı ya da postmodern dil anlayışı çerçevesinde Derrida’nın dil felsefesi ile ilgili öne sürdüğü düşünceleri, kullandığı bazı temel kavramlar tanıtılarak konu edilmektedir. Ancak Derrida’nın kullandığı kavramların, hemen her yazısında değiştiği ve bu kavramları sistemli bir biçimde çözümleme girişiminin başarısızlığa uğrayabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle Derrida’nın dil anlayışı, genel hatlarıyla bazı erken, geç ve son dönem yazıları temelinde belirlenmeye çalışılmaktadır.

Yapısalcılık ve post-yapısalcılık Aydınlanma sonrası düşüncesinin şüpheci
ve eleştirel eğilimlerinin en üst noktası olarak görülebilir. Bu felsefi tavır,
bir yandan Hegelciliğe ve Marxizme, diğer yandan Sartrecı varoluşçuluk ve
fenomenolojiye bir tepki olarak 20. yüzyılda belirgin bir hale gelmiştir.
Nietzsche, Heidegger’in son dönem yazıları ve Saussure’ün dilbilimi, bu
gelişimde önemli bir rol oynar. Bu değişimlerin en önemli sonucu öznenin,
hümanizm ve rasyonalizm içindeki ayrıcalıklı felsefi ve politik statüsünün
radikal bir biçimde sorgulanmasıdır. West (1998, s. 214-232), modern
dönemin felsefi rasyonalizminin kendi inanç ve değerleriyle insan aklına ya
da öznelliğine yapılan vurguyu hatırlatarak, epistemoloji ya da bilgi
teorisindeki rasyonel temeller sağlama girişiminin bu dönemde en temel
uğraş olduğunu söyler. Descartes, Kant ve Hegel’den sonra Nietzche, Marx
ve Freud’un düşünceleri özneyi ayrıcalıklı konumundan farklı şekillerde
bile olsa, uzaklaştırmışlardır. Fakat yine de onlar aydınlanmanın temelini
bulduğu hümanizmden tam olarak kopmamışlardır. West, post-yapısalcı
felsefeyi hümanizmden kesin bir kopuş olarak yorumlamaktadır. Bu
kopuşu şu şekilde betimlemek mümkündür: Akıl, bir bütün olarak dünyayı
olanaklı kılan öznellik olarak, birlik verici merkezi konumundan
edilmektedir. Özne, dünyası içerisindeki sarsılmaz konumunu,
merkeziliğini kaybederek kendisini belirleyebileceği temel dayanaklardan
yoksun bırakılır (Altuğ, 2001, s.215).

Post-yapısalcı felsefe bir felsefe olmasının ötesinde, dilbilimden
edebiyat kuramına, toplumbilimden antropolojiye, psikolojiden
göstergebilime pek çok disiplinin bir araya geldiği bir düşünce zeminini
vermektedir. Bu felsefenin temel savlarından biri de başta felsefe olmak
üzere disiplinler arasındaki sınırların kaldırılarak, disiplinlerarası, hatta
disiplinlerötesi yeni bir söylem olanağını yaşama geçirmektir. Postyapısalcı felsefe anlayışında, özellikle felsefe metinlerinde görülen bilgiyi
dizgesel yollarla temellendirme çabası sırasında, sorunsuz olduğu
düşünülerek yapılan açık ya da örtük varsayımların ortaya konarak
sorunsallaştırılması amacı önemli bir yer tutmaktadır. Böylece büyük
ölçüde yazar ile okurun, bir metinde nasıl anlam oluşturduklarına ilişkin
sorgulamanın ön plana çıkardığı “anlam” sorunu temelinde bir çeşit dil ya
da metin felsefesi oluşmuştur. Bu felsefenin önemli iki ayağı olduğu ortaya
konabilir. Buna bağlı olarak entelektüel faaliyet biri hermeneutik, diğeri
dilbilim olmak üzere, her ikisi de dili konu edinen iki ayrı alanla
sınırlanmıştır. Bu bakımdan 20. yüzyılda felsefe ve sosyal bilimler büyük
ölçüde, dilbilim ve hermeneutik çalışmalarının etkisi altında kalmışlardır.
Post–yapısalcı felsefenin en önemli düşünürlerinden olan Jacques
Derrida, özellikle Nietzsche ve Heidegger’in başlattıkları özgün eleştirel
düşünce çizgisini izleyerek, Batı metafiziğinin/felsefesinin geleneğine
yönelik kapsamlı bir eleştirel okuma sunmaktadır. Derrida kullanmakta
olduğumuz dilin –ki bu dil her zaman batı metafiziğinin dili olmuştur belirsiz olduğu düşüncesinden yola çıkarak, bugün dünyada yaşanan tüm
sorunların temelinde her şeyden önce bir “dil” sorunu olduğunu
düşünmektedir. Derrida, söz konusu ettiği bu dil sorununu varlık sorunuyla,
yani metafizik düşünceyle bağlayarak, bugünkü bilimlerin üretimine ilişkin
yeni birtakım kavramlar önermektedir (Akşin, 1999, s.42). Bu çalışmada
da, büyük ölçüde post-yapısalcı ya da postmodern dil anlayışı çerçevesinde
durularak, Derrida’nın dil felsefesi ile ilgili öne sürdüğü düşünceleri,
kullandığı bazı temel kavramlardan söz edilerek tanıtılmaktadır. Ancak
Derrida’nın kullandığı kavramların, hemen her yazısında değiştiği ve bu
bakımdan bu kavramları sistemli bir biçimde çözümleme girişiminin
başarısızlığa uğrayabileceği de söylenmelidir. Bu durum daha çok onun
2 “yapıbozum” (deconstruction) olarak adlandırdığı temel stratejisinden
kaynaklanır. Yine burada belirtmek gerekir ki yapılan çözümleme her bir
kavramı derinlemesine incelemek yerine -ki böyle bir çaba kuşkusuz çok
daha kapsamlı bir çalışmayı gerektirir- daha çok Derrida’nın genel
hatlarıyla dil anlayışına yönelik bir fikir vermeyi hedeflemektedir.
Derrida’nın pek çok eserinin fenomenolojiye (Husserl), dilbilime
(Saussure), Lacancı psikanalize, ve yapısalcılığa (Levi-Strauss) karşı
geliştirilmiş eleştirilerden oluştuğu söylenebilir. Derrida’nın düşüncesi
genellikle üç dönem çerçevesinde ele alınmaktadır. Ferguson, (2007, s.314)
Richard Rorty’ye göre Derrida’nın felsefesinin erken, daha profesyonel ve
son olarak yazılarının daha egzantrik, kişisel ve orjinal olmaya başladığı
geç dönem olmak üzere üç dönemde ele alınabileceğini aktarmaktadır.
Buna göre Rorty, Derrida’nın erken döneminde profesyonel felsefe ile
uğraştığını fakat geç döneminde felsefeden edebiyata geçiş yaptığını ve
yazılarını bir filozof olmaktan çok bir yazar olarak kaleme aldığı yorumunu
yapmaktadır.Soysal (1999, s.37-38), benzer bir ayrımdan bahsederek
Derrida’nın 1960-70 arasındaki dönemde felsefesini bir “eleştiri felsefesi”
olarak adlandırır. Sonra Glas, The Postcard gibi kitaplarda Derrida’da, yeni
bir yazı deneyi söz konusu edilmektedir; Soysal’a göre (1999) Derrida’nın
felsefesi bu dönemde, bir yazı felsefesi halini almıştır. Üçüncü bir
tarz/dönem olarak ise, yaklaşık 1980’lerin ortalarından itibaren, daha şiirsel
olacak biçimde Derrida’nın salt felsefe sorgulamalarına yöneldiği
düşünülmektedir.

Derrida’nın felsefedeki ilk çalışmaları büyük ölçüde
fenomenolojiyle ilgilidir ve genç bir filozofken çalışmaları daha çok
Husserl’i konu edinmektedir. Felsefesinde, diğer erken dönem düşünceleri
arasında Nietzsche, Heidegger, Saussure, Levinas ve Freud gibi isimlerle
ilgili olan çalışmalarından söz edilebilir. Derrida, “yapıbozum”
(deconstruction) denilen, metne olan yaklaşımının gelişiminde, tüm bu adı
geçen filozoflara haklarını teslim etmek gerektiğini söylemektedir. Derrida,
1967’den sonra dünyaca ünlenmiş ve bu dönemde üç ciddi çalışma
yayınlamıştır: “Of Grammatology”, “Writing and Difference”, “Speech
and Phenomena”. Bunlar arasında belki de en önemlisi “Of
Grammatology”dir (1967). Burada Derrida, Batı düşüncesini temelden
etkilemiş olan konuşma-yazı karşıtlığını gösterir ve bu karşıtlığın temelini
çürütmeye girişir. Derrida’nın bu çalışmasında dil ile olan kaygısı diğer
temel metinlerindeki ile (erken dönem çalışmalarından Dissemination,
Glas, The Postcard ve geç dönem çalışmalarından Spectres of Marx, The
Gift of Death, ve Politics of Friendship) hemen hemen aynıdır. Derrida’nın
yapıbozumcu felsefesi, Anglo-Amerikan felsefe geleneğindeki büyük
etkisiyle yavaş yavaş Kıta Avrupası’nda da önemli görülmeye başlanmıştır
(Reynolds, 2002).

Dilin Belirsizliği ve Yapıbozum
Derrida, en temelde Batı felsefe geleneğinin karşıtlıklardan oluşan felsefe
yapma eğiliminin temelini çürütmeye girişir. Gerçekten de karşıtlık,
yapıbozumun (deconstruction) başlıca ilgisini oluşturmaktadır.
Yapıbozum, kendini varolan çeşitli felsefe anlatılarında gizli olan
karşıtlıkların hiyerarşisini ortaya çıkarmakla sınırlandırır. Yapıbozum öyle
bir felsefedir ki, açıkça hiçbir şey söylemez. Derrida’nın ilgisinin genellikle
felsefi olmasına karşın, söylenebilecek olan sadece bu felsefenin ne
fenomenolojik ne de ontolojik olduğudur. Yapıbozum, bir metnin harfi
(literal) anlamının dikkatli bir analizi olarak karşımıza çıkar. Söz konusu
analizde, bir metinde ihmal edilmiş olan çeşitli yönlerin (örneğin dipnotlar
vb.) ya da metnin anlamı içinde olanaklı alternatif anlamların bulunması
amaçlanır. Yapıbozum, bu nedenle, aynılık (sameness) ve farklılık
(difference) türünden, görünen çelişkili buyruklarla (imperative) ilgili
yasaklayıcı bir metodoloji geliştirmektedir ve herhangi bir Derridacı metni
okumak ise, bu ikili görünüşü yeniden doğrulamadan/tekrarlamadan öteye
gitmeyecektir (Reynolds, 2002).

Akay (1999, s.14), Steiner’dan aktardığı gibi, yapıbozmanın,
kuramsal olarak bir üst-kuram şeklinde görülebileceğini söyler. Akay’a
göre, daha önce gelen tüm kuramların anlamını ve anlama modellerini
eleştirel bir biçimde araştırma, söylemin yanıltıcı ve masum görünen
yönlerini yeniden yorumlama olarak yapıbozum, aynı zamanda bir kurma,
inşa etme eylemidir de. Yapıbozum, çelişkilerin anlaşılmasından çok,
çelişkilerin içindeki ayrışıklığı, katmanlar arasılığını bulup ortaya
çıkarmadır.

Yapıbozum, her bir metinde, yazarın kendi metnine yüklemek
isteyebileceği değişmez bir anlamı kaçınılmaz olarak ele veren bir
belirsizlik/şüphelilik ve karar-verilemezlik olduğunu iddia etmektedir.
Yazma süreci daima gizlenmiş olanı açığa çıkarır, bildirilmiş olanı çevreler
ve daha genel bir biçimde onu güçlendiren çeşitli karşıtlıkları bulup
bozmaktadır (breach). Derrida’nın felsefesinin metinselliğe dayanması bu
yüzdendir ve yine aynı nedenden ötürü kullandığı terimler, kimin ya da
neyin yapıbozuma uğratılacağına bağlı olarak daima değişir; söz konusu bu
belirsizlik daima farklı durumlarda/yerlerde görülür (Reynolds, 2002).
Derrida (1999, s. 185-188), “Japon Bir Dosta Mektup” adlı yazısında da,
yapıbozumun ne olduğunun değil de, ne olmadığının ya da ne olmaması
gerektiğinin sorulabileceğini belirtir. Bu yazısında Derrida, yapıbozuma
ilişkin bir tanım vermekten kaçınarak daha çok onun kullanım değerini
açıklamaya çalışır. Buna göre, “yapıbozum, bir anlam ya da her bağlam
stratejisinin korunmasında ya da ötesinde bulunan bir etimoloji değildir”,
yapılan bir çözümleme olmadığı gibi, bir edim ya da bir işlem de değildir.
“Yapıbozum nedir?” tipinde metafizik bir soru karşısında Derrida (1997,
s.18-19) şu uyarıda bulunur: Bu türden tam ve aşkın (overarching)
amaçlarla terimi sınırlandırmak bir türden paradoksa götürecektir. Bu
nedenle “yapıbozum sözcüğü, bütün diğerleri gibi değerini, sakince
‘bağlam’ olarak adlandırılan olanaklı değiştirim zincirindeki yazılımından
alır” (Derrida, 1999c, s.187). Yapıbozum, yer değiştirdiği ve daha pek çok
sözcükle belirlenmeye açık olduğu belli bir bağlamda iş görür. Yine de
yapıbozumla ilgili bazı belirleyici niteliklerin olduğu da ortaya konabilir.
Örneğin, Derrida’nın bütün çalışmaları, çeşitli filozofların ve
edebiyatçıların düşünce ile işlerinde mevcut olan söz konusu karşıtlığa
mahkum oldukları savına dayanmaktadır. Böylece Derrida, bir dizi eleştirel
okumadan oluşan yapıbozumcu eleştirisinde “bulunuş metafiziği” (the
methaphysics of presence) ya da eşanlamlı olarak “sözmerkezcilik”
(logocentrism) dediği duruma dikkati çeker (Reynolds, 2002). Derrida’nın
sözmerkezcilik dediği şeyi ortaya koymadan önce, onun dille ilgili genel
düşüncesini vermek yerinde olacaktır.

Genel olarak post-yapısalcılıkta dil durumunu karakterize eden
dilsel olgu, göstergenin yapısal statüsünün yerinden edilmesidir (Altuğ,
2001, s.216). Başka bir deyişle gösterilen ile gösteren ayrımının sınırlarının
ortadan kalkmasıdır. Derrida’nın dil anlayışına göre, gösteren doğrudan
doğruya gösterilene bağlı değildir. Saussure’cu düşüncede ise, her
göstergeye bir birlik gözüyle bakılır. Böylece dil, bir göstergeler dizgesi
olarak tanımlanır ve özerk bir alan olarak konumlanır. Her şey dil içinde
olup bitmektedir. Dilin öğesi olan gösterge, gösteren ile gösterilen
arasındaki yapısal ilişkiden oluşur. Gösterilen nesne değil, nesnenin
zihinsel tasarımıdır; gösteren de fiziksel bir ses değil, zihindeki işitim
imgesidir (Altuğ, 2001, s. 218).

Saussure’a göre, gösteren ile gösterilen arasındaki ilişki keyfidir.
Kültürel ve tarihsel uzlaşımlarla gösteren gösterilene bağlanmıştır. Böylece
sistemdeki her gösterge yalnızca diğerleriyle arasındaki fark sayesinde bir
anlama sahip olur. Saussure’un bu düşüncelerinin temelinde dili, artzamanlı
değil de, yani tarihsel gelişimi içinde değil, aksine eşzamanlı olarak, yani
tarihin belirli bir noktasında bütün bir sistem olarak, yani bir dizge olarak
ele alması ve yorumlaması gerçeği yatmaktadır (Eagleton, 2004, s.125-
126). Derrida açısından ise, sözcük ile şey ya da düşünce gerçekte asla bir
ve tek olamazlar. Aksine gösterenler ile gösterilenler sürekli olarak yeni
birleşimler içinde ya birbirlerinden koparlar ya da bir araya gelirler. Başka
bir deyişle, göstergeler, yokluğu gösterirler, dolayısıyla bir anlamda
anlamları yoktur. Anlam sürekli olarak bir gösterilenler zinciri boyunca
devinir ve asla onun kesin konumundan emin olamayız, çünkü anlam asla
tek bir göstergeye bel bağlamaz (Sarup, 1993, s.40-41).

Derrida, Saussure’un, dilbilimi de genel göstergebilimin
(semiology) basit bir parçası yaparak, gelenekten ödünç aldığı gösterge
kavramını metafizik geleneğin aleyhine çevirme yolunda katkıda
bulunduğunu söyleyerek hakkını vermektedir. Fakat öte taraftan,
Saussure’un gösterge kavramından yararlanmaya, onu kullanmaya devam
ettiği ölçüde bu geleneği onayladığı yönünde eleştirmektedir (Kristeva &
Derrida, 1999, s.176). Çünkü Derrida, gösteren ile gösterilen arasındaki
ayrımı silmenin, yani hem onu koruyup hem onu iptal etmenin iki yolu
olduğunu düşünür. Klasik yol, Saussure’un da yaptığı gibi, kendisinden yola
çıktığı gösterge kavramını, duyulur olan ile düşünülür olan arasındaki bir
ayrımda temellendirmekle -ki burada gösteren, gösterilene giriş yapmak
için varolur- gösterenin indirgenmesidir, bu, metafiziğin uyguladığı klasik
3 yoldur. Derrida buna karşılık, kendi yolunu önerir: Gösteren ile gösterilen
arasındaki ayrımı silmenin yolu bu defa, önceki indirgemenin işlevde
bulunduğu dizgeyi soru konusu yaparak, gösteren ile gösterilen arasındaki
karşıtlığı tersine çevirerek dizgenin genel bir yerinden edilmesini amaç
edinir (Derrida, 1999b, s.167). Bu açıdan yapıbozma, ikili bir jesttir. Önce
bir tersyüz etme; ardından da yeniden kayda geçmenin gerçekleşmesi
durumu. Birbirine indirgenemez bu eşzamanlı harekette, ilk jest metafiziğin
kapalı alanı içinde gerçekleşirken, ikincisi ise o alanı dışarısıyla ilişkiye
sokar ve bu anlamda daha önce felsefede işitilmemiş olan bazı kavramlar
ürün olarak ortaya çıkar (Akay, 1999, s.22).

Derrida, Batı felsefe geleneğinin temel düşünüş yollarını
belirlemede çeşitli kavramlar önerir. Bunlar: “sözmerkezcilik”in
(logocentrism) yanı sıra, cinsel güç sembolü olarak terimin kökünde
“fallus”un olduğu “fallusmerkezcilik” (fallogocentrism) ya da en
bilinenlerinden olan “bulunuş metafiziği” (the methaphysics of presence)
olarak karşımıza çıkar (Reynolds, 2002). Bu kavramların arasında nüans
farkı vardır. Örneğin fallusmerkezcilik, bu ayrıcalığın ataerkil (patriarchal)
anlamını verir. Fakat hepsi temelde tek bir terimde aynılaşır: Metafizik
terimi. Derrida, aslında bulunuş metafiziği referansını büyük ölçüde
Heidegger’den alır (Derrida, 1999a, s.52). Heidegger, Batı felsefesinin
sürekli olarak bulunuşu ya da var olanı ayrıcalıklı tuttuğunu ve bu durumun
görmezden gelindiğini ileri sürer. Başka bir deyişle, mevcudiyetin kendisi
ayrıcalıklıdır.

Derrida, “Platon’un Eczanesi” adlı yazısında, yazı ile mitin
akrabalığını, her ikisinin de logos’tan ayırt ederek ilan eder. Buna göre
Platon’da logos, bir oğuldur, babasının mevcudiyeti (presence) olmadan
kendisini yok edecektir. O, babası olmadan bir yazıdan ibarettir. Yani yazı,
babasının yokluğuyla (absence) ilişkilidir (Derrida, 1999d, s.64). Başka bir
deyişle söylev ya da söz olarak logos, yazıdan önce gelir. Batı felsefesi
hemen hep söz üstüne yoğunlaşmış, sesin üstünlüğü konusunda ısrarcı
olmuştur. Metafiziğe ait metinlerin yapıbozumlarında Derrida, bize
aralarındaki bütün farklara rağmen bu geleneksel dil kavramının (veya
gösterge kavramının), eski Yunan’da başlangıcından günümüze dek bütün
tarihsel dönem boyunca hakimiyetinin sürmekte olduğunu açık olarak
gösterir (Akşin, 1999, s.42). Ayrıca bu felsefe (Batı felsefesi), bütün
inançlarımızın temelini oluşturan bir öz ya da doğruluk bulunduğuna inanır
ve aşkın gösteren ile aşkın gösterilen arasındaki doğrudan ilişkide bir
4 denge; aklın düzenini görür. İdea, madde, dünya tini, tanrı vb. göstergeler
buna örnek gösterilebilir. Böylece Derrida, metafizik diye adlandırılan her
düşünce dizgesinin bir kurmaya, bir temele ya da bir ilk ilkeye dayandığını
ifade eder (Sarup 1995, s.45-46). Derrida (1999b, s.166) temelin, ilkenin
veya merkezin tüm adlarının (eidos, arche, telos, energia, ousia, aletheia
vb.) daima sabit bir mevcudiyeti belirttiğini söyler. İlk ilkeler çoğunlukla bu
ilkelerin dışladıklarıyla ve diğer kavramlara ilişkin bir “karşıtlık” yoluyla
tanımlanırlar.

Burada hatırlamak gerekir ki Derrida’nın “White Mythology:
Mataphor in the Text of Philosophy” adlı yazısında Nietszche ile aynı
çizgide bulunması, Derrida düşüncesinde geleneksel Batı felsefesine
yönelik güçlü bir karşıtlık meydana getirmektedir. Buna göre, sözgelimi
‘beyaz adam’ın akıl/logos adına baskıcı bilinçliliğini temsil eden teorik
sistemlerin esasında kendilerinin renksiz birer ölü metafor olarak, primitif
kökenlerinin mitler, semboller ve masallarda sembolleşen birer analojiden
ibaret oldukları söylenebilir. Başka bir deyişle hemen hemen tüm ifadeler,
Derrida’ya göre (1982), bir yönüyle metaforiktirler.

Yazı ve Anlam
Derrida’nın erken dönem yazılarında kullandığı pek çok kavramdan söz
edilebilir. O’nun düşüncesini ve dil konusundaki belirlemelerini ortaya
koymada bu kavramları, tüm güçlüklere rağmen, çözümlemeye çalışmakta
yarar vardır. Derrida’nın ilk yazılarında en önemli karşıtlık olarak konuşma
(speech) ve yazı (writing) arasındaki karşıtlık dikkati çekmektedir.
Derrida’ya göre, Platon, Rousseau, Saussure ve Levi-Strauss gibi farklı
düşünürlerin hepsi yazıyı ikincil olarak belirlemiş ve tersine, anlamın saf
iletiminin örneği olarak ise konuşmaya değer yüklemişlerdir. Tezleri ise,
konuşulan kelimelerin zihinsel pratiğin/tecrübenin temsilleri olduğu, yazılı
kelimelerin ise söz konusu bu temsillerin temsilleri olduğu yollu
düşüncedir. Konuşmanın temsili olarak, yazı iki kere türetilmiştir ve kişinin
kendi düşünce bütünlüğünden iki katına uzaktadır (Reynolds, 2002).
Burada hatırlamak gerekir ki yapıbozumun ilk stratejisi varolan karşıtlığı
tersine çevirmektir. Yukarıda adı geçen düşünürlerin bu stratejiye tabi
tutuldukları söylenmelidir. Of Grammatology’de Derrida, buradan
hareketle, yazı ve dilbiliminin, konuşma için tipik olduğu düşünülen kendi
mevcudiyetinin (presence-of-self) saf yapısından daha önemli ve hatta daha
eski olduğunu örneklemeye girişir. Böylece Derrida’nın bulunuş
metafiziğine olan saldırısının en açık biçimini, onun bu eserinde, özellikle
de Rousseau’nun dillerin kökeniyle ilgili yorumundaki, konuşmayla
yazının metafizik karşıtlığı üzerinde odaklaşması üzerindeki eleştirilerinde
buluruz. Buna göre Rousseau, konuşmaya yazı karşısında öncelik tanır.
Derrida ise konuşmanın değil, yazının öncelikli olduğunu iddia eder. “Yazı,
tarihin–tarih biliminin- bir nesnesi olmadan önce, tarih ve tarihsel oluş
alanını açar” (Derrida, 1997, s.27). Kitabın sonunda Derrida, Rousseau’nun
yazı ve konuşma konusundaki düşüncesini tamamen ters yüz eder. Derrida,
metafizik dizgelerdeki ilkelerin ya da onların bildirdiği karşıtlıkların, her
zaman yapıbozuma uğratılabileceklerini düşünür.

Örneğin, Ferdinand de Saussure, Genel Dilbilim Dersleri kitabının
girişinde dilbilimini fonetik ve işitilebilir kelimelerle sınırlandırmaya
çalışır. Dilbilim derslerinde Saussure, “dil ve yazının iki ayrı göstergeler
sistemi olduğunu: yazının dili temsil etmek olan tek amacı olarak, dil için
varolduğu”nu savunmaya kadar gidecektir (Derrida, 1997, s.30). Saussure,
dilin yazıdan bağımsız olarak sözlü bir geleneğinin olduğuna ve
konuşmanın saf biliminin de söz konusu bu bağımsızlığı olanaklı kıldığına
işaret eder. Derrida, sert bir şekilde bu hiyerarşiye karşı çıkar ve yerine, yazı
için iddia edilenlerin tamamının – türetilmiş olduğu ve sadece diğer
göstergelere gönderdiği (refer)- aynen konuşma için de doğru olduğunun
iddia edilebileceğini söyler. Derrida, şunu da açık kılar ki Saussure’un kendi
çalışmasının içinde de sunulan söz konusu hiyerarşi savunulamazdır. En
bilindik şekliyle Saussure, genellikle “göstergenin keyfiliği” olarak anılan
tezi savunmaktadır ve bu basitçe şu anlama gelir; gösteren gösterilenle
hiçbir zorunlu ilişkiyi/bağı taşımaz; başka bir değişle bu ikisinin arasındaki
bağ keyfidir. Saussure bu durumdan pek çok sonuç elde eder. Fakat
Derrida’nın işaret ettiği gibi, bu keyfilik olası doğal eklentileri
(attachement) inkar etmektedir (Reynolds, 2002). Böylece Derrida’ya göre,
gösterge keyfi ise ve gerçekliğe gönderen temel referanslardan sakınıyorsa,
bu halde göstergenin kesin biçimi olarak konuşmanın, başka bir biçimi
olarak yazılandan daha doğal olamayacağı görülecektir (Derrida, 1997,
s.44).

Of Grammatology’de ya da Writing and Differance’ta, Derrida’nın
üzerinde sıklıkla durduğu bir diğer kavram ise arkeyazı (arche-writing) dır.
Arkeyazı, Derrida’nın yazı ya da yazma deneyiminden anladığı özgül yazı
tasarımıdır. Derrida’nın yazıbilim tasarımı olarak önerdiği bu kavram
6 göstergebilimle (semiology) karıştırılmamalıdır. Derrida’ya göre,
arkeyazı, bir yandan, dil olanağını yaratan bir dizgeyken, öte yandan
dışarıda olduğu varsayılan dil dışı gerçekliği temsil etme olanağını
bütünüyle yadsır. Burada yine sözmerkezciliğe (logocentrism) karşı bir
tavır söz konusudur. Derrida, bir bildirimin/anlamlandırmanın
(signification), genel tasarımda, daima başka göstergeye gönderdiğini ve
sadece kendine gönderen bir göstergeye asla ulaşılamayacağını
kanıtlamaya çalışır. Başka bir deyişle, Derrida’ya göre, kendisi gösteren
7 olmayan aşkın bir gösterilene ulaşmak olanaksızdır.

Anlamın kendisine asla ulaşılamadığı bu sonsuz referans gösterme
süreci, Derrida’nın yazıyla ilgili olarak vurgulamak istediği düşüncesidir.
Söz konusu olan yazının kağıt üstündeki tam yalın yazımı olarak yazının
sınırlı tasarımı değildir, bu Derrida’nın “arkeyazı” olarak kavramlaştırdığı
şeydir. Arkeyazı, daha genelleştirilmiş bir yazı fikrine karşılık gelir (refer).
Şöyle ki, yazılı olan, neyin (anlam) taşınacağının tasarlandığı ve gerçekte
neyin taşındığı arasındaki gediği (uyuşmama) vurgular (dayatır); söz
konusu merkezi gedik, mevcudiyet (self-presence) düşüncesi dahil olmak
üzere kutsal bir alanı korumak isteyeni bozguna uğratır (Reynolds, 2002).
Derrida’ya göre, metin ile metnin anlamı, bir ve aynı şey olmadığından (söz
konusu gedik), yapısalcıların savunduğunun aksine “yazı bilimi” diye bir
şeyin varlığından söz etmek olanaklı değildir. Yani, metnin en son anlamda
doğru ya da gerçek anlamı diye bir şey yoktur. Gramatoloji (yazı bilimi),
Saussure’un göstergebilim (semiology) olarak tasarladığı şeyin
Derrida’daki eşdeğeridir denebilir. Fakat gramatoloji (grammatology)
“yeni bir bilim dalı olmaktan çok, metinsel ayrılmanın uyanık işlenişidir”
(Kristeva & Derrida, 1999, s.183). Burada yazılı gösterge, değişik
yorumlara, farklı anlamlara açık oluşuyla dikkati çeker. Bu bağlamda yazı,
öteden beri kavranıldığının tersine konuşmanın, sözün, doğruluğun ya da
aşkın gerçekliğin aracısı olmadığı gibi, anlamın taşıyıcısı ya da ileticisi de
değildir.

Derrida, belirli bir yazının (text) asla şimdiki zamanda olmadığını
daha iyi göstermek için yazılmış olanda (written) ertelemenin (deferral)
tipik olduğnu düşünür, ki asla birini bütünüyle eleştirme girişiminde bu
durum konuşmaya zorlamaz. Metnin anlamı kararlı biçimde geleceğin
imgelemi için özne (subject) durumundadır; fakat, gelecek denen şeyin
kendisi şimdiki zamandaysa (eğer biz geleceği spesifik bir zaman ya da
olayı referans alarak deniyor ve belirliyorsak) onun anlamı aynı derecede
gerçekleşmez, fakat metin, asla şimdiki zaman olamayacak olan diğer bir
gelecek zaman için öznedir de. Hatta metinin çözümü/açıklaması yazarı
için de şimdiki zamanda değildir, çünkü yazılan daima anlamını erteler.
Sonuç olarak Derrida’ya “metnin dışında hiçbir şey yoktur” (Derrida, 1997,
s.158) derken ne demek istediğini soramayız. Derrida bazı açıklayıcı
kelimelerin kendilerinin daha fazla açıklamayı gerektireceğini öne sürer.
Böylece, Derrida’nın daha genelleştirilmiş yazı kavramı, arkeyazı, yazının
ancak, anlamın asla kesin olarak şimdiki zamanda olamayacağını
garantileyen, anlamın ertelenmesi olarak görüldüğü merkezi bakış açısına
dayanır (Reynolds, 2002).

Derrida’ya göre hiçbir sözcüğün anlamının kesin sınırlarla
belirlenmesi mümkün değildir; bu türden her çabaya karşılık dil, kendi
özgül korunaklarıyla bir biçimde böylesi bir çabaya direnmektedir. Bu
durumu açıklamada Derrida’nın ortaya attığı differance (ayıram) kavramı
gündeme gelir. Differance, arkeyazı’da içerilen farklı ve erteleyen yönleri
bir araya getirme girişimidir; differance terimi, sözel ve yazılı olan
8 arasındaki ayrılığı ortaya koyan terimin kendisidir. Böylece, difference ile
differance’ı ayıran sözel bir özellik değildir ve bu şu anlama gelir: Aradaki
farklılığı veren aslında yazının kendisidir. “Şöyle ki, bu grafik ayrım (e
yerine a) bu görünüşte sessel olan iki yazım, iki ünlü arasındaki ayrım, salt
grafik olarak kalmaktadır: yazılmakta ya da okunmakta, ama
işitilmemektedir” (Derrida, 1999a, s.50). Derrida ayrıca differance’la ilgili
olarak şu özellikleri vurgular: Differance olan bir şey değildir (on), var
değildir, ne olursa olsun bir burada-olan değildir. Başka bir deyişle,
differance’ın ne olmadığı söz konusu edilmektedir. Var olarak ya da yok
olarak düşünülsün differance’ın, varolanla (mevcudiyet) hiçbir ilişkisi
yoktur (Derrida, 1999a, s.51).

Saussure’unki gibi yazı ile konuşmayı ayrı tutma girişimlerinde
olduğu gibi bu problemleştirici çabalar, yazının konuşma için neredeyse
zorunlu olmayan bir ilavesi gibi görünmesiyle ilgilidir. Böylesi bir iddianın
karşılığı olarak Derrida, sık sık ve hatta daima konuşulan kelimenin bu
türden bir anlam belirsizliği karşısında -difference ve differance’la
karşılaştırıldığında- yazılı olana başvurduğuna işaret eder. Eğer konuşulan
gereği gibi iş görebilmek için yazılı olanı gerektiriyorsa, o halde
konuşulanın kendisi de daima farz edilen bilincin apaçıklığından uzaktadır.
Bu durum Derrida’nın arkeyazı ile differance terimleriyle birleştirdiği temel
uyuşmazlık/yarık/boşluk’a karşılık gelir (Reynolds, 2002).
Gerçekten de, differance terimini etraflıca tanımlamak olanaklı
değildir; çünkü Derrida (1999a, s.49), differance’ı “ne bir kelime ne de
kavram olmadığı”nda ısrar eder ve terim kullanıldığı bağlama göre farklı
anlamlar kazanmaktadır. Differance (ayıram), anlamamızın gölgesi olarak,
bildiğimiz ama unuttuğumuz, o nedenle de anımsamamız gereken bir izi
andırmaktadır. Bu terim, kültürel alt-bilinç olarak, bütün bir kültürün büyük
bir ölçüde zihinsel olandan başka türlü oluşu yüzünden zihnin dışına
gönderdiği, zihne gelişini sürekli geciktirerek, zihin dışına gönderdiği bir
şeyi göstermektedir.

Derrida, differance teriminin tanımını vermese de onun semantik
çözümlemesini yapmaktadır. Buradan, (Latince differe kökünden gelen
differance ile ilgili olarak), iki özellik ortaya çıkar. Bunlar terimin
“zamanlama/erteleme/sonraya bırakma” ile “özdeş olmama/başka/ayrı
olma” anlamlarıdır (Derrida, 1999a, s.51). Derrida, zamanlama olarak
differance’la ilgili olarak şunları belirler: Genellikle göstergenin, şimdi
burada olan şeyin yerine geçtiği söylenir ve anlam (şey) kendisine
gönderilen de olabilir. Gösterge, burada olanı yokluğunda sunar. Gösterge,
ayrı konmuş buradalıktır, ertelenmiş şimdi, yerinden ayrılmış burasıdır.
Göstergenin klasik olarak belirlenmiş yapısında, ertelenmiş bir mevcudiyet
(şimdi-buradalık) söz konusudur. Derrida, bu klasik göstergebilimin
izlenmesi koşulunda, göstergenin şeyin yerini alması durumunu,
göstergenin kendisinden türeyeceği özgün ve yitirilmiş bir buradalığa göre
ikinci derecede olduğunu ve eksik buradalık açısından ise geçici olduğunu
9 söyler. Göstergenin bu ikincil ve geçici belirlenimini Derrida, differance’la
karşılaştırarak şu sonuca ulaşır: 1. Differance’ın düşünce ya da dil içerisinde
kurumlu olan bir “gösterge” kavramı altında anlaşılması mümkün değildir;
2. Mevcudiyetin (presence) ve onun karşıtı olan yokluğun (absence)
yetkesi/sınırları sorgulanır. Gösterge, bu durumda, burada olmayanı
gösterir (Derrida, 1999a, s.51-52). Dolayısıyla zamanlaşma olarak ve
uzamlaşma olarak differance bir araya gelir. Gösterge, zaman içerisinde,
ertelenmiş olan temsilinin/ göndergesinin mevcudiyetinden ayrılmaktadır.
Ayrıca, söz konusu bu erteleme içinde gösterge, kendisi ile
temsili/göndergesi arasında uzaysal bir ayrım oluşturmaktadır (Altuğ,
2001, s.226).

Derrida bir yandan, Saussure’ün göstergenin keyfiliği ve
göstergenin ayrımsal belirlenimini ortaya koyan düşüncesini desteklerken
(Derrida, 1999a, s.53-54), öte yandan dil-dışı dünyaya ilişkin her türlü
dayanağın, kesinliğin, sağlamlığın, göndermenin, önceliğin sürekli
ertelenmesi gerektiğine vurgu yapar (Derrida, 1997, s.44-57). Bu bağlamda
tüm gönderiler, dünyada gönderdiklerini varsaydıkları şeylere değil de,
öteki metinlere, öteki metinlerdeki gönderilere göndermektedir. Böylece
anlam sürekli değişen, ayrımlar nedeniyle hep ertelenen bir özelliktedir
(West, 1998, s.247). Öyle ki anlam, göstergeler dizgesi dışında duran aşkın
bir şey olmaktan çıkıp, gösteren ile gösterilenin sürekli birbiriyle değiştokuşu haline gelmiştir (Altuğ, 2001, s.222).

Saussure’un gösterge kuramında göstermeye çalıştığı gibi Derrida,
hiçbir dilsel öğenin pozitif bir anlamının olmayışını; dilsel öğelerin
anlamının öteki dilsel öğeler karşısında taşıdıkları farklılıklar (ayrılık)
yoluyla meydana geldiklerini hatırlatarak, anlamın bulunuşunu ise bir
10 göstergeden başka bir göstergeye ertelenmesi olarak ortaya koyar.
Böylece differance, özdeş olmama durumunun altında yatan temel ilke
olarak anlaşılabilir. Differance Batı felsefesinin ikili karşıtlıklarının ötesine
geçerek özdeşlik felsefesine karşı direnmektedir. Bu durumda anlam, sabit
özdeşliklerden (kesinlikler) çok, sonu olmayan bir ayrım ve erteleme
hareketine dayanır. Anlam yerleşik ve merkezi bir temelden yoksun
bırakılmıştır ve bu açıdan dil, arkeyazı ile differance’ın oyunundan
meydana gelen bir yapı olarak karşımıza çıkar (Altuğ, 2001, s.227).
Derrida differance’a değişik bağlamlarda farklı adlar takar: İz, yazı,
pharmakon (hem ilaç hem zehir anlamında) (Akşin, 1999, s.45). Böylece
Derrida’nın üzerinde durduğu ve kullandığı bir diğer terim olarak iz (trace)
gündeme gelir. Derrida’ya göre gösterge, içerisinde yalnızca izlerin
bulunduğu sınırsız bir gönderim yapısı içinde kurulmuş bir “iz”dir. Yazılı
söylemde olsun, sözlü söylemde olsun, hiçbir öğe, kendisi de basitçe
mevcut olmaktan ibaret olmayan bir diğer öğe ile bağlantısı olmaksızın, bir
gösterge olarak işlevde bulunamaz. Buna göre her öğe, dizgenin diğer
öğelerinin kendisindeki izine başvurularak elde edilir. Hiçbir şey mevcut
(presence) ya da namevcut (absence) değildir. Derrida şöyle demektedir:
“Her yerde yalnızca ayrımlar ve izlerin izleri vardır” (Altuğ, 2001, s.223).
Bu ayrımsallık, göstergeyi bir “kendilik” (entity) olmaktan alıkoyar ve onu
bir “iz varlık” konumuna getirir. Burada hem gösteren, hem gösterilen, yani
her öğe, diğer öğelerin izleri tarafından belirlenirler.

Derrida Of Grammatology adlı kitabında, çağdaş felsefe
bağlamındaki birtakım etkenlerin onu neden iz (trace) kavramını
kullanmaya ittiğini açıklar. İz, aslında, metafizik bir kavramdır ve
mevcudiyet ile aynı alanda yer alır. İz, kökenselin/kökenin silinmesi
üzerine ortaya çıkan bir kavramdır ve Derrida onu Heidegger’den kendı
düşüncesine aktarmaktadır. İz ve varolma birlikte silme (effacement)
eylemini ortaya çıkarırlar. Geleneksel felsefede öteki, kendinin karşısında
ikincil bir konuma sahipken ve bu şekilde ötekini yok etme anlamında
tehdit ederken, Derrida’nın düşüncesi, ötekinin kendine indirgenemeyeceği
farkı üzerine kurulmaktadır (Akay, 1999). Böylece göstergenin yapısı da,
daima namevcut olan “öteki”nin izi tarafından belirlenir. İz, bu anlamda,
differance’ı açımlayan, göstergeyi oluşturan ayrımsal yapı içinde öteki’nin
oynadığı rolü belirten terimdir (Altuğ, 2001). İz, bir nevi kökün yok
edilmesi demektir. Çünkü, Derrida’ya göre her “iz” bir differance’tır. Bu bir
gönderme yapısıdır: Kendine yapılan her gönderme, ötekine gönderme
yaparak, ötekinden dolaşarak ortaya çıkar. Böylece, kökensel olarak
11 silinmiş olur (Akay, 1999, s.23).

Metafiziğin hiçbir kavramı iz’i açıklayamaz. Derrida’ya göre (1997,
s.65), “iz, gerçekte anlamın mutlak (kesin) kaynağıdır (origin). Öyle ki bu,
bir kez daha, genel olarak, anlamın mutlak bir kaynağının olmadığını
söylemeye gelir. İz, görünüşü ve anlamlamayı (signification) açan
differance’tır” diyerek Derrida, izi, mevcudiyetin yokluğunun belirtisi
olarak ele alır. Böylece, göstergenin yapısı da bir iz yapısıdır. Bu yapı içinde
izler, izi olabilecekleri herhangi bir kendilikten önce gelirler. Dolayısıyla
anlamlamada (signification), iz’in ötesine geçemeyiz., yani ötekinin
eksiksiz varlığını bulmamız mümkün değildir.

Derrida 12 kullandığı eklenti (supplement) terimiyle, bir yandan
dildeki her sözcüğün aynı anda öteki sözcüklerin hem yerine geçebildiğinin
hem de onlara eklenebildiğinin altını çizerken, öte yandan konuşma ile yazı
arasındaki oynak dengeyi aralarında sürekli değişen ilişkilerin varlığına
dikkati çekmektedir.

Derrida’ya göre, her gösterge bir yokluğu (absence) öngörmektedir:
Yokluğun olduğu yerdeyse temsil etme söz konusu edilmektedir. Temsil
etme, daima yokluğa/namevcudiyete bir ek’tir. Ama ilave edilen bir varolan
(on) olmadığı gibi, basit bir varolmayan (me on) da değildir. Kaymaları onu,
basit bir mevcudiyet ve yokluk alternatifinden kurtarır (Derrida, 1999d,
s.78-79). Ayrıca denebilir ki merkez veya köken eksikliği, yokluğun
eklentisellik hareketine neden olur. Merkez belirlenemez ve bütün
tüketilemez, çünkü merkezin yerini alan, ona ek olan, onu ikame eden,
yokluğunda onun yerini tutan gösterge bir fazlalık olarak, bir ek/eklenti
olarak çıkagelir, katılır. Anlamlandırmanın hareketi bir şeyler katar; bu da
daima bir fazlalığı ortaya çıkarır. Ama bu katılan şey yüzergezerdir, çünkü
vekaleten iş görür, gösterilenin tarafındaki bir eksikliğe/noksanlığa ek
olur/onu ikame eder (Derrida, 1999b, s.171).

Eklenti’nin mantığı, aynı zamanda Of Grammatology’nin önemli bir
görünüşüdür. Bir eklenti öyle bir şeydir ki ikincil olarak ileri sürülen
haliyle, ‘orijinal’ ya da ‘doğal’ olan şeye destek veren olarak görülür. Yazının
13 kendisi bu türden bir yapıya örnektir. Zira Derrida’nın altını çizdiği gibi,
“eğer eklenti/ek/ilave, zorunlu olarak belirlenen bir süreçse, yazı da aynı
derecede en alasından (par excellence) bir eklentidir, çünkü o kendini
eklentinin eklentisi olarak, göstergenin göstergesi olarak ortaya koyar
(propose), anlamlı olmak bakımından konuşmanın yerini işgal eder”
(Reynolds, 2002). Eklenti’ye örnek olarak, Derrida’nın önerdiği üzere
(Derrida, 1997, s.153), doğum kontrol önlemlerinin kullanımı verilebilir.
Bu örnekle ilgili olarak dikkate değer olan şey, eklentisel /ilavesel olanın
daima iki yoldan anlamının açıklanabileceğini garantileyen anlam
belirsizliğidir. Örneğin, toplumda doğum kontrol yöntemlerinin
kullanılması; doğum kontrol haplarının, prezervatif vb. araçların doğada
hata/aksaklık meydana getirdiği gerekçesiyle, doğal yanımızı yok etmesi
bakımından yorumlanabilir. Öte taraftan konu, bu türden önlemlerin
olumlu sonuçları düşünülerek, kontrollü yaşamın özelliklerine dikkat
çekilecek şekilde de ele alınabilir (Reynolds, 2002). Bu örnekte de açıkça
izlendiği gibi anlam, burada bir yorum haline gelmiştir ve yorumlar çokluğu
içerisinde, hiçbir yorum nihai yorum olma iddiasında bulunamaz. Böylece
gösterilenin statüsü yerinden edilerek, anlamın değeri düşmüştür. Hiçbir
anlamın sabit kılınamadığı bir dil durumunda, yorum etkinliği sonsuzca
sürer. Anlamlamanın/yorumlamanın sınırsız oyunu içinde her gösterilen
aynı zamanda bir gösteren olarak işlevde bulunur.

Oyun Olarak Dil
Derrida, Hahn’ın (2002, s.2-3) aktardığı gibi, “Yapı, Gösterge ve Oyun” adlı
metinde kavrayışın (perception) bir kavram olarak şeylerin kendilerinden
kaynağını aldığı ve sezgiye dayandığı görüşüne karşı çıkarak,
mevcudiyetin kendisinin anlamında arandığını ve dilden bağımsız
anlaşıldığını söyler. Fakat Derrida buna karşı çıkarak kavrayışın kaynaktan
ve merkezden bağımsız olduğunu ileri sürer. Derrida “ben kavrayışın
olduğuna inanmıyorum” demektedir. Böylesi bir iddia, Batı metafiziğinin
temellerini sarsmaktadır. Sadece epistemolojinin değil metafiziğin de
geleneğine bir karşı duruşu temsil eden bu iddia, Berkeleyci idealizmi
(varolmak algılanmış olmaktır) ya da Descartes’çı kartezyen rasyonalizmi
(düşünmek varolmaktır) reddeder. Hahn (2002, s.3) böylesi bir itirazın bazı
sorunlara yol açtığını hatırlatır. Kavrayışı yok saymak, kendimi nasıl
biliyorum, nasıl varım ya da kesinliğimi ve konuşma yeteneğimi nereden
alıyorum gibi soruları yanıtsız bırakmaktadır. Ayrıca Hahn’a göre, kesin
olarak bir kavrayışın olmadığını ileri sürmek bir paradoksa yol açmaktadır:
Kavrayış olmaksızın kavrayışın olmadığı nasıl söylenebilir? Böylece bu
iddianın bir satranç oyununda (gambit) olduğu gibi bir başlangıç hamlesi
olarak ele alındığında bizi merkezden uzağa götürdüğü fakat eninde
sonunda her zamanki sorunlarla karşı karşıya bıraktığı sonucuna varılabilir.
Derrida’nın söz konusu bu tezini anlamak için onun oyun kavramına kısaca
değinmek yerinde olacaktır.

Derrida’nın dil tasarımında, dil dizgesini göstergenin metafizik
hiyerarşisinden bağımsız kılma girişimi, yapı söz konusu olduğunda,
merkez’in yerini oyun’un alması ile sonuçlanacaktır (Altuğ, 2001, s.220).
Derrida, merkezin olmadığı, merkezin bir mevcut olan içinde
düşünülemeyeceğini, merkezin belli bir konumunun olmadığını ve merkez
yokluğunun ise sonsuzca oynanan bir oyuna götürdüğünü belirtir (Derrida,
1999b, s.166). Böylesi bir iddia, temelde aşkın gösterenin olanaksızlığı
fikrine dayanır ve “aşkın gösterilenin yokluğu anlamın oyununu sonsuza
dek uzatır/yayar”. Göstergenin hep bir başka göstergeye götürdüğü, sınırsız
ve döngüsel bir süreç olarak her bir gösterge, gösteren ve sonra da gösterilen
olarak bir diğerinin yerini alır. Bu yerini alma, yerini tutma (substitutıon) bir
etkinlik olarak, Derrida’nın “oyun” adını verdiği şeydir (Altuğ, 2001, s.224-
225). Derrida (1999a) differance olarak oyunu şöyle açımlar:

Varlığın asla ‘anlam’ı olmadığı için, varlık varolan kılığına
sokulmaksızın asla düşünülmediği için, differance, belli ve çok
garip bir tarzda varlıkbilimsel ayrımdan ya da varlığın
doğruluğundan daha yaşlı (olmakta)dır. Bu yaşa sahip olduğu
için ona iz oyunu denebilir. İz oyunu ya da differance’ın oyunu.
Varlığın oyuna konduğu bu dipsiz satrancın ne olduğu gibi
korunması olanaklı, ne de ona derinlik sağlaması. (s.58).

Kavramın (düşünülür olan) duyulur olan (sözcük-dil) karşısındaki
önceliğinin ortadan kaldırılması ile dil, gösterenlerin sonsuzca süren
birbirinin yerini alma oyununa dönüşür. Post-yapısalcı bu çözülmenin
doğurduğu sonuç ise, anlamın kökensel niteliğinin ortadan kalkması;
anlamın dilin gerisinde duran derin bir boyut olmaktan çıkıp gösterene,
duyusal olana çekilmesi ve yalnızca gösterilenler arası bağıntıda dilsel
ayrım olarak yeni bir konum kazanmasıdır (Altuğ, 2001, s.216-217).
Derrida’nın bu düşüncesi, onu yapı, gösterge ve oyun hakkında iki yorum
olduğu sonucuna götürür. “Yapı, gösterge ve oyun” adlı metinde Derrida
(1999b) birbirine indirgenemez iki “yorum yorumu” ile ilgili olarak şöyle
yazmıştır:

O halde iki yorum bulunuyor. İlki oyundan ve göstergenin
düzeninden kaçan bir hakikati veya bir kökeni deşifre etme
düşünü başarmaya çalışır ve yorumlama zorunluluğunu bir
sürgün olarak deneyimler. Artık kökene yönelmeyen diğer
yorum ise oyunu olumlar. Ve bu yorum insanın ve hümanizmin
ötesine geçmeyi dener: İnsanın adı metafiziğin ya da ontoteolojinin tarihi boyunca-tam mevcudiyeti, güven verici temeli, oyunun kökenini ve sonunu düzenlemiş olan şu varlığın adıdır
çünkü. (s.173).

Burada, Derrida’nın ikinci yorum olarak adlandırdığı yorum türü,
onun yapıbozum olarak adlandırdığı stratejisidir. Bu yorum türü,
mevcudiyet metafiziğine karşı bir yorum türüdür. Yapıbozumu bu şekliyle
bir yöntem, bir dil analizi yöntemi olarak anlamak yanlış olacaktır.
Yapıbozum daha çok yöntemin, temellendirmenin, kökenler arayışının ve
sözcüklere öncelik tanımanın bir reddi olarak anlaşılabilir.
Son olarak denebilir ki, post-yapısalcı dil anlayışında dilin konumu
dile olan geleneksel yaklaşımdan koparak özel bir statü kazanmıştır. Buna
göre dil, dil-dışı kendiliklerin özellikleri tarafından şekillendirilemez ve
dil-dışı bir dünyayı yansıtmaya zorlanamaz. Dil kısıtlanmamış bir oyun
türü olarak işler. Dilde dil-dışı bir dünyayı temsil etmek mümkün olsa da;
dil, böyle bir amaç taşımayan, göstergelerin özgür oyunundan ibarettir
(Altuğ, 2001, s.233). Böylesi bir dünya tasarımı, her şeyin dil içinde olup
bittiği ve sınırları muğlak, temellerden yoksun bir oyun olarak anlaşılır;
burada her şey saydamdır; değişken ve kararsızdır. Başka bir deyişle böyle
bir kavrayışta anlam denilen şey değerini yitirmiştir. Fakat anlamın
olmadığı yerde her şey anlamsızlaşır: Bu şu anlama gelir; postmodernizmin
anlama vurduğu darbe, dünyanın nihilizme sürüklenme tehlikesini de
beraberinde getirmiştir.

KAYNAKÇA
Akay, A. (1999). Yapıbozma ve plastik sanatlar. Toplumbilim, (10), 13-23.
Akşin, T. (1999). Avrupa kültürü’nün krizi ve Jacques Derrida.
Toplumbilim, (10), 41-48.
Altuğ, T. (2001). Dile gelen felsefe, İstanbul:Yapı Kredi Yayınları.
Derrida, J. (1982). White mythology: metaphor in the text of philosophy.
Margins of Philosophy, (A. Bass, Trans.), Chicago: University of Chicago
Press.
Derrida, J. (1997). Of grammatology, (Gayatri Chakravorty Spivak, Trans.),
Baltimor & Lonon: The John Hopkins University Press.
Derrida, J. (1999a). Differance. Toplumbilim, (Önay Sözer, Çev.), (10), 49-
61.
Derrida, J. (1999b). İnsanbilimlerinin söyleminde yapı, gösterge ve oyun.
Toplumbilim, (Özkan Gözel, Çev.), (10), 165-174.
Derrida, J. (1999c). Japon bir dosta mektup. Toplumbilim, (Medar Atıcı ve
Mehveş Omay, Çev.), (10), 185-188.
Derrida, J. (1999d). Platon’un eczanesi. Torplumbilim, (Zeynep Direk,
Çev.), (10), 63-81.
Eagleton, T. (2003). Edebiyat kuramı, (Tuncay Birkan, Çev.), İstanbul:
Ayrıntı Yayınları.
Ferguson, F. (2007). Jacques Derrida and the critique of the geometrical
mode: The line and the point. Critical Inquiry,(33) (Winter), 312-329.
Hahn, S. (2002). On Derrida, Austtralia & Canada: Wadsworth Inc.
Kristeva, J. ve Derrida, J. (1999). Göstergebilim ve gramatoloji.
Toplumbilim, (Tülin Akşin, Çev.), (10), 175-183.
Reynolds, J. (2002). Jacques Derrida, The Internet Ancyclopedia of
Philosophy. http://www.iep.utm.edu/d/derrida.htm adresinden ulaşılmıştır.
Sarup, M. (1995). Postyapısalcılık ve postmodernizm, (A. Baki Güçlü,
Çev.), Ankara: Ark Yayınları.
Soysal, A. (1999). Derrida üzerine (bir taslak). Toplumbilim, (10), 37-40.
West, D. (1998). Kıta Avrupası felsefesine giriş- (Rousseau, Kant,
Hegel’den Foucault ve Derrida’ya), (Ahmet Cevizci, Çev.), İstanbul:
Paradigma Yayınları.

NOTLAR
1 Terry Eagleton (2004, s.144) da, yapısalcılığın, anti-hümanist olduğunu ileri sürer. Buna göre yapısalcılık, anlamın bireyin deneyiminde başlayıp bittiği mitini reddeder.
Hümanist gelenekte anlam, benim ya da bizim birlikte yaptığımız bir şeydir. Ama yine de onu yöneten kurallar olmaksızın anlam üretilemez.
2 Derrida’nın “deconstruction” terimi, başlangıçta Heidegger’in “destruction” terimiyle ilgilidir. Terimin Türkçe’deki karşılığı olarak pek çok farklı sözcük önerilmekte ve kullanılmaktadır. Bunlar arasında; “yapıbozum”, “yapısöküm”, “yapıçözüm” vb. bulunmaktadır. Bu yazıda terimin Türkçe’deki karşılığı olarak Ahmet Soysal ‘ın (1999, s. 40) önerdiği şekliyle “yapıbozum” teriminin kullanımına karar verilmiştir
3 Saussure, ses ile anlam arasında doğal bir bağ olduğunu kabul ederek yazıyı ikincil bir konumda görür. Ona göre dil ve yazı iki ayrı göstergeler sistemidir; yazı, dili temsil etmede temel bir amaç olarak vardır (Derrida, 1997, s. 30,35).
4 Akşin’in (1999, s.43) aktardığına göre: Akılmerkezci geleneksel bakışta, bütün anlatımlar “logos”tan kaynaklanır. Özellikle de gerçekliğin anlatımı. Ve bu “logos” ta sesin özü, düşüncede logos olarak  bulunan “anlam” a en yakın olan, ona benzeyen şeydir.
İşte böyle bir ses anlayışı çerçevesinde, anlatımdaki gösterilen (anlam) duyusal deneyselliğin sınırlarını, veya tekliklerin sınırlarını aşarak, sonsuza açılıp evrensele yer vermek için kendini sınırsızlaştırmak isteyen şeydir. Böylece evrensel olan gösterilendir, anlamdır, kavranılır olandır. Fakat gösteren gösterilen karşıtlığında olduğu gibi kesin ayrımlar, bir aşkın-gösterilen kavramının kendisinin düşüncede, dil ile ilişkisinden bağımsız bulunuşta, tüm gösterenler sisteminden bağımsız bir bulunuşa gönderme yapmaktadır.
5 Derrida’ya göre (1999d, s.76) yazı şu ya da bu karşıtlık dizilerinden yola çıkarak düşünülür demek yeterli değildir. Platon, yazıyı karşıtlık temelinde düşünür. Bu zıt değerlerin (iyi/kötü, doğru/yanlış, öz/görünüş, iç/dış vb.) karşıtlık içinde olabilmeleri için, terimlerden her biri diğerine dışsal olmak durumundadır. Şu halde, bu karşıtlıklardan birisi (içerisi ve dışarısı arasındaki karşıtlık), bütün mümkün karşıtlığın matrisi olarak önceden resmen tanınmış olmalıdır.
6 Derrida, genel göstergebilimin genişletilmiş yazı kavramıyla (arkeyazı) tanımlanan gramatolojiye dönüşmesiyle, göstergebilimin temel kavramı olan “gösterge” kavramını da içine alacak şekilde, tüm metafizik varsayımları ayakta tutan şeylerin araştırılacağı ve eleştirel olarak gözden geçirileceği bir alana işaret eder (Derrida, 1999a, s.55).
7 Aşkın gösterilen fikrine Heidegger’de rastlamak mümkündür. Varlığın anlama yetisiyle tüketilemeyeceğine inanan Heidegger için varlık, anlama yetisine önseldir ve onu aşar. Dolayısıyla varlık bütün gösterilenlerin gösterdiği sonul, aşkın bir gösterendir.
8 Difference sözcüğü Latince differe’den gelir. Differe, hem “farklı olmak” ve hem de “ertelemek, başka zamana bırakmak” anlamına gelir. Böylece differance ile difference arasındaki fark, grafik/yazılı bir farklılıktan ileri gelir. Aslında her iki sözcüğün de okunuşları aynıdır.
9 Differance, mevcudiyeti, temeller olmaksızın ya da pozitiflerle negatifler arasındaki karşıtlıklar olmaksızın tanımlama girişimidir. Differance, daima hem zamanda hem mekanda bir farklılığa işaret eder.
10 Örneğin sözlükte “göl” sözcüğünün anlamına bakıldığında, sözlüğün öteki sözcüklere göndermek yoluyla sonu olmayan bir öteki sözcüklere gönderme ağını oluşturduğunu görmekteyiz.
11 Differance’ın ertelenen izinin silinmesi, demek oluyor ki, metafizik metinde iz bırakır. Bu metin, yitirdiği şeyin belirtisini taşımaktadır. Böylece göstergenin göstergesi, izin izi haline gelir. Son bir çözümlemeyle bütün göndermelerin kendisine göndermede bulunduğu şey değildir artık. Buradaki, genelleştirilmiş bir gönderme yapısının içindeki bir işlev haline gelir. İzdir ve izin silinmesinin izidir (Derrida, 1999a, s.59).
12 Çifte bir anlama sahip olan supleer fiili hem ek bir şey katmak, ilave etmek anlamına ve hem de birinin ya da bir şeyin yokluğunda onun eksikliğini gidermek, onu ikame etmek, ona vekalet etmek anlamına gelir.
13 “Yerine geçme (temsil), tıpkı ayı güneşin yerine geçirir gibi, Thot’u Ra’nın yerine koyar. Yazı tanrısı, böylece kendisini Ra’ya ekleyerek ve o yokken ve aslında kaybolmuşken onun yerini doldurarak Ra’nın yer vereni haline gelir. Güneşin ilavesi olarak ayın, günışığının ilavesi olarak gecenin ışığının kaynağı budur. Sözün ilavesi olarak yazının da” (Derrida, 1999d, s.70).

Türkan Fırıncı Orman 
Dr., Yeditepe Üniversitesi Eski Öğretim Görevlisi
Fırıncı Orman, Türkan (2015), “Jacques Derrida Düşüncesinde “Dil”, Kilikya Felsefe Dergisi, (1) s. 61-81.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here