Jean-Paul Sartre’ın Felsefesinde Yöntem

Jean-Paul Sartre
Jaspers ne kadar önemli bir filozof olursa olsun, varoluşçuluk denince akla gelen filozof esas olarak Jean Paul Sartre’dır (1905-1980). Sartre, aslında sadece varoluşçuluk içinde önemli bir yer tutmakla kalmaz, onun 20. yüzyılın model filozofu olduğu, pek çok kimse tarafından kabul edilir. Gerçekten de Sartre sadece felsefi bir sistem kurmakla, varoluşçuluk adı verilen akımın en önemli temsilcisi, hatta pek çoklarına göre kurucusu olmakla kalmayıp, romanlar, oyunlar yazmış, edebiyat eleştirisi yapmış ve eylem içinde olmuştur. Buna göre, politik analizleri ve sözgelimi Cezayir ve Vietnam Savaşlarına karşı çıkışlarında somutlaşan eylemciliği yoluyla Sartre, uluslararası olayların akışına etki etmeye çalışmıştır. Varoluşçuluğu yanında, zamanının hâkim teorilerine bir şekilde meydan okuyan, örneğin Marksizmi yeni baştan şekillendirmeye çalışırken, Freud’un kişileri anlama tarzını gözden geçiren Sartre, felsefi olarak insan varlıklarının doğası ve gündelik hayatıyla ilgili her şeyi ele almıştır.

Sartre’ın sistemini kurarken, pek çok şey yanında, Husserl’in fenomenolojisinden yoğun bir şekilde etkilendiği kabul edilir. Hatta bu etkiyi ifade etmek amacıyla, Heidegger’in Husserl’in dizinin dibinden çıkıp büyümesi gibi, onun da Heidegger’in dizinin dibinden çıkıp geliştiği söylenir. O, öte yandan varoluşçu filozofların sistem karşıtı filozoflar olduğu düşüncesini yalanlayacak şekilde, bir felsefe sisteminin bütün ayrıntılarını ortaya koyan sıkı bir teorisyendir.

(a) Yöntemi

Sartre’ın düşüncesi veya felsefesinin kaynağında fenomenolojinin çok ağırlıklı bir yer tutmasından dolayı, onun özellikle filozof kariyerinin İkinci Dünya Savaşı öncesindeki birinci döneminde, yöntem olarak fenomenolojik yöntemi benimsediği rahatlıkla ileri sürülebilir. Gerçekten de başta romanları, oyunları ve kısa öyküleri olmak üzere, eserlerinde sergilemiş olduğu psikolojik tasvir becerisi açıklıkla gözlemlenebilen Sartre’ın savaş sonrası dönemde, bu kez Hegel’in eserlerini okumanın ve Marksizmle olan flörtünün etkisiyle, diyalektik yöntemin belli bir formunu benimseme yoluna girdiği söylenebilir: Bu ikinci dönemin yaklaşımının anahtar fikir ya da nosyonları “ereksellik”, “olumsuzluk” ve “zaman”dır. “Gelecek kapsamı içinde yer alan bir eylem”in varlığını kabul etmenin diyalektik yöntemin ayrılmaz bir parçası olduğunu söyleyen Sartre, mekanik davranıştan tamamen farklı bir şey olarak insani etkinliğe ya da praksise dair kavrayışımızın faillerin kendilerine yön verip yol gösteren amaçlara bağlı olduğuna özellikle vurgu yapar.

Satre, Descartes’ı ve Descartes sonrası bilumum filozofları, bir açıklama modeli olarak mekanizmi benimseyip erekselliği atlamaları dışında, olumsuzluk ve olumsuzlamanın üretken karakterini bir türlü kavrayamamış olmaları nedeniyle de eleştirir. Sartre, söz konusu diyalektik yöntem bağlamında, Hegel’in diyalektiğinden, diyalektik sürecin ilerlemesinde bireysel etkinliğin önceliğine önem vermek ve diyalektik süreci bir şekilde sonlandırmaya karşı çıkmak bakımından da farklılık gösterir. Diyalektik filozof, ona göre nihayet, tarihsel anlaşılabilirliğin araçları olarak zamandışı kavramlar yerine, nosyon ya da fikirleri tercih eder. Gerçekten de Sartre, sadece gelişmeyi temel alan diyalektik filozofun akışkan ve değişken bir gerçekliği anlaşılabilir hale getireceğini söyler. O, bununla da kalmayıp, diyalektik filozofun bu açıklama sürecinde, statik kavramlardan ziyade dinamik düşünce ya da fikirleri kullanması gerektiğini bildirir. Çünkü bu nosyon ya da fikirlerin en önemli özelliği, Aristoteles ve Kant’ın zaman dışı kategorilerinden farklı olarak, anlamları bakımından zamansallığı gündeme getirmeleridir.

İşte bu temel üzerinde, Sartre’ın, özellikle Yöntem Arayışı adlı denemesiyle Diyalektik Aklın Eleştirisi adlı kitabında ortaya konan yeni yönteminin, yüzyılın başlarında Alman sosyal teorisinin “anlama yöntemi”ni çağrıştıran bir yaklaşım içinde, fenomenolojik yöntemle diyalektik yöntemi, yeni ve özgün bir sentez içinde bir araya getirdiği söylenebilir. Söz konusu yeni yöntemin üç evresi ya da boyutu olduğu söylenebilir: Buna göre, birinci evre ele alınan veya araştırılan konuya ilişkin fenomenolojik bir tasvirden meydana gelir. Fenomenolojik tasvir ya da eidetik indirgemenin başlangıç noktasını veya ilk evresini meydana getirdiği yöntemin ikinci evresinde, araştırılan konu ya da nesnenin imkânıyla ilgili koşullara doğru geri giden regresif bir hareket gündeme gelir. Söz konusu araştırma, özgül bir içerik üzerinde yoğunlaşabildiği gibi, sosyal ilişkilerin yapılarıyla ilgili bütünüyle formel bir araştırmadan da meydana gelebilir. Sartre’ın “progresif-regresif yöntem” adını verdiği üçüncü evrede ise, anlam doğrultusu keşfedilmeye çalışılan failin söz konusu maddi ve formel koşulları nasıl içselleştirdiği veya dışsallaştırdığı üzerinde durulur.

Felsefe Tarihi: Thales’ten Baudrillard’a
Ahmet Cevizci
Say Yayınları

Yorum yapın