Jean-Paul Sartre’ın Felsefesinde Psikoloji

(b) Psikolojisi
Sartre’ın felsefi projesinin çok önemli bir bölümü, şeylerin nedensel bir biçimde belirlenmiş bir düzeni olarak deneyimlediğimiz bir dünyada, insanın özgürlük ve sorumluluğunun nasıl açıklanabileceği problemine bir çözüm getirme yönünde bir teşebbüs olarak görülebilir. Problemin çözümünün bilinçte, insanın anlaşılma tarzında olduğunu düşünen Sartre, bu yüzden ilk eserlerini daha ziyade psikoloji alanında vermiştir. Gerçekten de problemin şimdiye kadar çözümsüz kalmış olmasının, ona göre en önemli nedeni, bilincin epistemolojik ve teorik bir düzlemde yanlış yorumlanarak adeta şeyleştirilmiş olmasıdır. O, bundan dolayı, bilincin özünü, Descartes’ın yapmış olduğu gibi teorik veya düşünümsel bilinçte değil de refleksiyon öncesi bilinçte ve bu arada imgelemde arar.

Buna göre Sartre İmgelem, Bir Duygular Teorisi Taslağı ve İmgelem Psikolojisi adını taşıyan ilk eserlerinde, bir yandan imgelemin psişik hayattaki rolünü gözler önüne sermeye çalışırken, diğer yandan “şeyleştirici bilinç görüşü”nden sakınabilmek için Husserl’in “yönelimselliğin zihinsel olanın ayırt edici ve tanımlayıcı özelliği olduğu” tezine bağlanır. Gerçekten de o, bilinci tözselleştiren veya şeyleştiren görüşü aşma yolunda gerekli olan ipucunu, daha bu ilk dönemde fenomenolojide ve özellikle de bilincin ayırıcı özelliğinin, onun “yönelimselliği” veya “bir nesneye doğru yönelmişliği” olduğu kavrayışında bulur. Sartre, bilinci veya “içeriklerini” şeyler ya da şeybenzeri varlıklar olarak tasarlama anlamında, şeyleştiren bir bilinç görüşünden ancak “bilincin yönelmişliği” sayesinde mümkün olabileceğini çok erken görmüştür. Nitekim o, bu ilk dönemde ulaştığı ve kariyerinin sonuna kadar koruduğu temel tezleriyle, “imgelemin bilincin en temel şekli ya da görünümü olduğunu”, “onun bilincin diğer bütün formları gibi yönelimsel bir karaktere sahip bulunduğunu” ve “algısal bilinçten nesnesini varolmayan, yok olan ya da gerçek olmayan bir şey olarak alması veya kurması bakımından farklılık gösterdiğini” ileri sürer.

Hatta o imgelem ile imgelemin ürünlerini ifade eden imgelerden ziyade, “imgeleyen bilinç”ten söz etmenin çok daha doğru olduğunu ileri sürer. Çünkü imgelemden söz etmek bilinci şeyleştirme eğilimine yol açarken, imgelerden söz etmek dış nesnelerin içerideki suretlerini ima etmek suretiyle iç-dış epistemolojisini gündeme getirir. Böyle bir söylem, dahası Sartre’a göre hem idealist hem de realistlerde rastlanan önemli bir hata kaynağı olarak “içkinlik yanılsaması”na yol açar. Heidegger’den aldığı esinle imgeleyen bilincin dünya içindeki varlık olarak anlaşılması gerektiğini söyleyen Sartre, “yönelmişliğin”, iç-dış epistemolojisinin bilumum paradokslarından sakınmaya yarayan ve bilincin bağıntısal karakterini açığa vuran son derece önemli bir özellik olduğunu ileri sürer. Bilincin özünün, nesnel bir dünyanın nesneleriyle olan yönelimsel ilişkiden meydana geldiğini söyleyen Sartre’a göre, bilincin dışındaki bir dünyanın nesnel varoluşu da bilincin yönelimselliğinin bir sonucu olmak durumundadır.

İmgelemi sıklıkla algıyla karşılaştıran, imgelemede ve algılamada söz konusu olan zihin içerikleri arasında açık bir fenomenolojik farklılığın bulunduğunu ve imgeleyen bilincin algısal bilinçten çok daha zengin olduğunu öne süren Sartre’a göre, imge kendisini bilince sadece bir imge olarak ve bu anlam içinde algıdan daha olumsuzdur. Satre, imgeleme deneyiminin özünde daha baştan itibaren bir olumsuzluk bulunduğunu öne sürer. Onun gözünde imgelem ve bilinç, özü itibariyle olumsuz olup, onlar en olumsuz olduklarında en saf halde bulunurlar. İmgeleyen bilinçten şu halde, imkânın, olumsuzluğun ve yoksunluğun merkezi diye söz eden Sartre, nesnelerin olumsuzlanmalarının, yok sayılmalarının sadece imgeleme ediminde söz konusu olduğunu belirtmeye özel bir önem atfeder. Buradan hareketle, Sartre’ın, kendisinin tanımladığı şekliyle bir “bilinç felsefesi” olan ilk dönem felsefesinin, imgelemin onda bilincin en belirleyici yönü olması dolayısıyla, benzer şekilde bir “imgelem felsefesi” olduğu söylenebilir. Bu ise elbette, onu sadece bir bilinç ya da imgelem filozofu değil, fakat bir özgürlük filozofu yapar.

Jean-Paul Sartre
Jaspers ne kadar önemli bir filozof olursa olsun, varoluşçuluk denince akla gelen filozof esas olarak Jean Paul Sartre’dır (1905-1980). Sartre, aslında sadece varoluşçuluk içinde önemli bir yer tutmakla kalmaz, onun 20. yüzyılın model filozofu olduğu, pek çok kimse tarafından kabul edilir. Gerçekten de Sartre sadece felsefi bir sistem kurmakla, varoluşçuluk adı verilen akımın en önemli temsilcisi, hatta pek çoklarına göre kurucusu olmakla kalmayıp, romanlar, oyunlar yazmış, edebiyat eleştirisi yapmış ve eylem içinde olmuştur. Buna göre, politik analizleri ve sözgelimi Cezayir ve Vietnam Savaşlarına karşı çıkışlarında somutlaşan eylemciliği yoluyla Sartre, uluslararası olayların akışına etki etmeye çalışmıştır. Varoluşçuluğu yanında, zamanının hâkim teorilerine bir şekilde meydan okuyan, örneğin Marksizmi yeni baştan şekillendirmeye çalışırken, Freud’un kişileri anlama tarzını gözden geçiren Sartre, felsefi olarak insan varlıklarının doğası ve gündelik hayatıyla ilgili her şeyi ele almıştır.

Sartre’ın sistemini kurarken, pek çok şey yanında, Husserl’in fenomenolojisinden yoğun bir şekilde etkilendiği kabul edilir. Hatta bu etkiyi ifade etmek amacıyla, Heidegger’in Husserl’in dizinin dibinden çıkıp büyümesi gibi, onun da Heidegger’in dizinin dibinden çıkıp geliştiği söylenir. O, öte yandan varoluşçu filozofların sistem karşıtı filozoflar olduğu düşüncesini yalanlayacak şekilde, bir felsefe sisteminin bütün ayrıntılarını ortaya koyan sıkı bir teorisyendir.

Felsefe Tarihi: Thales’ten Baudrillard’a
Ahmet Cevizci
Say Yayınları

Yorum yapın