Karl Jaspers’in Metafizik ve Teolojik Yaklaşımı

Karl Jaspers Varoluşçuluğun ilk büyük filozofu, kendilerinden sonra felsefenin bir daha hiç eskisi gibi olamayacağını söylediği Kierkegaard ve Nietzsche’nin vukuflarından da çokça istifade etmiş olan Alman filozofu Karl Jaspers’tir (1883-1969). Onun önemi her şeyden önce, kitle ve makine çağının hayli tehlikeli kişisizleştirici eğilimlerinin ve planlamacı tavrının kökenini, modernizmin varlığın İlk ve Ortaçağ’daki sürekliliğini ortadan kaldırıp onu parçalayan ve farklı varlık türleri ya da düzeyleri arasındaki sağlıklı ve uyumlu ilişkiyi ortadan kaldıran yaklaşımına bağlamasından kaynaklanır. Jaspers’e göre, klasik felsefenin veya metafiziğin Hegel’le birlikte çöküşünün ardından, özellikle insan açısından işler daha da kötüye gitmiştir; çünkü bazı filozoflar, pozitivist bir tavırla felsefeyi bilime indirgemiş ve kendilerini bilimle ilgili birtakım iddialar ortaya koymakla sınırlamış veya bilime dayalı bir hayat felsefesi geliştirmekle yetinmişlerdir. Diğerleri ise idealist bir tavırla dini dogmalara müracaat etmişlerdir. Jaspers açısından, sıkıntı her iki durumda da aynıdır. İnsan bilim veya dinin, kısacası otoritenin baskısı altında ezilmekte, kendine her geçen gün biraz daha yabancılaşmakta ve kişiliksizleşmektedir. Ya da başka türlü söylendiğinde, Jaspers’e göre, modern dönemde her iki tavır da bireyselliğin veya aynı anlama gelmek üzere, existenzin veya varoluşun yadsınmasıyla sonuçlanır. Pozitivist ya da idealist filozoflar, her şeyi yüzeysel de olsa kolayca kavrayabileceğimiz bir şeye indirgemek istedikleri için existenzi bir kenara atmışlardır. Pozitivizmin ve idealizmin sunduğu dünya görüşlerinde, bireye, kararlara, kişisel seçim, kaygı ve özgürlüğe yer yoktur. Jaspers varolan birey için bir felaket olan bu durumu şöyle ifade eder: “Her yerde aynı şey var: Süreklilik sona eriyor, hiçbir şeye güvenilmez oluyor; geçmişten intikal eden tarihi töz dünyayı kuşatan teknik yaşam biçimlendirilişinin içinde bitip tükenmektedir. Teknik çağ önceki hiçbir şeyin onlarla artık mevcudiyetini sürdüremeyeceği şartları getirmektedir.”

Jaspers, çağa ilişkin bu genel gözlemden ve “Varlık sorusu”nun gerek idealizm ve gerekse materyalizm tarafından bir türlü tatmin edici bir şekilde yanıtlanamamasının yol açtığı güçlüklerle ilgili değerlendirmelerinden hareketle, felsefenin en temel meselesinin, insanın tarihi kadar eski bir soru olan “Varlık sorusu”na sağlam bir çözüm getirmek olduğunu ileri sürer. Bu yakıcı sorunun varoluş felsefesinin noktainazarından ele alınması gerektiğini savunan Jaspers, “Varlık sorusu” ve kişisel varoluş konusunun, demek ki, bilimsel düşünme tarzının çağdaş zihinler üzerindeki etkisinden dolayı tamamen bir tarafa bırakıldığını söyler. Ona göre, dahası, insanın durumu teknolojinin gelişme hızı, kitle hareketlerinin ortaya çıkışı ve dinin bağlarının gevşemesiyle birlikte daha da kötüleşmiştir. O, işte bütün bu gelişmelerin de etkisiyle, felsefenin görevinin 20. yüzyılda yeniden ele alınıp değerlendirilmesi gerektiğini söyler. Bunu, başkaca şeyler yanında, en fazla bilimlerdeki hızlı gelişme gerekli hale getirmektedir.

(c)Metafizik ve Teoloji

Tıpkı etik değerlendirmelerin felsefeden, felsefi psikolojiden doğması gibi dini yanıtların da varlığa ilişkin metafizik tasvirlerden çıktığını söyleyen Jaspers, aynen Kant’ın yaptığı gibi geleneksel Tanrı argümanlarını eleştirir. Buna göre ateizmi olduğu kadar teizm, panteizm ve vahye dayalı dini de reddeden Jaspers, onların sadece şifre ya da semboller olduğunu, metafizik ve teolojinin birtakım argümanlar yoluyla açımlamaya çalıştıkları yapı ve gerçekliklerin, gerçekte ancak içsel, deruni deneyimlere ilişkin fenomenolojik tasvirlerle ortaya çıkarılabileceğini söyler. Gerçekten de sözgelimi insan, özgürlüğü üzerinde düşündüğü zaman, onu bir armağan olarak algılar ve bir başına olmadığının belli belirsiz olarak farkına varır. Söz konusu armağan, kaynağı ve temeli olarak nihai bir ufka işaret eder. Aşkınlığın bilincine de aynı şekilde, sonluluğumuzun farkına vardığımız zaman erişiriz. Sınırlarımızın farkına vardığımız noktada, kendimizde var olan sınırsız sayıda imkânın bilincinde oluruz. Jaspers’e göre, genel olarak da dünyanın kendisi, ötesindeki bir alana işaret eder. Aşkınlık, şu halde insanın kendisi sayesinde varolduğu bir kudretin iması veya işaretidir. İşte bu ipuçlarıyla karşı karşıya gelen insan, onların izini sürmek veya bu ipuçlarını hiç görmemek açısından tamamen özgürdür.

Jaspers bütün tamlığı ve zenginliği içinde deneyimlediğimiz varlığın nihai sınırlarını, var olan her şeyi kuşatan, kucaklayan ve çevreleyen sınırları ifade edebilmek için deneyimlenebilir nihai ufuk anlamında, çepeçevre kaplayan (umgreifende) deyimini kullanır. O, kavrandığı, düşünüldüğü ya da kavramsallaştırıldığı şekliyle varlığın bütününü ya da çepeçevre kaplayanı tanımlamak için “varlık olmak bakımından varlık”ı kullanırken, insanın çepeçevre kaplayana yönelik hareketini, adanmışlığını ifade etmek için de “aşkınlık” deyimini kullanmaya özen gösterir. Buna göre, Jaspers elbette, mutlak olanı nesnel olarak bilmenin imkânsızlığı üzerinde dursa da “çepeçevre kaplayan mutlak varlık”ı özne ile nesne arasındaki ilişkiyi aşarak kavramanın zorunluluğuna işaret eder. İşte bu durumun bir sonucu olarak “mutlak gerçeklik” veya çepeçevre kaplayan, onun felsefesinde bir obje ya da nesne olarak ele alınmaz. Ona ulaşmak bitmeyen, hep yeniden başlayan bir çaba ile olabilir.

Jaspers, çepeçevre kaplayanın, biraz da insanın bu çabasına bağlı olarak, kendisini üç farklı şekilde gösterdiğini söyler: Dünya olarak çepeçevre kaplayan, gündelik ve bilimsel deneyimin ampirik dünyası olarak çepeçevre kaplayan ve nihayet, insanın kendi benliği olan çepeçevre kaplayan. Çepeçevre kaplayanın, bizler özünü ifade etme noktasında tamamen başarısız olsak da Jaspers’e göre, onun var olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Benimle dünyanın çepeçevre kaplayanla bir anlamda özdeş olduğunu dile getiren Jaspers’e göre, onda özne ile nesne arasındaki karşıtlık da gerek nesne ve gerekse öznenin aynı varlığın tezahürleri olmaları nedeniyle, ortadan kalkar. O, bütün bu gerekçelerden dolayı, çepeçevre kaplayanın, nesneler arasında bir nesne olarak da görülemeyeceğini ileri sürer. Çepeçevre kaplayan mutlak varlık, varlık içinde farklılıkların tümünü ihtiva ettiği gibi, bütün bir varlık alanını ifade eder. Jaspers, metafiziksel konumların çepeçevre kaplayandaki durumlar ve olaylar olmaları ve onu hiçbir şekilde sınırlamamaları dolayısıyla, mutlak varlığın sadece materyalizm, pozitivizm ve natüralizmin değil, fakat idealizmin de ötesinde olduğunu ileri sürer. Çepeçevre kaplayan, şu halde, kavramsal olarak kavranamayan anlamında bütünüyle öteki olandır. O, deneyimin ben kutbunu olduğu kadar nesne kutbunu da kapsayan nihai varlıktır.

Jaspers, insanın aşkınlığı veya çepeçevre kaplayanı, onun üç farklı tezahürü üzerinden giderek arayabileceği kanaatindedir. Buna göre o, tıpkı bilimin yaptığı gibi, dünyayı keşfedip açımlamaya çalışabilir. İnsan, epistemoloji, etik ve psikolojide olduğu gibi, kendisiyle dünya arasındaki ilişkileri araştırabilir ve böylelikle varoluş aydınlanmasına erişebilir. Ve o nihayet, varlığın kendisine nüfuz etme problemini doğrudan ele alacak şekilde Tanrıyı ele alabilir.

Felsefe Tarihi: Thales’ten Baudrillard’a
Ahmet Cevizci
Say Yayınları

Yorum yapın