Jean-Paul Sartre’ın Felsefesinde Ontoloji

(c) Ontolojisi
Bilinçten hareket eden bir ahlak ya da özgürlük filozofu olarak Sartre’ın, etik ile ontoloji veya varlık felsefesinin düşüncesindeki yakın ilişkisinden dolayı, aynı zamanda önemli bir metafizikçi olduğu söylenebilir. Satre, başyapıtı olan, “Fenomenolojik Ontoloji Üzerine Bir Deneme” alt başlıklı Varlık ve Hiçlik adlı eserinde, varlık teorisinin tüm temel kategorilerini ele aldıktan sonra, eserisz yerine getirilmemiş bir taahhüt olarak, etik üzerine bir eser kaleme alma taahhüdüyle kapar. Bu eserde ele alınan temel varlık kategorileri, madde ile bilinç arasında bir karşıtlık tesis edecek şekilde, esas itibariyle kendinde-varlık ile kendisi-için-varlıktır. Birbirlerine hiçbir şekilde indirgenemeyen bu iki varlık kategorisinin kendilerine özgü ayırt edici birtakım özellikleri vardır.

Kendinde-Varlık

Onun varlık teorisinin çok önemli bir kategorisini oluşturan kendindevarlık kategorisi, nesneler dünyası ile bu dünyanın çok çeşitli unsurlarını meydana getiren nesneleri tanımlayan bir kategoridir. Nesnenin, bilinçten yoksun varlığın, bilincin olumsuzlama faaliyetinden önce farklılaşmamış ve vasıfsız olumluluk olarak çıplak varoluş diye anlaşılması gerektiğini bildiren Sartre, onun kendi kendisiyle özdeş veya her ne ise o olduğunu, realist ontolojilerde varlığa genel olarak yüklenen özelliklerden yoksun bulunduğunu söyler. Buna göre, o ne etkin, ne de edilgindir; olumsuzlamanın olduğu kadar olumlamanın da ötesindedir; başkalığı bilmediği gibi, zamansallığa da tabi değildir. Mümkün olandan türetilmediği gibi zorunlu olana da indirgenemeyen kendinde-varlık, Sartre tarafından yaratılmamış, kendisini hiçbir zaman tam olarak vermemek anlamında sınırsız bir varlıktır. O, Sartre’a göre, kendisiyle dolu olduğu, kendisine gönderimde bulunamadığı, herhangi bir gizemden yoksun olduğu, içine tekabül eden bir dışarısı bulunmadığı için kendisini gerçekleştirmesinden söz etmenin mümkün olmadığı bir varlıktır.

O, kendinde-varlığın varoluşsal anlamını açığa vuran deneyimin, onu bütünsel olarak kavranmaya elverişli olmayan bir şey olarak gösterdiğini söyler. Kendinde-varlık olarak dünya, kendisini tam ve eksiksizce kavrama çabalarımızı boşa çıkartan, arızi niteliklerle dolu bir dünyadır. O, bütün ayrıntıları, karmaşıklığı, çıplak fizikselliği ve olgusallığıyla, varlığı bir düşünce sistemi veya bilimsel bir çerçeve içinde kavranması mümkün olmayan bütünüyle olumsal bir varlıktır.

Kendisi-İçin-Varlık

Her ne ise o olan kendinde varlığın karşısında, bilincin varlığını ifade eden kendisi-için-varlık bulunur. Dünyaya “başkalığı” sokan kendisi-için-varlık, olumsuzluğun ve yokluğun merkezi olup, yönelimsel ilişkileriyle kurduğu dünyayı zamansallaştırır. Sartre, sözgelimi nesnelerin kırılganlığından başlayıp, dostların yokluğuna veya insanın adam gibi dostu olamaması olgusuna kadar uzanan neredeyse sınırsız bir alanda hayatlarımıza nüfuz eden olumsuzluğun, standart görüşün aksine büyük ölçüde bilinçten kaynaklandığını, onun en azından yargılama ediminden bağımsız olmadığını söyler. Satre, yokluk bağlamında önyargılı bir kavrayışımız olduğunu, özkonusu yokluk kavrayışının dünyamızın nüfusuna katkıda bulunan olumsuz yargılarla negatif gerçekliklerin ortaya çıkışını temellendiren şey olduğunu söyler. Ona göre, bilincin dünya ile olan bu olumsuzlayıcı, yoksayıp ortadan kaldırıcı ilişkisi, bilincin özü itibariyle hiçbir şey olmasından veya bir şey olmamasından veya hiçlik olmasından kaynaklanır.

Hiçlik

Sartre hiçliği, oldukça farklı anlamlarda, sözgelimi dışsal ve içsel hiçlik, epistemolojik bakımdan hiçlik ve duygusal bakımdan hiçlik olarak farklı şekillerde tanımlayıp kullanır. Bu farklı hiçliklerden bizi burada ilgilendiren hiçlik, onun insanların bilincine, insanları kendinde-varlıklardan ayıran boşluğa gönderimde bulunması olgusunda ortaya çıkan içsel hiçliktir. Bu anlamda hiçlik, insanın kendisindeki hiçlik, onda varolan ve eylemleri, düşünceleri ve algılarıyla doldurmaya çalıştığı boşluk olarak ortaya çıkar. Eylem tarzını tahayyül edilen bir geleceğe gönderimle belirleyen bir kendisiiçin-varlığın dünyayı hem algılamasını ve hem de dünya içinde eylemde bulunmasını mümkün kılan şey, işte bu içsel ve özsel hiçliktir. Nitekim Sartre, insanın doğasındaki içsel boşluğu seçtiği eylem tarzlarıyla doldurmak bakımından bütünüyle özgür olduğunu ifade edecektir.

Hiçliğin insani varoluşun en belirleyici yönü olduğunu, insanın hiçlik sayesinde kendisiyle dünya arasındaki farklılığı gördüğünü söyleyen Sartre’a göre, kişinin kendisine “ben böyle böyle değilim” diyebilme gücü, bilinçteki hiçliğin ürettiği boşluğun bir sonucu olmak durumundadır. İçsel hiçlik, öyleyse bilinci meydana getiren şey olup, o olmadığında, bir insan algıya ya da kendini belirlemeye muktedir olmayan katı ve masif bir şey olup çıkar.

Hiçliğin, söz konusu içsel hiçlikle eşanlamlı olan bir diğer tanımı olumsuzlama anlamında hiçliği ifade eder. Sartre’a göre, bilinçli insan varlıkları aynı zamanda dil kullanan varlıklardır. İşte olumsuzlamayla belirlenen hiçliğin çıktığı yer de onun noktainazarından burasıdır. İnsan, bir şeyi başka şeylerden ayıran kategoriler formüle edebilme melekesiyle seçkinleşir; bu kategori formasyonu da açıktır ki, dil ve dilin kullanımıyla ilişkili bir şey olmak durumundadır. Demek ki bilinç, insani varoluşun kendisiiçin-varlık olabilmesinin gerek koşulu olabilmekle birlikte, yeter koşulu değildir, zira asıl olan hiçlik ve hiçlikte sonsuz sayıda imkân bulunması dolayısıyla, olumsuzlamadır.

Bilincin, kendisi-için-varlığın bir şey olmayışı, hiçbir şey oluşu veya söz konusu asli olumsuzluğu olarak özü, Sartre’ın ontolojisinde pek çok paradoksla karşılaşmamıza yol açar. Buna göre, insani gerçeklik, her ne ise o olmayan ve her ne değilse o olan varlıktır. O, kendinde varlığının asli olumsuzlanması olma ve durumunun verilenleri olmama anlamında benliğidir, geçmişi ve olgusallığıdır. O, hiçliği saklayan veya kendisiyle ona izafe etmek isteyebileceğimiz her yüklem arasındaki farklılığı veya başkalığı gizleyen varlıktır.

Öte yandan, Heidegger’i, pek çok konuda olduğu gibi zaman konusunda da önemli ölçüde takip eden Sartre, yaşanan zamanı ölçülen evrensel zamandan ayırt etmeye özen gösterir. Kronometreler veya saatlerle ölçülen zaman, niceliksel ve homojen bir zamandır. Oysa yaşanan, ekstatik zaman niteliksel ve heterojen bir zamandır. İşte bu bağlamda kendisi-için-varlığın bir elin bir eldiven veya eldivenin zaman içinde olmasına benzer şekilde zaman içinde olmadığını, kurduğu veya inşa ettiği dünyayı zamansallaştırdığını söyleyen Sartre, onun üç ayrı zaman kesitinde, yani sırasıyla “olmuş olan” veya “olgusallık” olarak geçmişte, imkân veya “henüz olmamış olan” olarak gelecekte ve nihayet, kendisi-içini varlıkla hem birleştiren hem de ondan ayıran “başkalaştırıcı” ilişkiyi cisimleştiren şimdide varolduğunu söyler. O, bunların orijinal bir sentezin yapı kazanmış üç anı olduğunu öne sürmekle birlikte, bu noktada Heidegger’den farklı olarak, gelecekten ziyade şimdiye vurgu yapmanın çok daha önemli olduğunu belirtir.

Kendinde-varlık ile kendisi-için-varlık soyutlamalarından somut bireysel varlığa geçildiği zaman, kendinde-varlık ve kendisi-için-varlık benzeri işlevsel kavramların sırasıyla “olgusallık” ve “aşkınlık” rollerini üstlendiğini belirten Sartre, bununla bireyin her zaman bir “durum” içinde bulunduğunu ve onun, insanın kültürel çevresi de dâhil olmak üzere, verili olanların bir karışımından meydana geldiğini ama insanın bütün bu verili olanları aşarak, her zaman bir şeyler yaratmaya mecbur olduğunu söyler.

Jean-Paul Sartre
Jaspers ne kadar önemli bir filozof olursa olsun, varoluşçuluk denince akla gelen filozof esas olarak Jean Paul Sartre’dır (1905-1980). Sartre, aslında sadece varoluşçuluk içinde önemli bir yer tutmakla kalmaz, onun 20. yüzyılın model filozofu olduğu, pek çok kimse tarafından kabul edilir. Gerçekten de Sartre sadece felsefi bir sistem kurmakla, varoluşçuluk adı verilen akımın en önemli temsilcisi, hatta pek çoklarına göre kurucusu olmakla kalmayıp, romanlar, oyunlar yazmış, edebiyat eleştirisi yapmış ve eylem içinde olmuştur. Buna göre, politik analizleri ve sözgelimi Cezayir ve Vietnam Savaşlarına karşı çıkışlarında somutlaşan eylemciliği yoluyla Sartre, uluslararası olayların akışına etki etmeye çalışmıştır. Varoluşçuluğu yanında, zamanının hâkim teorilerine bir şekilde meydan okuyan, örneğin Marksizmi yeni baştan şekillendirmeye çalışırken, Freud’un kişileri anlama tarzını gözden geçiren Sartre, felsefi olarak insan varlıklarının doğası ve gündelik hayatıyla ilgili her şeyi ele almıştır.

Sartre’ın sistemini kurarken, pek çok şey yanında, Husserl’in fenomenolojisinden yoğun bir şekilde etkilendiği kabul edilir. Hatta bu etkiyi ifade etmek amacıyla, Heidegger’in Husserl’in dizinin dibinden çıkıp büyümesi gibi, onun da Heidegger’in dizinin dibinden çıkıp geliştiği söylenir. O, öte yandan varoluşçu filozofların sistem karşıtı filozoflar olduğu düşüncesini yalanlayacak şekilde, bir felsefe sisteminin bütün ayrıntılarını ortaya koyan sıkı bir teorisyendir.

Felsefe Tarihi: Thales’ten Baudrillard’a
Ahmet Cevizci
Say Yayınları

Yorum yapın