Karl Jaspers’in Varoluş Felsefesi

Karl Jaspers Varoluşçuluğun ilk büyük filozofu, kendilerinden sonra felsefenin bir daha hiç eskisi gibi olamayacağını söylediği Kierkegaard ve Nietzsche’nin vukuflarından da çokça istifade etmiş olan Alman filozofu Karl Jaspers’tir (1883-1969). Onun önemi her şeyden önce, kitle ve makine çağının hayli tehlikeli kişisizleştirici eğilimlerinin ve planlamacı tavrının kökenini, modernizmin varlığın İlk ve Ortaçağ’daki sürekliliğini ortadan kaldırıp onu parçalayan ve farklı varlık türleri ya da düzeyleri arasındaki sağlıklı ve uyumlu ilişkiyi ortadan kaldıran yaklaşımına bağlamasından kaynaklanır. Jaspers’e göre, klasik felsefenin veya metafiziğin Hegel’le birlikte çöküşünün ardından, özellikle insan açısından işler daha da kötüye gitmiştir; çünkü bazı filozoflar, pozitivist bir tavırla felsefeyi bilime indirgemiş ve kendilerini bilimle ilgili birtakım iddialar ortaya koymakla sınırlamış veya bilime dayalı bir hayat felsefesi geliştirmekle yetinmişlerdir. Diğerleri ise idealist bir tavırla dini dogmalara müracaat etmişlerdir. Jaspers açısından, sıkıntı her iki durumda da aynıdır. İnsan bilim veya dinin, kısacası otoritenin baskısı altında ezilmekte, kendine her geçen gün biraz daha yabancılaşmakta ve kişiliksizleşmektedir. Ya da başka türlü söylendiğinde, Jaspers’e göre, modern dönemde her iki tavır da bireyselliğin veya aynı anlama gelmek üzere, existenzin veya varoluşun yadsınmasıyla sonuçlanır. Pozitivist ya da idealist filozoflar, her şeyi yüzeysel de olsa kolayca kavrayabileceğimiz bir şeye indirgemek istedikleri için existenzi bir kenara atmışlardır. Pozitivizmin ve idealizmin sunduğu dünya görüşlerinde, bireye, kararlara, kişisel seçim, kaygı ve özgürlüğe yer yoktur. Jaspers varolan birey için bir felaket olan bu durumu şöyle ifade eder: “Her yerde aynı şey var: Süreklilik sona eriyor, hiçbir şeye güvenilmez oluyor; geçmişten intikal eden tarihi töz dünyayı kuşatan teknik yaşam biçimlendirilişinin içinde bitip tükenmektedir. Teknik çağ önceki hiçbir şeyin onlarla artık mevcudiyetini sürdüremeyeceği şartları getirmektedir.”

Jaspers, çağa ilişkin bu genel gözlemden ve “Varlık sorusu”nun gerek idealizm ve gerekse materyalizm tarafından bir türlü tatmin edici bir şekilde yanıtlanamamasının yol açtığı güçlüklerle ilgili değerlendirmelerinden hareketle, felsefenin en temel meselesinin, insanın tarihi kadar eski bir soru olan “Varlık sorusu”na sağlam bir çözüm getirmek olduğunu ileri sürer. Bu yakıcı sorunun varoluş felsefesinin noktainazarından ele alınması gerektiğini savunan Jaspers, “Varlık sorusu” ve kişisel varoluş konusunun, demek ki, bilimsel düşünme tarzının çağdaş zihinler üzerindeki etkisinden dolayı tamamen bir tarafa bırakıldığını söyler. Ona göre, dahası, insanın durumu teknolojinin gelişme hızı, kitle hareketlerinin ortaya çıkışı ve dinin bağlarının gevşemesiyle birlikte daha da kötüleşmiştir. O, işte bütün bu gelişmelerin de etkisiyle, felsefenin görevinin 20. yüzyılda yeniden ele alınıp değerlendirilmesi gerektiğini söyler. Bunu, başkaca şeyler yanında, en fazla bilimlerdeki hızlı gelişme gerekli hale getirmektedir.

(b) Egzistans Felsefesi

Demek ki, bilimin değersizliğinden veya bir kenara atılması gerektiğinden söz etmekten ziyade, felsefenin görevinin veya işinin bilimin görevinden veya faaliyetinden farklı olduğunu anlatmak isteyen Jaspers’e göre, felsefenin Varlık konusunu konu edindiği zaman, onu bir düşünce konusu olarak ele almak suretiyle bilimleri taklit etmemesi gerekir. Çünkü bu durum veya böylesi bir yaklaşım, Varlığı diğer varlıklar arasındaki bir varlık haline getirir. Jaspers, işte bu yüzden, yani bilimin somut ve bireysel insan varlıklarının deneyimlerini ele alması mümkün olmadığı için bilimlerin hiçbir şekilde felsefeyle aynı düzeyde olamayacağını ileri sürer. Ona göre, bilimin felsefenin altında olması gerekir.

Existenz
Jaspers, işte bu noktada felsefenin en önemli konusunun, egzistansiyalist filozofun içsel ve kişisel deneyimiyle kavranabilecek olan “varoluş meselesi” olduğunu söyler. Gerçekten de o, egzistansiyalist filozofun kavrayabileceği, bütünüyle nesnel olmadığı gibi tamamen öznel de olmayıp, deneyimin yaratıcı kaynağı olan bir varlık düzeyinin bulunduğunu ileri sürer. Bu düzey de varoluştur. O, somut bireye, değişmez bir doğası, istikrarlı bir özü olmayan, fakat sadece birtakım imkânlardan ibaret bir benlik olan bu varlığa existenz adını verir. Başka bir deyişle, insandaki gerçek, değerli sahici benliğin, kavramlarla sınırlanamayan, nesnel olarak bilinemeyen, fakat deneyimlenen ya da hissedilen, imkân ve projeleriyle özdeş olan ve dolayısıyla sürekli bir oluşum ve kendisi olma (selbst-werden) süreci içinde bulunan benin, Jaspers’teki adı existenzdir. Existenzin hiçbir zaman sadece bir nesne haline gelemeyeceğini, onun düşünme ve eylemin kaynağı olduğunu söyleyen Jaspers’e göre, varoluş ya da insani benliğin doğası, insanın, yani kendisini ve varlığı anlamaya çalışan bir varlığın imkânlarını gözler önüne seren bir varoluş aydınlanması (Existenzerhellung) yoluyla keşfedilir. Alışılmış bilme tarzlarının bir nesneyi kavrayan bir özneyi veya özne-nesne ikiliğini varsaydıkları için zorunlulukla atlamak durumunda oldukları bu sahici benin bilincine varmanın yolu, kendi benliğini ve varlığını anlamaya çalışan insanın imkânlarını açımlayan bir varoluş aydınlanmasından geçer.

Söz konusu aydınlanma insanı kendisini sorgulamaya götürür. Gerçekten de alışılmış algı ve bilgi türlerinin, bir nesneyi algılayan bir özneyi gündeme getirmeleri nedeniyle gerçek benliği atladıklarını söyleyen Jaspers’e göre, insanda gerçek ve değerli, yani sahici olan yegâne şey existenz olmak durumundadır. Gerçek benliği meydana getiren existenz nesnel olmayan bir şey olarak bütünüyle biriciktir. O, geleneksel felsefi soruşturmaların kendisine erişemedikleri varoluşun yeni imkânlara sınırsızca açık olduğunu ileri sürer. Existenz her ne kadar insan varoluşunun kavramsal olarak sınırlanamayan yönünü meydana getirse de açıkça deneyimlenebilir. O, yaşanabilir, felsefi düşünüm yoluyla açıklığa kavuşturulabilir.

Existenz ve Dasein

Klasik tözsel düalizme veya insan açısından bir ruh-beden ikiliğine şiddetle karşı çıkan Jaspers, bir yandan da insanın iki farklı düzeyi ya da boyutu olduğunu söyler. Bunlardan birincisi, insanın zamansal–mekânsal boyutuna tekabül eden, tanımlanabilen birtakım özelliklere sahip olup, teorik incelemenin konusu yapılabilen, oradaki varlık veya nesneleşmiş insan olarak Daseindır. Bu haliyle insan, evrenin bir parçası olup, nesneler arasında bir nesnedir. Bu boyutuyla insan “toplum içindeki varlık, yerine başkasının ikame edilebileceği bir atomdur. Burada “sanılar, erekler, sevinç ve kaygılar fark edilmeden bir insandan öbürüne geçer; farkında bile olunmaksızın, başkasının düşüncesi benimseniverilir. Böylece, herkesin yaptığını yapmaya, herkesin düşündüğü gibi düşünmeye, herkesin inandığı gibi inanmaya başlarım.” Kısacası Dasein “başkalarıyla ayrı durumda olma”dır. Burada insan Daseinın kuşatımı altındadır; [onda] içsel yaşantının yerini dışsal kurumlar (din, ulus, töre, sendika, parti vb.) ve dış düşünceler (ideoloji) almıştır. Kilise de parti de onu özgür yapmaya değil, eşit yapmaya uğraşıyorlar.”

Daseinın salt varoluşu, benliğin üzerindeki “kabuk” veya “çadır”ı, insanın bilimin konusu olan nesnel yanını gösterdiği yerde, sahici varoluşa, insanın bilince bir kendisi olma istemi katabildiği zaman gerçekleşen bene existenz adı verilir. Daseinı insan varlığının sahici yönünü meydana getiren existenz ile karıştırmak, kaba bir materyalizme düşmek anlamına gelirken, gerçek bir deniz kazasına neden olur; oysa Daseinı ihmal etmek nihilizme götürür.

İnsanın dünyaya yabancılaşmış olduğunu söyleyen Jaspers’e göre, insan karanlık bir geçmişten belirsiz bir geleceğe doğru ilerlemektedir. Hayatın bir yerlere demir atmayı bekleyen bir akış olduğunu ileri süren Jaspers’a göre, hayat gizemli paradoksları ve çok sayıda antinomisiyle alabildiğine zengin bir görünüm arz eder. O, sahici existenzin akıl (vernunft) yoluyla açımlandığını, oysa zekâ ya da müdrikenin (verstand) varoluşun pragmatik idaresiyle meşgul olduğu kanaatindedir. Verstandın pratik sonuçlarla tatmin olduğunu dile getiren Jaspers’e göre, insan hem vernunft hem de existenzdir. İnsanın gerçekten kendisi oluşunu tanımlayan existenz, ancak özgür ve koşulsuz kararla gerçekleştirilebilir. O, existenzin birtakım sınır durumlarıyla sınırlandığı kanaatindedir. Söz konusu sınır durumlarını deneyimlemekle var olmak bir ve aynı şeydir. İşte buradan hareketle onda existenzi belirleyen, yani kendisi olabilen insanın üç temel özelliğinin bulunduğu sonucuna varılabilir: (1) Özgürlük, (2) İletişim ve (3) Sınır durumlar.

Özgürlük ve Etik

Bunlardan existenzi her ne ise o yapan, insanı kendisi olan sahici birey haline getiren en temel karakteristik ya da unsur hiç kuşku yok ki özgürlüktür; çünkü Jaspers’te özgürlük ahlaki sorumluluk problemini ortaya çıkaracak olan seçimle çok yakından ilişkilidir. Seçmek, tercihte bulunmak, diğer egzistansiyalist filozoflarda olduğu gibi, Jaspers’te de özgür olmak anlamına gelir. Ona göre, ben özgürce seçim yaptığım sürece varım. Ben, benden bekleneni yapmak, bana verilmiş olan kimliği ve değerleri olduğu gibi benimsemek yerine, özgürce kendi kimliğimi yarattığım, özgürlüğümü hayata geçirebildiğim, kendi değerlerimi yarattığım ölçüde varolurum. Bu bağlamda var olmak kişinin özgür olduğunun bilincinde olmasından başka bir şey değildir.

Jaspers’te etik tamamen kişinin özgürlük potansiyelinin açığa çıkarılıp hayata geçirilmesiyle ilgili olduğundan, existenz açısından mutlak bir önemi olan ve kendisellikle eylem olarak deneyimlenen özgürlüğün, onun etiğinin merkezinde bulunmakla birlikte, mutlak olduğu düşünülmemelidir. Başka bir deyişle, onda özgürlük mutlak ve koşulsuz değildir. Her şeyden önce, Jaspers’in deyimiyle, ben bana verilmiş olduğum için Sartre’ın söylediği gibi kendi kendimi yaratma duygusuna sahip olamam; kendi kendimi yaratmak yerine, öncelikle kendimi kabul etmem ya da almam gerekir. Dahası, ona göre, ben tarihselliğim içinde sınırlanmış olduğum ve geçmişte yaptığım seçimler beni bağladığı için hayatın anlamını dilediğim gibi belirleyemem, insanı tanımlayamam. Buna göre, Kierkegaard’ın atladığı, Sartre’ınsa hiç dikkate almadığı tarihselliğe Heidegger’le birlikte büyük bir önem atfeden Jaspers, sözcüğün bildik anlamı içinde, olayların art arda dizilişi olarak tarih (historie) ile tarihte derinlere kök salmış somut durumumuz, bizim tarihsel süreç içinde belli bir anda doğmuş olmamız olgusunu imleyen tarihsellik (geschichtlichkeit) arasında bir ayrım yaparken, insana tarihsel bir perspektif kazandırır ve olayların ardışıklığından meydana gelen süreç içinde belli bir konum işgal eden insanın hayatı ve etkinliklerinin ancak tarihsel bir bağlam içinde anlam kazandığını söyler. Buna göre, ben anne ve babamı, cinsiyetimi değiştiremem; dünyadaysam eğer, dünyaya gelmeyi istememe gibi bir tercihim söz konusu olamaz; hatta dünyadaki kaderimi dahi tümden değiştiremem. Fakat tarihselliğimi ve kaderimi, kendimi ya da bana verilmiş olan beni sevdiğim kadar sevebilirim.

Şu halde, Jaspers’te özgürlük her zaman kendisi dışında bir şeyle, engellerle, kendisini sınırlayan veya yadsıyan şeylerle ilişki içinde varolur.

İşte bu bağlamda, özgürlüğüm gerçekliği yadsıyıp, sadece imkânlar alanında kendisi için olma düzeyinde kaldığı sürece, Jaspers’e göre, insan varlığı orada, dünyada olma boyutunu yitireceği için hiçbir şeydir. Başka bir deyişle, özgürlüğün ancak engellerle ilişki içinde varolabileceğini reddetme, insandaki exiztenz ve Dasein boyutlarının indirgenemez ikiliğini ve birlikteliğini görmeme, insanın salt exiztenz boyutunu dikkate alıp onun mutlak ve koşulsuz bir özgürlüğe sahip olduğunu öne sürme, Jaspers açısından, hayalcilik, mistisizm veya ütopyacılıktır. Buna karşın engelleri mutlaklaştırma, onların özgürlük açısından çıkmaz bir sokak olduğunu düşünme ise, determinizmin ya da daha doğru bir deyişle, pozitivizmin tuzağına düşmek anlamına gelir. Özellikle bu sonuncu durumda daha belirgin hale gelen şey, Sartre’ın kötü niyet adını verdiği tavırla eşanlamlıdır ve sahici olmayan varoluşa yol açar.

Oysa Jaspers’in özgürlük anlayışında, insanın iki boyutuna, Dasein ve existenze bir de aşkınlık boyutu eklenir; dünyada, orada ve sınırlarla birlikte varolan insan, seçimleriyle sınırlara rağmen ve sınırları aşmaya çalışarak özgürlük mücadelesi verirken, yani bilinçli seçim ve eylemlerle kabuğu kırıp çadırı yırtarken, değerleri cisimleştirir, kendini aşmaya başlar: “İnsan kendini sadece bir dünyanın içinde aşamaz, efsanevi örneklerden zevk alarak buna ulaşamaz, hülyaya dalarak buna vasıl olamaz, onu övücü sözlerle de bu mümkün olmaz, sanki bu övücü sözlerde hakikat varmış gibi. Ancak iç ve dış davranışında, kendini gerçekleştirmesinde kendi bilincinde hayata üstün olduğuna inanır ve kendi kendisinin üstüne yükselir.”

Yine de varolan bireyin özgürlüğünün mutlak olmadığının, onun kalıcı ve kesin doğrularının bulunmadığının unutulmaması gerekir. Existenzin farklı anlarda hayata geçirdiği değerler, bütün tarihsel dönemlerde gerçekleştirdiği doğrular vardır; ahlaklılık da onda zaten özgürlüğü bu şekilde tezahür eden, kendini gerçekleştirebilen, kendisi olabilen, Daseinı aşıp existenz haline gelebilen insanlara özgü bir hayat tarzıdır.

Başkalarıyla Birlikte Olma

Jaspers’ta, özgürlük ve dolayısıyla existenz sadece dünyada değil, fakat öznelerarası bir ortamda gerçekleşir. Çünkü ona göre, insan kendi asıl kimliğine ancak başka existenzlerle iletişim içinde erişebilir; bundan dolayı, ötekinin özgürlüğüm için hem muazzam bir destek hem de azımsanmayacak bir köstek oluşturduğunu unutmamak gerekir. Öteki, beni kendisine benzer biri haline getirmeye çalışabileceği veya sürünün bir parçası olmaya zorlayabileceği gibi, bana existenz olma mücadelemde sevgi yoluyla beklenmedik bir güç de sağlayabilir. İşte bundan dolayıdır ki, Jaspers, existenzin özgürlüğünün özde, diğer existenzle olan iletişimin “sevgi dolu kavgasını” (kampfinde liebe) aramaktan geçtiğini belirtir. Başka bir deyişle, her insanın hem kendisiyle kalması ve hem de başka insanlarla birlikte gelişmeyi ve gerçekleşmeyi araması gerektiğini iddia eden Jaspers’e göre, sevgi kendisini, ötekinin özgürlüğünü tanımayı ihtiva eden veya en azından zorunlu kılan hakiki iletişimde gösterir. İşte bu sevgidir ki bizi, özgürlüğümüzün gerekli kıldığı tekillik ve bireyselliğin sonucu olan tecrit edilmişlik ve yalnızlıktan kurtarabilir: “Sevgi varoluşumuzu taşır, sevgimizde bizi dolduran ve bize doyum sağlayan biricik kesinliği yaşarız. Eksiksiz hakikat kendini ancak sevgiye açar. O hiçbir nesnel inanç içeriğiyle bulandırılmak istemez.”

Buradan da anlaşılacağı üzere, kendisini genelin sevgisine, kitlesel duygudaşlığa bırakan, yani bireyselleşemeyen, sevgisini orta malı haline getiren insan existenz olamaz. Jaspers’te insanın önce kendisini tecrit edebilmesi, başkaları ile arasına bir mesafe koyabilmesi, sevgisini başkalarına yeni bir biçimde açabilmesi için bir “sevgi inzivasına” çekilmesi, kısacası yalnızlığı göze alması gerekir. Tecrit edilmişlik ve yalnızlık, insanın orada olmaktan uzaklaşıp, kendi içinde existenzini aramasının, özgürleşebilmesinin ilk ve zorunlu koşuludur. Bu yalnızlık, sonunda onu başkalarını özlemeye götürecektir.

Sınır Durumlar

Jaspers, insanın sevgiyle kavganın birlikteliğini, yalnızlık ve tecrit edilmişlik içinde ötekini özleme paradoksunu cesaretle yaşaması gerektiğini söylerken, bir yandan da onun birtakım sınır durumlarda (grundsituationen), ölüm, acı çekme ve suç benzeri, varolmasının zorunluluğuna dikkat çeker. Başka bir deyişle, existenz olmaya giden yol sevgiden geçmekle birlikte, ona olumsuz yoldan gidilerek, birtakım sınır durumlardan geçilerek de varılabilir. Jaspers’e göre, aşılmaz bir duvar gibi önümüzde yükselen engellere çarpar ve bunlardan yeniden kendimize döner ve existenz olmak üzere uyanırız. “Sınır durumlarını yaşamak ve varolmak aynı şeydir” diyen Jaspers için insan kendisini her zaman belli bir durumda bulur. Onun bakış açısıyla, bir kimsenin içinde bulunduğu durumu bilmemesi mümkün olmakla birlikte, bir durumda bulunmuyor veya bulunmamış olması imkânsızdır. Biyolog bir “çevre”den, sosyolog “toplumsal”, tarihçi de “tarihsel” bir durumdan söz eder. Bu durum insanın önüne aşılmaz bir engel gibi dikildiğinde, bir sınır durum haline gelir; insan kendisini ona bağlı bulur, ona egemen olamaz, onu göremez bile, onda kalakalır ve bu kalakalmadan existenz olmak üzere uyanır. Jaspers genel olarak sözünü ettiği bu sınır durumlar yanında, ikisi pasif (ölüm ve acı çekme), ikisi aktif (savaşma ve suç) olan dört ayrı özel sınır durum üzerinde uzun uzadıya durur.

Bu temel veya özel sınır durumlardan ölüm söz konusu olduğunda, o “cisimsel” veya “fiziki” ölüm ile egzistansiyel veya hakiki ölüm arasında bir ayrım yapar. Jaspers cisimsel ölümün, Daseina ait bir olgu olarak, bireysel hayatın fiili sonuna tekabül ettiğini söyler. Ya da yine, kendisini unuttuğum, kendisinden kaçtığım veya kendisini kaçınılmaz bir son olarak gördüğüm sürece ölüm, orada varolan, dünyadaki bir nesneyle ilgili ampirik bir olgudur; bu haliyle ölüm, benim hayatımın kurucu unsurlarından biri değildir; zaten benim de kendisi olma düzeyinde varolan, bilincine kendisi olma istemi katmış biri olmamdan söz edilemez.

Fakat ölüm, hayatın en temel unsuru, kişinin kendi nesnel görünüşünün fenomenlerinden daha fazla bir şey olup olmadığını test eden belirleyici bir öğe haline de gelebilir. Bu şekilde sahici varoluşun anahtarı haline gelen ölüm, işte bu bağlamda, kişinin kendisi olma sürecinde hiçbir umudunun kalmaması durumunu ifade eder. Başka bir deyişle, kendimizi gerçekleştirme çabamız sırasında hiçbir imkânın kalmadığını gördüğümüz zaman, paradoksal olarak yaşanabilen veya deneyimlenebilen ölüm, “egzistansiyel ölüm”dür. Buna göre, egzistansiyel anlamda ölmüş biri, tabii ki cisimsel olarak yaşamaya devam edebilir: “Birincisi: Ölüm perdelenir (gizlenir), o unutulmak istenir. Ya da bunun tersi olur: Sürekli olarak ölüm düşünülür, hayat savsaklanarak yapılır bu.[…]İkincisi, ölüm düşüncesi aslı ile, özüyle [sahici, otantik] yaşamamak korkusunu doğurur. Kendi içinde ve dışında bir boşluğa bakış kesintisiz etkinliğe kaçmaya sebep olur, bir şeyin üzerine düşünmekten kaçılır, ama o zaman gizli bir tedirginlik geride kalır. Onun içinden görünür olarak sadece hayati güç, gerçekte sadece ölüme yönelik düşüncenin ağırlığı kurtarabilir. O başkalarını insanın sadece hayatî önemi olarak doğrular, onun sevgisinin ebedi ağırlığını teyit eder. Ölüm karşısında dinginlik elimizdekini hiçbir ölümün bizden alamayacağı bilincinden doğar. … Üçüncüsü: Ölümü bilgi içinde her şeyin ilgisizleştiği, çünkü hiç olduğu uçurumun içine atar kişiyi. Hiçliğin umutsuzluğundan şu varoluşsal [egzistansiyel] deney[im] bizi dışarıya çıkarır: Ölüm, aslolan değildir. Biz uçuruma bu düşüşte cesaretimizi yitiririz, varoluşumuzun göğe uçuşunda yüksek cesaretli oluruz. Birinden diğerine sendeleyerek gitmekle kendi kendimize ulaşırız.”

Öte yandan, insan Jaspers’e göre, kendisi olma düzeyinde acı çeken, kendisini acıdan kurtaramayan insandır. Başka bir deyişle, acı existenz olmaya başlayan insana veya Daseina ait bir olgudur. Nitekim dünyada, oradaki varlık olarak insan, yani Daseindaki insan, tam tersine acıdan kaçan ve bu nedenle, kitleye sığınan, sürü içinde kendini kaybettiren insandır. Existenzin, existenz olmaya başlayan insanın acısının iki nedeni vardır: Onun acısının temelinde, her şeyden önce hayatına bir içerik kazandırma kaygısı bulunur. Kusursuz veya katışıksız mutluluk diye bir şeyin olmadığını, böylesi bir mutluluğun tam bir uyku hali olduğunu öne süren Jaspers’e göre, acı aynı zamanda ötekinin, başkalarının çektiği acının bir sonucu olmak durumundadır. Öyleyse, existenz için ya da daha doğru bir deyişle, existenz olmaya başlayan insan için ötekinin acısına kayıtsız kalmak kadar, başkalarının existenz olmasını önlemek de bir suçtur. Yine ötekinin existenz olması için hiçbir şey yapmamak da bir suç olduğuna göre existenz olmak sorumlu olmaktan, başkalarının da existenz olmalarını gözetmekten, bu amaç uğruna gayret sarf etmekten geçer.

Felsefe Tarihi: Thales’ten Baudrillard’a
Ahmet Cevizci
Say yayınları

Yorum yapın