Kafka bugün edebiyatın en büyük isimlerinden biri olarak anılıyorsa bu dostunun “ihaneti” sayesinde.

Ateşe Verilmek İstenen Hakikat: Kafka ve Varoluşun Çelişkisi

Franz Kafka, yaşamıyla da, yazdıklarıyla da insanın varoluşsal yalnızlığını temsil eden bir figürdür. Onun ölüm döşeğinde dostu Max Brod’a “yazdıklarımı yak” diye vasiyet etmesi, sıradan bir isteğin değil, insanın kendi varlığına duyduğu derin güvensizliğin simgesidir. Kafka için yazmak, bir tür iç hesaplaşmaydı; ama aynı zamanda bu hesaplaşmanın hiçbir zaman tamamlanamayacağının bilincinde bir çırpınıştı.

Kafka’nın metinleri, “anlamın imkânsızlığı”nı tema edinir. Dava’daki Josef K., Şato’daki köylü ya da Amerika’daki Karl Rossmann, hep bir kapının eşiğinde bekler; bir anlam, bir adalet, bir kabul arar ama asla ulaşamaz. Kafka’nın kendi yaşamı da bu bitmeyen bekleyişin yankısıdır. Yazı, onun için kurtuluş değil, yıkımın biçimlenmiş hâlidir. Bu yüzden, eserlerini yok etmek istemesi, kendi varlığını da silme arzusudur — çünkü insan, bazen yalnızca unutularak tamamlanabileceğine inanır.

Ancak Max Brod, dostunun bu isteğini yerine getirmemiştir. Bu karar, ahlaki bir ikilemi doğurur: Bir insanın iradesine ihanet etmek mi, yoksa insanlığa bir hakikati armağan etmek mi? Belki de Brod, Kafka’nın kendisinin bile kavrayamadığı bir gerçeği sezmiştir: Bireyin kendiyle olan kavgası, insanlığın ortak kaderidir.

Bugün Kafka’nın sayfaları, yalnız bir yazarın değil, her insanın içindeki yabancının sesidir. Yakılmak istenen bu metinler, ateşle arınmak yerine, dünyayı aydınlatmıştır.
Belki de anlamın kendisi, tam da yok edilmek istenen şeyde gizlidir.