Karda Kaybolan Kent, İtalo Calvino

“O sabah, Marcovaldo’yu sessizlik uyandırdı. Havada tuhaf bir şey olduğu duygusuyla yataktan kalktı. Saatin kaç olduğunu anlayamıyordu, panjurların çubukları arasındaki ışık, günün, gecenin bütün saatlerindeki ışıktan başkaydı. Pencereyi açtı, kent yok olmuştu, yerini beyaz bir kağıt almıştı. Bakışını yoğunlaştırınca, beyazın ortasında neredeyse silinmiş kimi çizgiler seçti, çevredeki pencereler, damlar, sokak lambaları gibi olağan görünüşün çizgilerinin karşılıklarıydı, ama gece üzerlerine yağan karın altında kaybolmuşlardı.
“Kar!” diye bağırdı Marcovaldo karısına, daha doğrusu bağırmak istedi, ama sesi yavaş çıktı. Tıpkı çizgilerin, renklerin, perspektiflerin üzerine olduğu gibi gürültülerin, daha doğrusu gürültü yapma olanağının üzerine de kar yağmıştı; pamuk döşeli bir ortamda, sesler titreşemiyorlardı.
İşine yaya gitti; kar nedeniyle tramvay çalışmıyordu. Sokakta geçecek yol açarken, daha önce hiç duyumsamadığı gibi özgür buluyordu kendini. Kent sokaklarında kaldırımla taşıt yolu arasındaki yükseklik farkı yok olmuştu, taşıtlar yoldan geçemiyorlardı; Marcovaldo her adımda bacaklarının yarısına kadar kara batsada, çoraplarının içine kar suyu sızsada, yolun ortasından yürümek, çimenlere basmak, trafik çizgilerinin dışından karşıya geçmek, zikzak yaparak gitmek özgürlüğüne kavuşmuştu. Sokaklar, caddeler, dağların kayaları arasındaki bitmek bilmeyen ıssız boğazlar gibi uzanıyorlardı.

Kimbilir bu örtünün altında gizlenen kent yine aynı kent miydi, yoksa gece bir başka kentle mi yer değiştirilmişti? Kimbilir şu beyaz yükseltilerin altında yine benzin pompaları, gazeteci kulübeleri, tramvay durakları mı vardı, yoksa yalnızca çuval çuval kar mı? Marcovaldo yürürken değişik bir kentte kaybolduğunu düşlüyordu; oysa adımları onu yine her günkü iş yerine, her zamanki ambara götürüyorlardı; eşikten içeri adım atar atmaz, dış dünyayı yok etmiş olan değişiklik, yalnızca çalıştığı firmayı esirgemiş gibi kendini yine aynı duvarların arasında bulunca şaşırdı.

Boyundan daha uzun bir kürek bekliyordu kendini. Ambar şefi Sinyor Viligelmo küreği uzatıp “kapının önündeki kaldırımı temizlemek bize düşüyor,” dedi, “yani sana”. Marcovaldo küreği koltuğunun altına alıp çıkmak için geri döndü.

Kar küremek çocuk oyuncağı değildi, hele midesi boş birisi için, ama Marcovaldo karı bir dost, yaşamının içine hapis edildiği kafesin duvarlarını yok eden bir etken sayıyordu. Büyük bir hevesle çalışmaya koyuldu, kaldırımdan sokağın ortasına kürek dolusu kar atmaya başladı.

Boşta gezen Sigismondo da kara gönül borcu duyuyordu; çünkü o sabah kar temizleyicisi olarak Belediyeye kaydını yaptırdığından, sonunda bir kaç günlüğüne de olsa işe kavuşmuştu. Ama bu duygu onu Marcovaldo gibi belirsiz hevesler yerine, şu kadar metrekare yeri temizleyebilmek için ne kadar metreküp kar kaldırması gerektiği gibi kesin hesaplara götürüyordu; kısaca ekip şefinin gözüne girmeyi ve -gönlünde yatan aslan buydu- işinde ilerlemeyi amaçlıyordu.

Sigismondo geriye dönünce ne görsün? Yolun daha yeni temizlediği bölümü, ötede, kaldırımdaki soluk soluğa bir adamın rastgele boşalttığı küreklerle yeniden karla örtülmeye başlamıştı. Tepesi attı. Kar dolu küreğini adamın göğsüne yönelterek ona doğru koştu.

“Bana baksana! Sen mi atıyorsun bu karı?”

“Ne? Neyi?” dedi, irkilen Marcovaldo; sonra kabullendi:

“Belki, evet.”

“Öyleyse hemen küreğinle temizle, yoksa hepsini yediririm sana.”
“Ama kaldırımı temizliyorum ben.”

“Ben de sokağı.”

“Nereye atayım peki?”

“Belediyede misin sen de?

“Yo. Sbav firmasındayım.”

Sigismondo ona, karı kenara yığmayı öğretti, Marcovaldo’da onun bölgesini temizledi. Hoşnut, kürekleri kara saplı, yaptıkları işi seyre koyuldular.

“Yarım sigaran var mı?” diye sordu Sigismondo.

İkisi de birer yarım sigara yakarken, bir kar temizleme aracı, yanlarına düşen iki büyük beyaz dalga kaldırarak sokaktan geçti. O sabah her gürültü yumuşacıktı; ikisi de bakışlarını kaldırdıklarında, temizledikleri yerler yeniden karla örtülmüştü. “Ne oldu? Kar mı başladı?” Gözlerini gökyüzüne kaldırdılar. Makine süpürgelerini döndürerek köşeden dönmüştü bile.

Marcovaldo karı tıkız bir duvar gibi yığmayı öğrendi. Böyle küçük duvarlar oluşturmayı sürdürürse sadece kendisi için sokaklar yapabilecek, nereye gittiğini sadece kendisi bilecek, başka herkes bu sokaklarda yolunu şaşıracaktı. Kenti yeni baştan düzenleyecek, kimsenin gerçek evlerden ayırt edemeyeceği, evler gibi yüksek tepeler dikecekti. Belki de artık bütün evlerin dışı da içi de kara dönüşecekti; anıtlarıyla, çan kuleleriyle, ağaçlarıyla kardan bir kent, kürek vuruşlarıyla yıkıp bir başka biçimde yeniden yapılabilen bir kent.

Kaldırımın kenarında bir yerde büyükçe bir kar birikintisi vardı. Marcovaldo onu da duvarlarıyla aynı yüksekliğe getirmek için düzeltmeye başlamıştı ki, bir otomobil olduğunu anladı; yönetim kurulu başkanı Kommendatore Alboino’nun arabasıydı, her tarafı karla kaplıydı, Bir otomobille bir kar yığını arasındaki ayrımın bu kadar az olduğunu görünce, Marcovaldo kürekle bir otomobil biçimlendirmeye koyuldu. Sonuç başarılı oldu; doğrusu ikisinden hangisinin gerçek olduğu anlaşılmıyordu. Son düzeltmeleri yaparken Marcovaldo küreğe takılan döküntülerden yararlandı; paslı bir teneke kutu bir farın biçimlendirilmesini sağladı; bir musluk parçası da kapının kolu oldu.

Sıra sıra kapıcılar, odacılar, postalar selam durdular, başkan Kommendatore Alboino büyük kapıdan çıktı. Miyoptu, aceleciydi, kararlı bir biçimde süratle otomobiline doğru yürüdü, sarkan musluğu kavradı,çekti, başını eğdi ve boynuna kadar kara saplandı.

Marcovaldo çoktan köşeden kıvrılmıştı, avluyu kürüyordu.

Avluda ki çocuklar kardan adam yapmışlardı.

“Burnu eksik!” dedi içlerinden biri.

“Ne koyalım oraya? Havuç!” Hepsi kendi mutfağına, sebzelerin arasında havuç aramaya koştu.

Marcovaldo kardan adamı seyre dalmıştı. “Karın altında, neyin kar neyin karla kaplı olduğu ayırt edilemiyor; bir insan uymuyor buna, çünkü benim şu karşıdaki değil, ben olduğum biliniyor.”

Düşüncelere daldığı için damdan iki kişinin bağırdığını duymadı: “Hey, kardeş, çekilsene biraz oradan!” Dam temizliyicileriydi. Birden, üç kental kar başından aşağıya indi.

Çocuklar ele geçirdikleri havuçlarla döndüler. “A, bir kardan adam daha yapmışlar!” Avlunun ortasında, yan yana, birbirinin aynı iki kardan adam vardı.

“İkisine de burun takalım!” deyip, iki kardan adamın kafalarına birer havuç batırdılar.

Diriden çok ölü gibi olan Marcovaldo, içine gömülüp buz kestiği kılıfı yaran bir yiyeceğin geldiğini duyumsadı. Hemen ağzına attı.

“Anne havuç yok oldu!” Çocuklar çok korkmuşlardı.

En yüreklileri umudunu yitirmedi. Yedek bir burnu vardı, bir biberdi; biberi kardan adama taktı. Kardan adam biberi de yuttu.

Bunun üzerine kardan adama burun olarak bir mangal kömürü takmayı denediler. Marcovaldo olanca gücüyle kömürü tükürdü. “İmdat! Canlı! Canlı!” Çocuklar kaçıştılar.

Avlunun bir köşesinde bir ısı bulutunun yükseldiği bir parmaklık vardı. Marcovaldo, ağır kardan adam adımlarıyla oraya gidip durdu. Kar sırtından aşağı eridi, oluk oluk giysilerinden aktı; soğuktan şişmiş, buz kesmiş bir Marcovaldo çıktı ortaya.

Küreği aldı ısınmak için avluda çalışmaya koyuldu. Bir hapşırık burnunun ucuna gelmiş, orada duruyor, dışarı çıkmaya karar veremiyordu. Marcovaldo gözleri yarı kapalı yürüyordu, hapşırık hep burnunun ucuna tünemiş duruyordu. Birden sanki homurdanır gibi “Haaaap…” yaptı, “…şu” ise bir mayın patlamasından daha güçlü oldu. Havanın yer değiştirmesi nedeniyle Marcovaldo duvara çarptı.

Hapşırma havanın yer değiştirmesinin ötesinde, gerçek bir hortum oluşturmuştu. Avludaki bütün kar havalandı, bir kasırgada olduğu gibi savruldu, yukarıya çekilip gökyüzünde billurlaştı.

Baygın Marcovaldo gözlerini açtığında, avlunun her yeri temizlenmişti, bir tek kar tanesi bile kalmamıştı. Marcovaldo’nun gözleri önünde, gri duvarları, ambarın sandıkları, sıkıcı, itici bütün günlerin nesneleri ile, her zamanki avlu belirdi.

Türkçesi: Rekin Teksoy
Can yayınları,1991

Italo Calvino, 15 Ekim 1923’te Havana-Küba’nın bir banliyösü olan Santiago de Las Vegas’ta doğar. Anne-babası burada bilimsel araştırmalar yaparlar. Tarım mühendisi ve botanikçi olan babası Mario Calvino, yıllarca Meksika ve başka Orta Amerika ülkelerinde yaşar. Annesi, Sardenyalı Eva Mameli-Calvino da, botanikçi ve aynı zamanda üniversitede hocadır. Ebeveynleri, çocuklarına Italo adını verirler, çünkü onun İtalyan köklerini unutmasını istemezler. Ama Italo doğduktan iki yıl sonra Calvinolar İtalya’ya dönerek San Remo’ya yerleşirler. Böylelikle Calvino çocukluğunu, İtalyan Riviera’sında, doğayla içiçe, zamanını babasının yönettiği bir çiçekçilik araştırma merkezinin olduğu San Remo’daki evleri “La Meridiana” ve ihtiyar Calvino’nun greyfrut ve avokado yetiştirmekte öncülük ettiği küçük bir çiftliğin bulunduğu köy evi arasında geçirir. Ligurya kıyısında, tüm bu egzotik bitkilerin arasında yaşamanın Calvino üzerinde önemli bir etkisi olur. Italo ve kardeşi Florio, Villa Meridiana’dayken günlerinin büyük bir kısmını ağaçlara tırmanarak ve dalların arasına tüneyerek geçirirlerdi. Yazarın Il Barone Rampante (Ağaca Tüneyen Baron) adlı kitabı işte bu tecrübelerden doğar.
Calvino, 1927 yılında St George College çocuk yuvasına gider. Aynı yıl geleceğin ünlü jeologu kardeşi Floriano doğar. 1929 yılında Valdesi okuluna devam eder (İlkokulun sonuna doğru Calvino, Balilla* olur.) 1934’te G.D.Cassini lisesine girer. Italo, okula başladığında, ona dini bir eğitim vermemiş olan ailesi din derslerinden muaf tutulmasını ister. Bu durum, Katoliklerin çoğunlukta olduğu bir ülkede Calvino’nun bazı sorunlar yaşamasına yol açar.
Calvino’nun kitaplarla ilk tanışması 12 yaşındayken Kipling ile olur. Bu, onun egzotik dünyalara, fantastik serüvenlere olan tutkusunun başlangıcıdır. Aynı dönemde mizah dergileri okumaya başlaması Calvino’yu çizgi roman çizmeye yöneltir. Öte yandan sinemaya da ilgi duyar. Bu ilgi ergenliği boyunca sürer. San Remo’da yaşadıkları “bell’epoque” olarak tanımlanan bu dönem, dünya tarihindeki en dramatik olaylardan biriyle sona erer. “Gençlikten, toplumdan, kızlardan, kitaplardan keyif almaya başladığımız zaman, 1938 yazıydı: Monaco’da bu dönem, Chamberlain, Hitler ve Mussolini’yle son buldu.”
Savaş başlar. Calvino’nun ideolojik duruşu belirsizdir.
16 ve 20 yaşları arasında kısa hikâyeler, tiyatro oyunları ve şiirler yazar. 1941’de liseden mezun olduktan sonra Torino Üniversitesi Tarım Fakültesi’ne yazılır. 1943’te Floransa Üniversitesi’ne transfer olur. Lise arkadaşı Eugenio Scalfari ile olan yakın ilişkisi kültürel ve siyasi bir bilinçlenme dönemini başlatır. Huizinga, Montale, Vittorini, Pisacane okumaya başlar. Politik fikirleri daha da netleşir; anti-faşist bir tutum benimser.
8 Ekim 1943’te Salò Cumhuriyeti* tarafından askere çağrılır. Fakat Calvino gitmez ve bu yüzden bir süre gizlenmek zorunda kalır.
Bir çatışmada genç bir komünistin ölmesi üzerine, bir arkadaşından kendisini İtalyan Komünist Partisi’ne tanıtmasını ister. 1944’te İtalyan Komünist Partisi’ne katılır. Daha sonra Garibaldi grubuna dahil olur. Yirmi ay boyunca Deniz Alpleri’nde partizan mücadelesinde yer alır. Bu süreç içersinde anne-babası da kısa bir süre Almanlar tarafından tutuklanır.
Calvino, savaş bittikten, anne babası da salıverildikten sonra, gazete ve dergilerde çalışır. Torino’da Vittorini’nin dergisi Politecnico’ya, Parti’nin resmi gazetesi L’Unita’ya yazılar yazar. Calvino, Parti’ye yalnızca ideolojik nedenlerle katılmamıştır; İtalya’nın yeniden yapılanmasında ve faşizme karşı çıkılmasında en gerçekçi programa Komünist Parti’nin sahip olduğuna inanır.
Calvino, bu arada Tarım Fakültesi’nden ayrılıp Edebiyat Fakültesi’ne geçer. Tezini Joseph Conrad üzerine yazar ve 1947’de mezun olur. Aynı yıl Torino’daki Einaudi yayınevinde çalışmaya başlar. Daha sonraları bu yayınevinde editör olan Calvino’nun tüm yapıtları burada yayınlanır.
Kırkların sonu, ellilerin başında Calvino, savaş zamanında bir partizan ve anti-faşist olarak yaşadıklarını anlatan öyküler yazmaya ve yayınlamaya başlar. Örümceklerin Yuvalandığı Patika adlı kitabını 1946’nın sonunda bitirdiğinde daha o zamanlar tanınmış bir yazar olan arkadaşı Cesare Pavese’ye gösterir. Pavese, Natalia Ginzburg ile Einaudi yayınevini tekrar canlandırmaya çalışmaktadır. Pavese, bu kitabın yayınlanmasını önerir. Kitap 1947’de yayınlandığında hatırı sayılır bir başarı sağlar (6000 adet satılır, bu savaş sonrası İtalya’da bir başarıdır). Calvino’nun bir yazar olarak kariyeri başlar. İlk kitabı Örümceklerin Yuvalandığı Patika’yla da prestijli Riccione Ödülü’nü kazanır.
Canlı bir endüstri kenti ve proleter mücadelenin merkezi olan Torino’daki deneyimleri, yanı sıra Einaudi’de editör olarak tecrübeleri genç yazar Calvino’nun entelektüel ve artistik gelişiminde önemli etkenlerdir. Calvino, kendini yaralarını saran bir ülkede ideolojik, politik ve edebi tartışmaların tam ortasında bulur. Dahası bir editör olarak işinin gereği modern İtalya’nın en önemli yazarlarının eserlerine katkıda bulunma fırsatını yakalamış, aynı zamanda editörlük onu bir metin okuyucusu durumuna getirmiştir. Bu deneyim Calvino’nun olağanüstü kurguların yanı sıra yarı-kurgu eserler yaratmasını sağlar. En göze çarpanı Bir Kış Gecesi Eğer bir Yolcu adlı kitabıdır. Bu kitapta yazarın, okur ve metin arasındaki en kapsamlı analizini görürüz.
1949’da yayınlanan ve kısa hikayelerden oluşan Karga Sona Kaldı adlı kitabında Direniş ve savaş sonrası İtalya’yı konu eder.
İlk eserlerinde Calvino, Cesare Pavese ve Elio Vittorini ile birlikte İtalyan neo-realizm akımının üyesi olarak görülür. Ancak bu tam bir hareket değildir ve belli bir edebi programı yoktur. O dönemin pek çok yazarı Herman Melville, Ernest Hemingway, Sinclair Lewis, Sherwood Anderson, Edgar Lee Masters, John Dos Passos, Theodore Dreiser, William Faulkner gibi yazarların etkisi altında kalırlar. Pavese ve Vittorini, bu iki anti-faşist romancı gerçekçi yazarların ateşli destekleyicisidirler.
1950’lerde Calvino, yayınladığı üçlemeyle yön değiştirir: İkiye Bölünen Vikont (1952), Ağaca Tüneyen Baron (1957) ve Varolmayan Şövalye (1959). 1960 yılında Calvino’ya Salento Ödülü’nü kazandıran bu son derece fantastik romanlar o zamanki toplumu konu almasa da alegorik olarak o günkü sosyal ve politik meselelere dair derin bir endişeyi dile getirir.
Calvino?nun satirik ve alegorik novellası Arjantin Karıncası, Emlak Vurgunu ve Kirli Hava Buluntu’nda, ama en çok da son derece gerçekçi bir roman olan Gözlemcinin Bir Günü’nde görülür. Kitapta gönülsüz bir sandık gözlemcisi olan Amerigo Ormea, “Ahlak insanı eyleme zorlar, ama ya eylem boşunaysa?”sorusu üzerine derin düşüncelere dalar.
1959’da Calvino savaş sonrası entelektüel sol kanadın öncüsü Elio Vittorini ile birlikte Il Menabò adlı dergiyi kurar. Burada sol politik partilerin karşı karşıya kaldıkları ideolojik krizleri, aydınların rolünü tartışmış; sosyal, tarihî ve edebî sorunları çözmeye eğilmişlerdir.
Calvino, Arjantinli yazar Jorge Luis Borges, modern dilbiliminin kurucusu İsviçreli Ferdinand de Saussure, eleştirmen Roland Barthes ve Vladimir Propp, göstergebilim ve yapısalcılığın etkisi altında bir kez daha biçemini değiştirir ve Kozmokomik Öyküler ile Sıfır Zaman’ı yazar. Alışıldık temalarından uzaklaşarak yeni bir gerçeklik görüşünü anlatmak için modern bilimi, hayali koşullar yaratmak üzere bir araç olarak kullanır.
Calvino, 1964’te Paris’e taşınır, ama Einaudi’deki işinden ayrılmaz. Arjantin asıllı Esther Singer (takma adı Chichita) ile evlenir. Bir yıl sonra kızları Abigail doğar. Calvino İtalya’dan uzakta yaşamaktan mutludur: “Benim için en ideal yer bir yabancı olarak yaşamanın en doğal olduğu yerdir,” diye yazar.
Paris’te şair, romancı, matematikçi Raymond Queneau ve matematik tarihçisi François LeLionanais önderliğinde yürütülen Oulipo (Potansiyel Edebiyat Atölyesi) çalışmalarından haberdar olur. Grubun amacı yazı yazmakla ilgili tüm olasılıkları keşfetmek ve yazıya matematiksel yapıları uygulamaktır. Bunun sonucu Calvino, Kesişen Yazgılar Şatosu’nu yayınlar. Burada daha çok anlatım diline ve yoruma odaklanmıştır. Kitapta öyküler büyülü tarot kartlarının okunmasıyla oluşturulur; kartlar yalnızca geleceği tahmin etmekte değil, ama geçmişi tekrar yaratmak için de kullanılır.
Calvino, 1969’da Queneau’nun Mavi Çiçekler adlı kitabını İtalyanca’ya çevirir.
1972’de Görünmez Kentler’i yayınlar. Bu kitabın kahramanı, zayıflayan imparatorluğundaki çeşitli hayali kentleri anlatarak yaşlı Kubilay Han’ı eğlendiren efsanevi Marco Polo’dur.
Calvino bir kez daha şaşırtır ve anlatıda bir gövde gösterisi olarak değerlendirilebilecek, Borges’in özyinelemeli labirentlerindeki gibi göndergesel bir edebi oyun olan Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı kitabı 1979’da yayınlar.
1980’de Calvino ailesi İtalya’ya geri döner ve Roma’ya yerleşir. Yazar, burada, La Repubblica gazetesiyle olan çalışmalarını daha da yoğunlaştırır. Denemelerini topladığı Una Pietra Sopra: Discorsi di letteratura e societa adlı kitabını 1980’de, Palomar’ı ise 1983’de yayınlar. Bu kitapta ana karakter Bay Palomar, doğayı gözlemler ve anlatır; insan ve evren, doğa ve insan iletişimindeki gizli benzerlikleri bir iç konuşmayla sorgular.
19 Eylül 1985’te Calvino geçirdiği beyin kanaması nedeniyle Sinea’da yaşamını yitirir. Tam da bu sıralarda Charles Eliot Norton Lectures’ı sunmak üzere Harvard Üniversitesi’ne gitmeye hazırlanmaktadır. Altı dersten oluşması gereken bu proje ne yazık ki tamamlanamaz, ama beşi bir kitapta yayınlanır: Amerika Dersleri.

Türkçe’ye çevrilen eserleri
(Sıralamada İtalyanca ilk basımlar esas alınmıştır)

Il sentiero dei nidi di ragno (Torino: Einaudi, 1947).

Örümceklerin Yuvalandığı Patika, çev. Kemal Atakay (İstanbul: YKY, 2007).
Ultimo viene il corvo (Torino: Einaudi, 1949).

Karga Sona Kaldı, çev. Eren Cendey (İstanbul: Can, 2000).
Il visconte dimezzato (Torino: Einaudi, 1952).

İkiye Bölünen Vikont, çev. Rekin Teksoy (İstanbul: Can, 1991).
L’entrata in guerra (Torino: Einaudi, 1954).

Savaşa Giriş, çev. Kemal Atakay (İstanbul: Can, 1998). 2. Baskı: Öyküler içinde (bkz. I racconti).
Il barone rampante (Torino: Einaudi, 1957).

Ağaca Tüneyen Baron, çev. Aydın Emeç (İstanbul: E, 1971).
Il cavaliere inesistente (Torino: Einaudi, 1959).

Varolmayan Şövalye, çev. Gül Işık (İstanbul: Ada, 1985).
I nostri antenati (Torino: Einaudi, 1960).

I nostri antenati (Atalarımız), Calvino?nun şu üç kısa romanının bir arada yer aldığı basımın adıdır:
Il visconte dimezzato (1952; İkiye Bölünen Vikont)
Il barone rampante (1957; Ağaca Tüneyen Baron)
Il cavaliere inesistente (1959; Varolmayan Şövalye)
La giornata di uno scrutatore (Torino: Einaudi, 1963).

Sandık Müşahidi, çev. Aydın Emeç (İstanbul: E, 1974). 2. Baskı: Gözlemci (İstanbul: Can, 1998).
Marcovaldo ovvero Le stagioni in città (Torino: Einaudi, 1963).

Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler, çev. Rekin Teksoy (İstanbul: Can, 1991).
La speculazione edilizia (Torino: Einaudi, 1963).

Emlak Vurgunu, çev. Kemal Atakay, Öyküler içinde (İstanbul: YKY, 2007). Bkz. I racconti
Le cosmicomiche (Torino: Einaudi, 1965).

Kozmokomik Öyküler, çev. Eren Yücesan (İstanbul: Can, 1990).
La nuvola di smog (Torino: Einaudi, 1965).

Kirli Hava Bulutu, çev. Kemal Atakay, Öyküler içinde (İstanbul: YKY, 2007). Bkz. I racconti
La formica argentina (Torino: Einaudi, 1965).

Arjantin Karıncası, çev. Kemal Atakay, Öyküler içinde (İstanbul: YKY, 2007). Bkz. I racconti
Ti con zero (Torino: Einaudi, 1967).

Sıfır Zaman, çev. Şemsa Gezgin ve Marta Bertolini (İstanbul: Can, 2001).
Il castello dei destini incrociati (Torino: Einaudi, 1969).

Kesişen Yazgılar Şatosu, çev. Semin Sayıt (İstanbul: Can, 1996).
Gli amori difficili (Torino: Einaudi, 1970).

Zor Sevdalar, çev. Rekin Teksoy (İstanbul: Can, 1991). 2. Baskı: Öyküler içinde (bkz. I racconti).
Le città invisibili (Torino: Einaudi, 1972).

Görünmez Kentler, çev. Işıl Saatçıoğlu (İstanbul: Remzi, 1990).
Se una notte d’inverno un viaggiatore (Torino: Einaudi, 1979).

Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, çev. Ülker İnce (İstanbul: Can, 1990).
Palomar (Torino: Einaudi, 1983).

Palomar, çev. Rekin Teksoy (İstanbul: Can, 1991).
Collezione di sabbia (Milano: Garzanti, 1984).

Üç Deneme, çev. Bilge Karasu (İstanbul: YKY, 1993). Collezione di sabbia’dan üç yazının çevirisini içerir:
Haritada Bir Yolcu (Il viandante nella mappa)
Yeni Dünya Ne Kadar da Yeniydi! (Com?era nuovo il Nuovo Mondo)
Trajanus Sütununun Anlattığı Öykü (La Colonna Traiana raccontata)
Comment j?ai écrit un de mes livres (1984). (Fransızca)

Kitaplarımdan Birini Nasıl Yazdım, çev. Mehmet Rifat ve Sema Rifat (İstanbul: İyi Şeyler, 1996).
Cosmicomiche vecchie e nuove (Torino: Einaudi, 1984).

Bütün Kozmokomik Öyküler, çev. Eren Yücesan Cendey ve Şemsa Gezgin (İstanbul: YKY, 2007).
Sotto il sole giaguaro (Milano: Garzanti, 1986).

Jaguar Güneş Altında, çev. Kemal Atakay (İstanbul: Can, 1997). Gözden Geçirilmiş 2. Baskı: (İstanbul: YKY, 2007).
Lezioni americane (Milano: Garzanti, 1988).

Amerika Dersleri, çev. Kemal Atakay (İstanbul: Can, 1994). 3. Baskı (İstanbul: YKY, 2007): İtalyanca genişletilmiş basımın çevirisi.
Prima che tu dica ”pronto” (Milano: Mondadori, 1993).

Sen ”Alo” Demeden Önce, çev. Şemsa Gezgin (İstanbul: YKY, 2007).
Eremita a Parigi (Milano: Mondadori, 1994).

Paris?te Münzevi, çev. Neyyire Gül Işık (İstanbul: YKY, 2005).
I racconti (Milano: Mondadori, 2002).

Öyküler, çev. K. Atakay, E. Y. Cendey, S. Sayıt, R. Teksoy (İstanbul: YKY, 2007).

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
Binbir Gece Masalları

Orta Çağ'da kaleme alınmış Orta Doğu kökenli edebi eserdir. Şehrazad'ın hükümdar kocasına anlattığı hikâyelerden oluşur. 8. yüzyılda Arap Abbasi Halifesi...

Kapat