Kayıp Duygusuyla Taçlanan “Aşk” (Psikiyatr Cem Mumcu ile Söyleşi)

KAYIP DUYGUSUYLA TAÇLANAN “AŞK” 

Ferhat’a dağları deldiren, Mecnun’a çölleri aştıran, insanı uykusuz gecelere gark eden aşk… Psikiyatr Cem Mumcu ile aşka, aşk sanılana, sevgiye, kadına ve erkeğe dair konuştuk. “Erişememe ve kayıp duygusuyla taçlanan, içinde ölüm olan bir şeydir aşk” diyen Mumcu’nun yorumundan, aşkın felsefesi ve kadın-erkek ilişkileri…

SÖYLEŞİ: Elif Şahin Hamidi

İçinde kayıp olan bir şeydir aşk

Aşkı tarif etmek için belki önce hayatı ve ölümü tarif etmek lazım. Hayat, hep bir başka olasılığın var olduğu durum. Ölümde ise bir başka olasılık yok. Görünen o ki, insanoğlunun bütün libidosal faaliyetlerinin, yaratıcılığının, sanatsal hatta bilimsel çalışmalarının bile özünde bir kayıp duygusu var. Sabit bir noktaya erişip ölümlü olduğumuzu unuttuğumuzda, bu duyguyu hissetmemeye başlarız. Bu yüzden, bir anlamda “erişememe ve kayıp duygusu” ile taçlanan, içinde ölüm olan, kayıp olan bir şeydir aşk. Onun içindir ki insanlar “Bir daha başka kimseyle birlikte olmayacağım. Bu ilişki artık istikrarlı, sonsuza kadar da bu adam veya bu kadın benim” dedikleri anda aşkları tükenir.

Kavuşamamayı aşk zannediyoruz

Aşkın en yüksek seviyede hissedildiği acı çekmeyi ve kavuşamamayı aşk zannediyoruz. Ne zaman ki bir kadınla bir erkek henüz tam olarak kavuşamamıştır, işte o dönemde aşk ve cinsellik çok yoğun yaşanır. Ya da ne zaman ki kişi, istediği insanı bir türlü elde edemez veya o, her an gidebilecek gibidir, bu duygular doruk noktaya çıkar. Örneğin, çok seksi ve güzel bir kadın olan aktris Monica Belluci, bir erkek hayranının evinde sürekli aynı kıyafetlerle, hiç dışarı çıkmadan yaşasın. Bir süre sonra aynı erkek, başka kadınlara bakmaya başlar. Çünkü o dışarıda olmaya, film çekmeye, dışarıda diğer erkeklerden ilgi görmeye devam ettiği sürece Monica Belluci’dir. Aksi takdirde arzu azalır: bu her iki cins için de geçerlidir. Mutlaka kenarından kıyısından canlı tutulan ilişkilerde aşk sürer.

Hayatın en temel gerçeği: ölüm

Aşkta “kayıp” duygusunun yaşanması, illa ki bir tehdit değildir. Eşinizin de sizin gibi bir ölümlü olduğunu fark etmeniz aşkı taçlandırır. Sokak aralarındaki mezarlıkların hikmeti buydu. Artık hiç görmüyoruz mezarlıkları. Bir zamanlar mezarlıkların yanından geçip evlerimize gidiyorduk. Mezarlara bakıp “Bir gün ben de öleceğim, evdeki karım da ölecek” diyorduk. Şu anda pek çok kişi bir ölümsüzlük hevesi içinde; bilinçdışı olsa da insanların önemli bir kısmı asla öleceğine inanmıyor. Botoksunu yaptırıyor, Omega3’leri içiyor, kırmızı kravatlı, parlak takım elbiseli doktorlara ölümsüzlüğün sırlarını soruyor. Hayır, hepimiz öleceğiz. Hayatın en temel geçeği bu. Bundan daha gerçek hiçbir cümle yok. Bu fikre sahip olan insan çok yüksek bir hayat ve çok yoğun bir aşk yaşar. Fanilik de var olmalı ilişki de ki o zaman aşk, aşk olsun.    

Bir yastıkta kocayacak kadar sevmek

Bir laf var ya “bir yastıkta kocayacaksınız” diye, bu, ölümün tarifine giriyor. Çünkü bir yastıkta kocayacaksınız demek, başka bir olasılığın olmadığı bir durum: “bitti artık, başka hiç kimse olmayacak” demek. Hâlbuki o cümle şöyle kurulmalı: “Seni o kadar seviyorum ki, bir yastıkta kocayacak kadar”. Bir gün böyle hissedilmez diye, gitme olasılığının açık tutulması gerekiyor. Aynı durumun karşı taraf için de geçerli olduğunun bilinmesi lazım ki ilişki sürsün. Yoksa dünyanın en iyi ilişkisi bile, böyle bir dizgi içinde ölümcül hale gelebilir. “Ben, başkalarıyla olma isteğim devam ettiği halde, hâlâ seni arzu ettiğim, hâlâ seni tercih ettiğim için buradayım” denilmesi, yaşamsal bir faaliyettir. Ama eğer başka bir olasılık yokmuş gibi düşünülürse ilişki de bir tabuta döner. Her iki taraf da olasılıkları açık tutmalı; tabii bundan kastım başkalarıyla flört edilmesi değil. “Başkasına âşık olma özgürlüğüm de var” diye düşünebilmesi gerekiyor insanın.

Özgürlüğün dayanılmaz hafifliği

Özgürlük alanları günümüzde çok fazla açık olmasına rağmen, erkeler hiç kimseye bağlanamıyor. Çünkü bağlanırsam, sonra gidemem korkusu var; ne acıklı! Bir kadın eşine veya erkek arkadaşına “Cuma akşamı birlikte yemeğe gidelim mi?” diye sorarsa, erkek içinde bir coşku olsa “Cuma olsun, bir bakarız” ifadesini tercih eder. Pek çok erkek için en uygun cevap budur, çünkü aksi vaat, bir taahhüttür. “Şimdiden cuma akşamı sabit bir kalemle çizildi, ya daha iyi bir seçeneğim olursa?” diye düşünür. Hâlbuki çiftlerin birbirlerine “Haydi yemeğe gidelim” deme özgürlükleri olduğu gibi “Hayır ben gelmiyorum” deme ya da randevudan beş dakika önce yemeğe gelemeyecekleri bildirme özgürlükleri de olmalı. Bu cümleler kuruldukça, paylaşılan yemekler de çok daha zevkli hale gelecektir. Çünkü insan, dışarı çıkma özgürlüğüne sahip olduğu yerde mutlu olur. Vaat edilen, arzu edilense adım atılmalı, ama tam aksinde de ret gücünü bulmalı insan kendisinde.

Spor salonlarında kas yapmış ödlek erkekler

Kadınla erkek arasında biyolojik farklılıklar var ve bu farklılıkların getirdiği keskin ayrımlar var. Bu, ilişkilere de yansıyor, hatta çağımızda daha belirgin hale geldi. Çoğu zaman kadın sabit, istikrarlı bir durumu tercih ediyor, kendi içindeki değişkenliği kesiyor. Erkek ise stabilite korkusu yaşıyor. Felsefe, edebiyat, sinemadaki güçlü erkek imgesinin temelinde güç ve kastan, bedensel kuvvetten çok “korkusuzluk” vardır. Bedensel açıdan son derece güçlü bir adam korkak olduğunda hiç de güçlü görünmez. Spor salonlarında kas yapmış ödlek bir erkeklerin sayısı o kadar çok ki!  

İlişkiye emek veren, kadınlar

Önceleri aşkta performans halinde olan hep erkekti: Mecnun çölleri aşmış, Ferhat dağları delmiş mesela. Günümüzde bu durumun değiştiğini, ilişkilere emek verenlerin, performans halinde olanların, dağları aşanların kadınlar olduğunu düşünüyorum. Zaten onlar güçlü erkeklerdir. Garip bir çelişki var burada; geçmişin arkaik değerlerine, bilinçdışı değerlerimize baktığımızda erkeklerin böyle bir çaba içinde olduğunu görürüz. Ancak bugünkü erkek, değil dağı aşmak, kadın onu kovalıyor diye dağın arkasına saklanmaya çalışıyor, başka kadınlara bakıyor. Garip bir dönüşüm oldu yani. Erkek egemen bir toplumun yarattığı bir pohpohlanma herhalde bu. Zaten çocukluktan itibaren yetiştirilirken de böyle başlıyor; kız çocuğu biriyle beraber olduğunda utanç vesilesi olurken, erkek çocuk için “elinin kiri” olarak nitelendirilebiliyor. Dolayısıyla bu durum içerisinde, son derece güçlü bir yaratık sanıyor erkek kendisini, “tamamlanmış” hissediyor. Kitabı kadınlar okuyor, terapilere hatta doktorlara da daha çok kadınlar gidiyor. Erkek, doktora ne zaman gidiyor: cinsel problem yaşadığında!

Akışta bir gariplik var; erkeğin kendini tamamlanmış bir şey gibi görme hali iyice abartılı hale geldi. Kadın ise her ay bir dönüşüm geçiriyor. Ama erkek öyle değil, “tamamım ben” diyor.

Kadın ve erkek, iki ordunun birlikteliği

Bir ilişkiyi ayakta tutabilmek için, kişinin öncelikle ayakta tutmayı çok arzu edeceği birini bulması gerekiyor. İstenmeyen biriyse zaten ilişki için hiç uğraşılmamalı. Ama istenen biriyle ilişkiyi sürdürmek emek gerektiriyor. Eğer ilişkiyi canlı tutarsak, karşımızdakini sevmeye ve arzu etmeye devam ederiz. Dolayısıyla bir ilişki, her iki tarafın da hayatının canlılığı, başka tercihlerinin olabileceği ve kaybına dair olasılıkları da kapsamalı.

Kadın ve erkek bir araya geldiğinde iki ordu bir araya geliyor aslında. İkisinin de “eski fotoğrafları” arkada; onları yeniden harman etmek, tekrar bir araya getirmek bir emek, bir çoğalmadır. Çoğalmak için de kişinin hem kendi hatalarını hem de karşı tarafın yansıttıklarını görmesi lazım. Kendimizi tüm sahteliklerden arındırmamız, korumamız gerekiyor. 

Unutulan felsefi gerçekler

İnsanların unuttuğu temel, felsefi gerçekler var. Bu kadar hesaplılık içinde, her şeyin kurguyla yaşandığı bir yerde mecburen gerçek ve sahici olan şeyler kaybolmaya başlıyor. Aşk da, tüketim de böyle bir şey. Ama kişi tükettiğini düşünmediği için başka olasılıklar da var sanıyor. En kötüsü de kendisinin tükendiğinin farkına varmıyor!

Kanser hücreleri dışardan yağmaz; tüm kanser türleri asbest gibi değildir. Aslında kanser hücreleri, bedenimizde var olan hücrelerimizin ta kendisidir. Her birimiz kanser olma potansiyeli olan hücrelerle yaşıyoruz. İnsan bunu hissettiği zaman asıl tükettiğinin, asıl bitimli olanın kendi olduğunu fark ettiği zaman bu konuyu daha anlamlı hale getirebilir. Yoksa tüketirim, sonra öbürünü alırım zanneder. Birçok insan, gelecekte bir gün yaşayacakları hayatın bir hazırlığı zannediyor bu hayatı. Bu hayat bir hazırlık değil: işte hepsi bu.

 

NOT: Bu söyleşi, 2008 yılında MNG BOX dergisinde yayınlanmıştır.

 

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”