KENDİNİ ALDATMA VE YALAN – Jean-Paul Sartre

İnsan varlığı, olumsuz-birimlerin dünya üzerinde açığa çıkmalarına aracılık eden varlık değildir yalnızca; o aynı zamanda da kendine karşı olumsuz tavırlar alabilen varlıktır. Giriş bölümümüzde, bilinci, “kendi varlığı içinde varlığı kendisi için soru olan ve de kendinden başka bir varlığı gerektirdiği ölçüde soru olan varlık’’ biçiminde tanımlamıştık. Ama, sorgulayıcı davranışın aydınlatılmasından sonra şimdi artık biliyoruz ki bu formül şöyle de yazılabilir; “Bilinç, varlığı içinde varlığının hiçliğinin bilinci olan bir varlıktır.” Örneğin, yasaklama ya da veto halindeyken insan varlığı gelecek bir aşkınlığı olumsuzlar. Ama bu olumsuzlama saptayıcı türden değildir. Bilincim bir olumsuz-birimigöz önünde bulundurmakla yetinmez. Kendi kendisini, iliklerine kadar, bir başka insan-gerçekliği tarafından kendi imkânı olarak ortaya atılan bir imkânın hiçlenmesi olarak oluşturur. Bunun için bilincim dünya üzerinde bir Olumsuzluk31 olarak belirmek zorundadır ve nitekim köle efendisini ya da kaçmaya çalışan tutsak onu gözetleyen nöbetçiyi önce bir Olumsuzluk olarak kavrar. Hattâ, toplumsal gerçeklikleri yalnız ve sadece Olumsuzluğun gerçekliği olan, yeryüzünde yalnızca bir Olumsuzluktan ibaret olarak yaşayıp ölecek olan insanlar bile vardır (gardiyanlar, denetçiler, muhafızlar, vb.). Daha başkaları da olumsuzluğu bizatihi öznelliklerinde taşımak üzere, insan olarak, kendilerini sürekli bir olumsuzlama halinde oluşturmaktan geri durmazlar: Scheler’in“hınç insanı” dediği şeyin anlamı ve işlevi bu Olumsuzluktur. Ama betimlenişleri bizi bilincin mahremiyeti içinde daha uzaklara götürecek daha incelikli davranışlar da vardır: ironi bunlardandır, konide insan ortaya koyduğu şeyi tek bir edimin birliği içinde hiçler, inanılmamak üzere inandırır, olumsuzlamak için olumlar ve olumlamak için olumsuzlar, olumlu bir nesne yaratır ama bunun kendi hiçliğinden başkaca bir varlığı yoktur. Böylece kendine dönük olumsuzlama tavırları yeni bir soru sorma imkânı verirler: kendi varlığı içinde insan ne olmalıdır ki kendi kendini olumsuzlayabilsin? Ne var ki, ‘‘kendini olumsuzlama” tavrını tümelliği içinde almak söz konusu olmayacaktır. Bu başlık altına yerleştirilebilecek davranışlar fazlasıyla çeşitlidir ve bunların yalnızca soyut formunu göz önünde bulundurma tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliriz. Öyle bir tavır seçip incelemeliyiz ki hem insan-gerçek-ligi açısından asli olsun, hem de o tavırda bilinç olumsuzlamasmı dışarıya doğru yönelteceği yerde kendisine çevirsin. Bu tavır bize kendini aldatma tavrı gibi görünüyor.

Kendini aldatma çoğu kez yalanla bir tutulur. Hiçbir fark gözetmeksizin, bir insanın kendini aldatışını belli ettiğinden ya da kendi kendisine yalan söylediğinden söz edilir, içtensizliğin kendine yalan söylemek olduğunu kabul edebiliriz, ama insanın kendine söylediği yalanla düpedüz yalanı hemen birbirinden ayırt etmek koşuluyla. Yalan, üzerinde uzlaşılabileceği üzere, yadsıyıcı, olumsuz bir tavırdır. Ama bu olumsuzlama bilincin kendisine değil, yalnızca aşkın olana yöneliktir. Gerçekten de yalanın özü, yalancının, gizlediği hakikatin tümüyle farkında olmasını gerektirir, insan bilmediği şey hakkında yalan söylemez, kendisinin de yanılgı içinde olduğu bir konudaki yanlışı yayan insan yalan söylemiyordur, yanılgı içindeki insan yalan söylüyor değildir. Şu halde bir yalancının ideali, hakikati kendine olumlarken, onu kullandığı sözlerde olumsuzlayan ve bu olumsuzlamayı da kendisi için olumsuzlayan kinik bir bilinç olacaktır. Oysa bu çift yönlü olumsuzlama tavrının nesnesi aşkındır: dile getirilen olgu aşkındır, çünkü varolan bir şey değildir ve ilk olumsuzlama bir hakikate yöneliktir, yani tikel bir aşkınlık tipine yöneliktir. Hakikati kendim için olumlarken buna karşılık olarak içimde gerçekleştirdiğim olumsuzlamaya gelince, bu olumsuzlama sözlere yöneliktir, yani dünyadaki bir olaya yöneliktir. Ayrıca yalancının içsel durumu olumludur; olumlayıcı bir yargının nesnesini oluşturabilir: yalancı, aldatma niyeti taşır ve bu niyeti kendinden saklamaya da, bilincin saydamlığını gizlemeye de çalışmaz; tam tersine, ikincil davranışlarla ilgili karar vermek söz konusu olduğunda bu niyete başvurur, bu niyet onun bütün tavırları üzerinde açık açık düzenleyici bir denetim uygular. Gizlisiz saklısız doğruyu söyleme niyetine gelince (‘‘Sizi aldatmak istemem, doğru söylüyorum, yemin ederim”, vb.), hiç şüphesiz bu niyet içsel bir olumsuzlamanın nesnesidir, ama bu yüzden de yalancı tarafından kendi niyetiymiş gibi kabul edilmez. Öykünülmüştür, taklit edilmiştir, yalancının muhatabı karşısında kılığına girdiği kişiliğin niyetidir, ne var ki bu kişilik tam da (var) olmadığı için bir aşkındır. Böylece yalan o anki bilincin içyapısını devreye sokmaz, ve sırf bu yüzden kendisini oluşturan bütün olumsuzlamalar bilinçten kovulmuş olan nesnelere yöneliktirler, dolayısıyla özel bir ontolojik temel gerektirmedikleri gibi genel olarak olumsuzlamanın varoluşunun gerektirdiği açıklamalar da aldatmaca durumunda hiçbir değişikliğe uğramaksızıngeçerlidirler. Hiç şüphesiz biz ideal yalanı tanımlamış olduk; yalancının kendi yalanının az çok kurbanı olduğu ve kendi yalanma biraz inandığı durumlarla sıkça karşılaşılır: ama yalanın bu sıkça görülen ve sıradan biçimleri aynı zamanda da yalanın soysuzlaşmış veçheleridir, yalan ile kendini aldatma arasındaki ara durumları temsil ederler. Yalan biraşkınlık davranışıdır.

Ama yalanın bir aşkınlık davranışı olmasının nedeni, yalanın Heidegger’in deyimiyle“Mitsein”daki [“ile-olmak”, “ile-varlık”, “birlikte-varlık”] olağan bir fenomen olmasıdır. Benim varoluşumu, başkasının varoluşunu, benim başkası için varoluşumu ve başkasının benim için varoluşunu varsayar. Dolayısıyla yalancının yalanın projesini tümüyle farkında olarak yapmak zorunda olduğunu, yalanı ve değiştirdiği hakikati tastamam kavramış olmak zorunda olduğunu düşünmekte hiçbir güçlük yoktur, ilkesel bir opaklık kendi niyetlerini başkasından gizlesin, başkası da yalanı hakikat saysın yeter. Yalan aracılığıyla, bilinç, yapısı gereği başkalandan gizlenmiş olarak varolduğunu olumlar, benin ve başkasının beninin ontolojik ikiliğini kendi çıkarına kullanır.

Eğer kendini aldatma daha önce söylediğimiz gibi gerçekten de kendi kendinesöylenen yalan ise, onun için aynı durum geçerli olmayacaktır. Kendini aldatmayı benimsemiş olan kişi için, hoşa gitmeyen bir hakikati gizlemek ya da hoşa giden bir hatayı doğru gibi sunmak söz konusudur elbette. Dolayısıyla görünürde kendini aldatma da yalanın yapısına sahiptir. Ancak kendini aldatırken hakikati bizzat kendimden gizliyor olmam her şeyi değiştirir. Nitekim aldatan ile aldatılan ikiliği burada yoktur. Tersine, kendini aldatma özü gereği bir bilinç birliği gerektirir. Bu demek değildir ki, kendini aldatma, esasen insan-gerçekliğinin bütün fenomenleri gibi, Mitsein tarafından koşullandırılmaz, ama “Mitsein”, kendini ancak kendini aldatma ile aşılabilecek bir durumgibi sunarak kendini aldatmaya yalnızca davetiye çıkarabilir; kendini aldatma insan-gerçekliğine dışardan gelmez. İnsan kendini aldatmaya maruz kalmaz, insana kendini aldatma bulaşmış değildir, o bir hal değildir. Ama bilinç kendi kendini aldatır. Bir ilk yönelim ve bir kendini aldatma projesi gerekir; bu proje, kendini aldatmanın kendini aldatma olarak anlaşılmasını ve kendini aldatmayla gerçekleşen bilinc(in) bir düşünüm-öncesi kavranışını içerir. Buradan çıkan ilk sonuç, yalan söylenen ile yalan söyleyenin bir ve aynı kişi olmasıdır, bu da, aldatılmış olmam bakımından benden gizlenmiş olan hakikati, aldatan olmam bakımından bilmek zorundayım demektir. Dahası, ben bu hakikati kendimden daha bir özenle saklamak için, çok kesin bir şekilde bilmek zorundayım -ama bunu zamansallığın iki farklı anında yapmam- ve bu da gerektiğinde sözümona bir ikiliği yeniden kurmaya imkân verecektir — ama, bir ve aynı projenin birlikçi yapısı içinde kurmaya. Eğer yalanı koşullandıran ikilik ortadan kaldırılmışsa, o zaman hâlâ nasıl yalan söz konusu olabilir? Bu güçlüğe bilincin tam saydamlığından kaynaklanan bir İkincisi eklenir. Kendini aldatan kişi kendini aldattığı(nın) bilinc(inde) olmalıdır, çünkü bilincin varlığı varlık bilincidir. Dolayısıyla, en azından kendimi aldatışımın bilincinde olmam bağlamında kendime karşı dürüst olmak zorundaymışım gibi görünüyor. Ama o zaman da bütün bu psişik sistem yok olur. Nitekim eğer kararlılıkla ve kinik bir tutumla kendime yalan söylemeyi denemeye kalkışırsam, bu girişimimin tümüyle boşa çıkacağı bellidir, yalan, bakışın karşısında geriler ve çöker; kendini bizatihi kendi koşulu olarak benim projemin arkasında acımasızcasına oluşturan kendime yalan söylemenin bilinci tarafından, arkadan vurulup yok edilmiştir. Burada ancak kendi ayrımının içinde ve onun aracılığıyla varolan kaçıp kaybolan [evanescent] bir fenomen vardır. Bu fenomenlere elbette sıkça rastlanır ve nitekim kendini aldatmanın da bir “kaçıcılığı” olduğunu göreceğiz, onun sürekli bir biçimde iyi niyet ve sinizm arasında gidip geldiği besbellidir. Bununla birlikte kendini aldatmanın varoluşu fazlasıyla gelip geçici olsa da, “ani geçiş evresi”[metastable]32 diye adlandırılabilecek o psişik yapılar türüne ait olsa da, özerk ve süreğen bir form ortaya koyar; hattâ çok sayıda insan için yaşamın olağan görünüşü bile olabilir. Kendini aldatmanın içinde yaşamak mümkündür, ama bu sinizm ya da iyi niyet aniden depreşmeyecek demek değildir, yine de bu, düzenli ve kendine özgü bir yaşam tarzı gerektirir. Şu halde açmazımız büsbütün içinden çıkılmaz hale geliyor, çünkü kendini aldatmayı ne bir yana atabiliyoruz ne de anlayabiliyoruz.

Bu güçlüklerden sıyrılmak için, hemen bilinçaltına başvurulur. Örneğin psikanaliz yorumlamasında, aldatan-aldatılan ikiliğini yeniden kurmak için, gümrüğü, pasaport hizmetleri, döviz denetimleri, vb. ile birlikte bir sınır kapısı olarak tasarlanmış bir sansür varsayımına başvurulur. Burada içgüdü [instinct] -ya da dilerseniz ilk eğilimler ve bireysel tarihimiz tarafından oluşturulmuş eğilimler bileşimi- gerçekliğin yerini tutmaktadır, içgüdü, kendi için varolmadığından ötürü, ne doğru ne de yanlıştır. Sadece vardır, tıpkıkendinde doğru da yanlış da olmayan ama yalnızca gerçek olan şu masa gibi, içgüdünün bilinçli sembolleştirmelerine gelince, bunlar görünüşler olarak değil, gerçek psişik olgular olarak ele alınmalıdırlar. Yalancının söz ve tavırları nasıl gerçekten varolan somut davranışlarsa, fobi, dil sürçmesi ve rüya da somut bilinç olguları olarak gerçekten vardırlar. Şu küçük farkla ki, özne bu fenomenler karşısında tıpkı aldatılanın aldatanın davranışlarıkarşısında olduğu gibidir. Onları gerçeklikleri içinde saptar ve yorumlamak zorundadır. Aldatanın davranışlarında bir doğruluk vardır: eğer aldatılan bunları aldatanın içinde bulunduğu konumlanışa ve onun yalan projesine bağlayabilse, bu davranışlar yalancı davranışlar kimliğiyle doğruluğun tamamlayıcı parçası haline gelirlerdi, Aynı biçimde sembolik edimlerde de bir doğruluk vardır: psikanalist o edimleri hastanın tarihsel konumlanışına, ifade ettikleri bilinçaltı komplekslerine, sansürün koyduğu baraja bağladığında keşfettiği, işte bu doğruluktur. Böylece özne kendi davranışlarının anlamı üzerinde yanılır, onları kendisine yabancı kalan bir ilk durumdan ve psişik oluşumdantüretemediğinden kendi doğrulukları içinde değil de somut varoluşları içinde kavrar. Çünkü aslında Freud, “id” ve “ben” [“ça” et “moi”] ayrımıyla psişik kitleyi ikiye ayırmıştır. Ben benim, ama ben id değilim. [Je suis moi, mais je ne suis pas ça.]33 Bilinçaltındaki psişizmim karşısında ayrıcalıklı bir konumum yok. Kendi psişik fenomenlerimi bilinçteki gerçeklikleri içinde saptadığım ölçüde ben kendimin psişik fenomenleriyim: örneğin, şu rafta duran şu ya da bu kitabı çalma itkisiyim, onunla bir ve aynı şeyim, onu aydınlatırım ve onunla ilişkili olarak hırsızlık yapmaya karar veririm. Ama bu psişik olguları edilgin biçimde kabul eden olarak ve tıpkı bilim adamının bir dış fenomenin doğası ve özü hakkında varsayımlar üretmesi gibi, onların kökenleri ve gerçek imlemleri üzerinde varsayımlar üretmeye mecbur kalan olarak ben o psişik olgular değilim: örneğin aşıracağım kitabın azbulunurluğunun, ilginçliğinin ya da fiyatının belirlediği dolaysız bir itki olarak yorumladığım bu hırsızlık, hakikatte, bir Oidipus kompleksine az çok dolaysızca bağlanan bir kem dini-cezalandırma sürecinin türevidir. Dolayısıyla çalma itkisinde bir hakikat vardır ve bu hakikate ancak az ya da çok muhtemel varsayımlarla ulaşılabilir. Bu hakikatin ölçütü, açıkladığı bilinçli psişik olguların uzamı olacaktır; aynı zamanda, daha pragmatik bir bakış açısından, imkân verdiği psikiyatrik kürün başarısı olacaktır. Son olarak, bu hakikatin keşfi psikanalistin müdahalesini gerektirecek, psikanalist de bilinçaltı eğilimlerim ile bilinçli yaşamım arasında dolaylayıcı [mediateur] olarak belirecektir.Başkası, bilinçaltı tez ile bilinçli antitez arasındaki sentezin biricik gerçekleştiricisi olarak ortaya çıkar. Kendimi ancak başkası aracılığıyla tanıyabilirim, bu da, benim olan “id”karşısında başkası konumunda olmam demektir. Eğer psikanalize ilişkin bazı bilgilere sahipsem, çok elverişli koşullarda kendi kendime psikanaliz uygulayabilirim. Ama bu çaba ancak hiçbir görüye güvenmezsem, soyut şemaları ve öğrendiğim kuralları dışardan kendi durumuma uygularsam başarıya ulaşabilir. Sonuçlara gelince, bunlar ister yalnızca benim çabalarımla, ister bir teknisyenin katılımıyla elde edilmiş olsunlar, hiçbir zaman görünün sağladığı kesinliğe sahip olmayacaklardır; sadece, bilimsel varsayımlar gibi giderek daha muhtemel olacaklardır. Bunlar Oidipus kompleksi varsayımı, atom varsayımı gibi“deneysel bir fikir”den başkaca bir şey ifade etmez, Pierce’in söylediği gibi, gerçekleştirilmesine imkân verdikleri deneylerin bütününden ve öngörülmelerine imkân verdikleri etkilerden ayrı değildirler. Böylece psikanaliz, yalancısı olmayan bir yalan fikrini kendini aldatma nosyonuna ikame eder, kendime nasıl yalan söyleyebileceğimi değil de, bana nasıl yalan söylenmiş olabileceğini anlamaya imkân verir, çünkü benim karşımda başkası ne ise, beni kendimin karşısında o pozisyona yerleştirir, yalanın temel koşulu olan aldatan-aldatılan ikiliğinin yerine “id” – “ben” [“ça” – “moi”] ikiliğini koyar, Mit-sein’in, öznelerarası yapısını en derin öznelliğime taşır. Bu açıklamalarla tatmin olabilir miyiz7

Daha yakından inceleyecek olursak, psikanaliz teorisi ilk bakışta göründüğü kadar basit değildir. Psikanalistin varsayımının karşısında “id” kendini bir şey gibi sunar demek tam da doğru değildir, çünkü şey, kendisi üzerinde yürütülen varsayımlara ilgisizdir, buna karşılık varsayımlar hakikate yaklaşınca “id”, bundan etkilenir. Nitekim Freud, ilk dönemin sonunda, hekim hakikate yaklaştığında ortaya çıkan dirençlere işaret eder. Bu dirençler dışarıdan kavranan nesnel davranışlardır: hasta güvensizlik gösterir, konuşmayı reddeder, rüyalarını fantezileriyle karıştırarak anlatır, hattâ bazen psikiyatri tedavisinden tümüyle kaçar. Bununla birlikte hastanın kendi kendisindeki hangi parçasının bu biçimde direnebileceğini sormak hakkımızdır. Bilinç olgularının psişik bütünü olarak düşünülen“Ben” (Moi) direniyor olamaz: nitekim psikiyatrın hedefe yaklaştığından kuşkulanmayacaktır, çünkü Ben (Moi) de tastamam psikiyatrın kendisi gibi, kendi tepkilerinin anlamı ile karşı karşıyadır. En çoğu, ortaya atılan varsayımların ne kadar muhtemel olduğunu, psikanalizi izleyen bir tanık gibi nesnel olarak değerlendirebilir ve bu varsayımların açıkladıkları öznel olguların uzamını hesaba katabilir. Ve esasen bu ihtimal de ona gerçeğe yakınmış gibi görünür, çoğu durumda, bilinçli bir kararla psikanalitik tedavi yolunu seçen kendisi olduğu için ondan rahatsız olmayacaktır. Hastanın psikanalist tarafından her gün kendisine açınlanan şeylerden kaygılandığını ve kendi gözünde bir yandan tedaviyi sürdürmek istermiş gibi görünmeye çalışırken bir yandan da bundan kaçmaya çalıştığını mı söyleyeceğiz? Bu durumda, kendini aldatmayı açıklamak için bilinçaltına başvurmak artık tümüyle imkânsızdır: kendini aldatma, tümüyle bilinç düzeyinde, bütün çelişkileriyle birlikte ortada durmaktadır. Ama psikanalist esasen bu dirençleri böyle açıklamaz: ona göre bu dirençler sessiz ve derindir, uzaktan gelirler, ve kökleri, tam da aydınlatılmak istenendir.

Bununla beraber, dirençler gün ışığına çıkarılması gereken kompleksten de yayılmazlar. O durumda bu kompleks, o haliyle, daha çok psikanalistin işbirlikçisi olurdu, çünkü kompleks açık bilinç içinde kendini ifade etmeyi hedeflemekte, sansüre hile yapmakta ve ondan kaçmaya çalışmaktadır. Öznenin reddedişini konumlandırabileceğimiz tek düzlem sansürün düzlemidir. Yalnızca sansür, bastırmaya çalıştığı gerçek eğilimlere az çok yaklaşmaları ölçüsünde psikanalistin sorularını ya da açınlamalarını kavrayabilir, bunu yalnızca o yapabilir, çünkü bastırdığı şeyi bilen yalnızca odur.

Nitekim, eğer psikanalizin dilim ve psikanalizin şeyci mitolojisini ileri götürecek olursak, sansürün, etkisini tam istediği yere uygulamak için, bastırdığı şeyi taramak zorunda olduğunu fark ederiz. Gerçekten de bastırmayı kör güçlerin çarpması gibi sunan her türlü eğretilemeden vazgeçersek, sansürün seçmek zorunda olduğunu ve seçmek için dekendine dair tasavvuru ortaya koymak zorunda olduğunu kabul etmek gerekir. Başka türlü olsaydı, sansürün meşru cinsel itkilere izin vermesi, gereksinimlerin (açlık, susuzluk, uyku) açık bilinç içinde kendilerini ifade etmelerini hoş görmesi nasıl mümkün olurdu? Ve denetimini gevşetmesini. hattâ değişik kılıklara bürünen içgüdü tarafından aldatılmışolabilmesini nasıl açıklardık? Ama sansürün lanetli eğilimleri ayırt etmesi yetmez, bunun yanısıra bunları gizlenecek şeyler olarak kavraması da gerekir ve bu en azından onda kendi etkinliğine ilişkin bir tasavvurun olmasını gerektirir. Kısacası sansür bastırılabilecek itkileri ayırt ederken nasıl olur da ayırt ettiğinin bilincinde olmaz? Kendi kendini bilmeyen bir bilme tasarlamak mümkün müdür? Bilmek, bildiğini bilmektir diyordu Alain. Biz daha iyisi şöyle diyelim: her bilme, bilme bilincidir. Nitekim, hastanın dirençleri, bastırılanın sansür düzeyinde o haliyle temsil edilmesini, psikanalistin sorularının yöneldiği hedefin belli bir biçimde anlaşılmasını ve sansürün bastırılan kompleksin gerçekliğim o kompleksi hedef alan psikanalitik varsayımla kıyaslamasını sağlayan bir sentetik bağlantı kurulmasını gerektirir. Ve bu kez de bu farklı işlemler sansürün kendi(nin) bilinc(i)nde olmasını gerektirir. Ama sansürdeki bu kendi(nin) bilinc(i) hangi tipte bir bilinç olabilir? Bu, bastırılacak eğilimin bilinci olma(nın) bilinci olmalıdır — tam da bu eğilimin bilinci olmamak için. Bu da sansürün bir kendini aldatma taşımak zorunda olmasından başkaca ne anlama gelir ki?

Psikanaliz bize hiçbir şey kazandırmamış oldu, çünkü kendini aldatmayı ortadan kaldırmak için bilinçaltı ile bilinç arasına özerk ve yine kendini aldatan bir bilinç yerleştirdi. Bunun nedeni, sahici bir ikilik -hattâ bir üçlük (Es, ich34 ve sansür aracılığıyla kendini ifade eden Ueberich)ı35-kurmak için giriştiği çabaların sözde kalan bir terminolojiden başka bir şeye ulaşamamış olmasıdır. Bir şeyi “kendinden gizleme” gibi kendi üstüne dönüşlü bir fikrin özü, tek bir psişizmin olmasını ve dolayısıyla da birliğin bağrında iki yönlü bir etkinliğin gerçekleşmesini gerektirir: bir yandan gizlenecek şey belirlenip elde tutulmalı, öte yandan ötelenip gizlenmelidir; bu etkinliğin iki yüzü birbirini bütünler, yani her biri ötekini kendi varlığında gerektirir. Psikanaliz, sansür aracılığıyla bilinci bilinçaltından ayırmakla bu edimin iki evresini ayırt etmeyi başarmış olmadı, çünkü libido bilinçli ifadeye yönelen kör bir conatus’tur, bilinçli fenomense edilgin ve aldatıcı bir sonuçtur: psikanaliz bu iki yönlü itki ve çekim etkinliğini sansür düzeyine yerleştirmekle kalmıştır. Şimdi, tüm fenomenin (kılık değiştiren [se deguiser] ve sembolik biçim altında“geçen” eğilimin bastırılması) birliğini açıklamak için, onun farklı uğrakları arasında anlaşılabilir bağlantılar kurulmalıdır. Bastırılan eğilim eğer 1) bastırılma bilincini, 2) olduğu şey olduğu için ötelenmiş olma bilincini, ve 3) bir kılık değiştirme projesini kapsamıyorsa nasıl “kılık değiştirebilir”? Bastırılan eğilimin kendi kendine dayattığı bu üç küçük özellik hiçbir mekanik yoğunlaştırma ya da aktarım teorisiyle açıklanamaz, çünkü kılık değiştirme sürecinin betimlenişi erekliliğe örtük olarak başvurulmasını gerektirir. Ve aynı biçimde, eğer bilinç, sansürün ötesinde, hedefi, hem arzu edilen hem yasaklanan olarak muğlak bir biçimde kavramıyorsa eğilimin sembolik ve bilinçli olarak tatmin edilmesine eşlik eden haz ya da içdaralması nasıl açıklanacaktır? Freud psişik olanın bilinçli birliğini dışladığından, tıpkı kendisine büyü yapılmış kişi ile onun görünüşüne göre biçimlendirilmiş balmumu bir heykelciği, ilkel katılımın birleştirdiği gibi, her yerde fenomenleri uzaktan ve engellerin ötesinden birbirine bağlayan bir sihirli birlik varsaymaya mecbur kalmıştır. Karakterin katılımı bilinçaltındaki “Trieb”e etkir, onu“bastırır” ya da “lanetler”, boylu boyunca onun içinde yüzer, ona rengini verir ve sihirli bir biçimde onun sembolleştirilmesine yol açar. Ve benzer biçimde, bilinçteki fenomen de sembolik anlamının rengini taşır, bu anlamı kendi başına açıkça kavraması mümkün olmasa da. Ama ilke olarak daha aşağı bir konumda olması bir yana, büyü yoluyla açıklama, birbirlerini karşılıklı olarak öngören ve tahrip eden iki çelişik ve tamamlayıcı yapının bir arada varoluşunu ortadan kaldırmaz — bilinçaltı katında, sansürün katında ve bilincin katında. Kendini aldatma olgulaştırılmış ve “şeyleştirilmiştir”, ancak ondan kaçılamamıştır. Bu durum, Viyanalı psikiyatr Stekel’i, psikanaliz yolundan sıyrılmaya veFrijit Kadın36 adlı kitabında şunları yazmaya yöneltmiştir: “Araştırmalarımı ileri bir noktaya götürebildiğim her kez, psikozun düğümünün bilinçli olduğunu saptadım.” Kaldı ki kitabında aktardığı vakalar da, Freudculuğun anlayamayacağı patolojik bir kendini aldatmaya tanıklık etmekteler. Örneğin evliliklerinde yaşadıkları hayal kırıklığının frijit kıldığı, yani cinsel ilişkinin verdiği zevki kendilerinden gizlemeyi başaran kadınlar söz konusudur. Öncelikle, bu kadınların kendilerinden gizlemek istedikleri şeyin, yarı fizyolojik karanlıklara gömülü kompleksler değil de nesnel olarak gösterilebilecek ve takındıkları anda kaydetmemeleri mümkün olmayan tavırlar olduğuna işaret edilmektedir: nitekim, kocaların Stekel’e sıklıkla açıkladıkları üzere, eşleri nesnel zevk belirtileri göstermiştir ve sorgulanan kadınların şiddetle inkâra yöneldikleri şey de bu belirtilerdir. Burada bir sırt çevirme etkinliği söz konusudur. Aynı biçimde Stekel’in açıklatmayı başardığı itirafların da gösterdiği gibi, patolojik düzeyde frijit olan bu kadınlar korktukları hazza önce kafalarında sırt çevirmeye çalışmaktadırlar: örneğin, pek çoğu cinsel ilişki sırasında düşüncelerini günlük meşguliyetlerine yöneltmekte, ev işlerinin muhasebesine girişmektedir. Burada kim bilinçaltından söz edebilir? Bununla birlikte frijit kadın yaşadığı hazzın bilincine böylecesırt çeviriyorsa, bunu asla kinik bir biçimde ve kendi kendisiyle tam uzlaşım içinde yapmaz: frijit olduğunu kendine kanıtlamak için yapar. Burada düpedüz bir kendini aldatma fenomeniyle karşı karşıyayız, çünkü yaşanan hazzı benimsememek üzere girişilen çabalar hazzın yaşanmış olduğunun kabulüne işaret eder ve tastamam bu kabulü olumsuzlamak içinona işaret eder. Ama burada artık psikanalizin alanında değiliz. Nitekim bir yandan bilinçaltı aracılığıyla ortaya konan açıklama, psişik birliği bozmasından ötürü ilk bakışta psişik birlikle ilgili gibi görünen olguları açıklayamayacaktır. Öte yandan da sonsuz sayıda kendini aldatma davranışı bu tip açıklamaları açıkça dışlar, çünkü bu davranışlar özleri gereği ancak bilincin saydamlığı içinde belirirler. Sıyrılmaya çalıştığımız sorunu el değmemiş bir halde yeniden karşımızda buluyoruz.

Jean-Paul Sartre,
Varlık ve Hiçlik
(Fenomenolojik Ontoloji Denemesi)
Özgün Adı: L’Etre Et Le Néant / Essai D’ontologie Phénoménologique
lthaki Yayınları
3. Baskı, İstanbul / Nisan 2010
Türkçe Çeviri: Turhan Ilgaz • Gaye Çankaya Eksen