“Köy Enstitüleri Belgeliği”ne Katkı / Düziçililik – Müslüm Kabadayı

Antakya?yla Adana arasındaki insan ve kültür geçişini sağlayan köprünün özelliklerini, çocukluğumdan beri hem yaşayarak hem de araştırarak öğrenmeye çalışırım. Amik ve Çukurova?da pamuk tarlalarında çalışarak öğrendiklerime, Düziçi İlköğretmen Okulu?ndaki edindiğim izlenim ve bilgiler eklenmişti 1960 ve 1970?li yıllarda. Daha sonra araştırmalar yaparak, Antakya ve Adana?da çıkan gazete ve dergilerde araştırma verilerini, görüş, düşünce ve duygularımı kaleme almaya devam ettim. Fark ettim ki, beni bu köprünün özelliklerini öğrenmek kadar, Amik-Çukurova kültür köprüsünü güçlendirmeye teşvik eden temel unsurların başında Düziçi geliyor.
Düziçi?nin ya da Haruniye?nin adının Adana, Hatay, Mersin, Antep ve Maraş?ın köylerinde bile biliniyor olmasının nedeni, burada 1940?ta kurulan Düziçi Köy Enstitüsü?dür. 1953-1954 Eğitim-Öğretim Yılı?nda ?İlköğretmen Okulu?na, 1975-1976 Eğitim-Öğretim Yılı?nda da ?Öğretmen Lisesi?ne dönüştürülen bu okula, beş ilden sınavla alınan öğrenciler, bu illerin kültür birikimlerini birbirlerine taşıyarak ortak bir kültür de yaratmışlardır. Böyle kaynaştırıcı bir kültürün oluşmasında, buradan mezun öğretmenlerin çoğunun bu komşu illerde görev yapmalarının da büyük payı olmuştur. Apayrı bir değerlendirme ve tartışma konusu olmakla birlikte ?Düziçililik, bir toplumsal güç-etki oluşturabilmiş midir?? sorusu önemlidir. İlk elde söyleyebileceğim şudur bu soruya dair: Köy Enstitüsü?nün kurulmasından 73 yıl gibi bir sürenin geçmesi ve 7 kuşak gibi bir toplam söz konusudur. Buradan yetişen birçok şair, yazar, sanatçı, biliminsanı yapıtlarıyla; öğretmenler de öğrencilerine ve çalıştıkları köy-kasaba-kentlere verdikleriyle mutlaka iz bırakmışlardır. Ancak, 12 Eylül?den sonra Düziçi?nin okul alanının tahrip edilmesi, çekim alanı olmaktan çıkması nedeniyle son 30 yılda yetişen kuşağın ?Düziçililik?ten habersiz kaldıkları ortadadır. Bugün merkezi Adana?da bulunan ve Düziçi mezunları tarafından kurulan derneğin, birkaç yıl süren etkinliklerden sonra gücünü yitirmeye başlaması yanında, ?öğretmenlik?in piyasacı eğitim sürecinin ülkede egemen olmasıyla birlikte sönümlenmeye doğru gideceği kaçınılmaz bir durumdur. Kapitalist bir ülkede, üretim içinde ve kamucu bir anlayışla eğitim yapmayı temsil eden ?Düziçililik?in bir gelenek olarak devam etmesini beklemek, ham hayalcilik olur. Bu koşullarda ancak, ?Düziçililik?in birikimlerini, kitaplar, belgeler, fotoğraflar başta olmak üzere belgelik oluşturarak yaşatmak mümkündür. Bunun ilerisinde bir sıçrama, ancak eşitlik ve özgürlüğün güçlendiği bir toplumsal sistemin kurulmasıyla mümkün olabilir.
Düziçi Köy Enstitüsü?nün kurucu müdürü Lütfi Dağlar?ın, burada öğretmenlik yapan Abdullah Özkucur?un, daha sonra buradan mezun olan Ali Yüce, Şevket Yücel ve Ali Ozanemre gibi onlarca kişinin yazdıkları önemli bir altyapı oluşturmaktadır belgelik için. Yalnız, gün ışığına çıkarılması gereken binlerce kişinin anıları, deneyimleri, fotoğrafları ve yazıları olduğu gerçeği ortada durmaktadır. Aslında merkezi Adana?da bulunan derneğin gerçekleştirmesi gereken en önemli iş bu olmalıdır. Zaman zaman kaleme aldığım yazılarla, ?belgelik?e katkıda bulunmaya çalışıyorum. Aşağıda aktaracağım bilgi ve izlenimler de bu çabanın yeni örneği olarak görülmelidir.
Düziçi Mezunlarından İzlenimler
28-29 Eylül 2012?de Antakya?da ve Yayladağı?na bağlı Hisarcık köyünde ?Ali Yüce?ye Saygı? etkinlikleri sırasında tanıştığım Ahmet Coşkun ve Ömer Güler ağabeylerle 28 Haziran 2013?te Antakya Öğretmenevi?nde yaptığım görüşmede, Ali Yüce?yle Düziçi?nde aynı dönemde okuduklarını öğrendim. Okulun en küçükleri arasında yer aldıklarını söyleyen Ahmet Coşkun, 1933?te Karbeyaz?da (Yiğityolu) doğmuş. 1941?de ilkokula başlamış. Köylerinde düzenlenen biçki-dikiş kursunun kapanış töreninde ?Ah Şu Büyükler? adlı monoloğu okuyunca, kursu düzenleyen görevlilerin dikkatini çeker ve onların yönlendirmesiyle 1946?da köylüsü Ömer Güler ve Cuma Bayraktar?la Düziçi Köy Enstitüsü?ne giderlerken, trende Ali Yüce?yle tanışırlar. O, kendilerinden 8 yaş kadar büyüktür. Okula giderken yolda Ali Yüce?nin tıraş olduğunu anlatıyorlar. Yolculuktaki ilk şanssızlıklarının da, trenin Düziçi?ne yakın Yarbaşı?nda durmayıp Bahçe?de inmek zorunda kalmaları olduğunu belirtiyorlar.
Okula uyum sağlamalarında eğitim başı ve küme öğretmenlerinin kendilerine yardımcı olduklarını söylüyorlar. Derslerde Ali Yüce?nin çok iyi dinlediğini ve yazılılarda çok başarılı olduğunu belirtiyorlar. Fizik Öğretmenleri İsmet Ulukaya onun için, ?Ali?ye, olsa yıldızlı on vereceğim.? dermiş. Aynı dönemde arkadaşları olan Mehmet Aslan da, Ali Yüce?nin zekiliği ve başarısı konusunda 29 Eylül 2012?de Hisarcık köyünde düzenlediğimiz ?Ali Yüce?ye Saygı? etkinliğinde şunları söylemişti: ?Öğretmenlerimiz, Ali Yüce?yi birinci sınava alırlardı; o da 10 üzerinden 10 alırdı. Daha sonraki sınavlara onu almaya gerek duymazlardı. Onun gibi parlak çok az öğrenci vardı böyle.? Okul arkadaşlarını kıskanmak yerine onu takdir etmelerini, çok anlamlı buluyorum. O dönemdeki eğitimin önemli kazanımlarından biri de bu olsa gerek?
Ömer Güler, bir başka bilgi veriyor söze girerek? ?Antakya?ya bağlı Süpha (Üzümdalı) köyünden Süleyman Ağa, bölgenin Fransızlar tarafından işgaline karşı yürüttüğü mücadeleyle tarihe geçmiş olan aydın bir insandır. Eğitime çok önem verdiği için de köyünden Abdülgani ve Mehmet Bozkurt, Bekir ve Ali Durgun kardeşleri, Murat Karaşah, Cabir Doğruel ve Arafat Uçkan?ı Düziçi?ne kaydettiren kişidir.? Onlarla da iyi arkadaşlık yaptıklarını dile getiriyor Ömer Güler Ağabey?
Okulda teorik dersler yanında daha çok uygulamaya ağırlık veren bir eğitimin olduğuna değiniyorlar. Bir hafta kültür, bir hafta sanat-uygulama dersleri görürlermiş. Bir hafta da ?nöbetçi sınıf? uygulaması varmış. O hafta boyunca nöbetçi sınıf, tüm öğrencilerin mutfak, işlik, temizlik işlemleriyle ilgilenir, sınıfları derse hazır hale getirirmiş. Uygulama derslerinde Sabunçayı?ndan arkla getirilen suyla çeltik ekimi yaparlarmış. Sinema salonu dahil yeni binaların yapımında çalışırlarmış. Bu noktada Ahmet Coşkun devreye girerek bir anısını aktarıyor: ?Ben, sınıfın boyca ve kiloca en küçüğüydüm. Beni taş işine vermiyorlardı, su taşıyordum. İçimden dua ediyordum bu duruma isyan ederek, ?Keşke bir an önce büyüsem de taş taşısam.? 1970?li yıllarda Hatay?dan milletvekili seçilen Haydar Demirtaş?la su taşıdıktan sonra, dokuztaş oyununa daldık. O sırada kamyon gelmiş ama biz fark etmemişiz. Bunun üzerine bizi çağırıp uyardılar, bir daha dalmayın diye.?
Enstitülere Vurulan İlk Darbe ve İlk İsyan
Düziçi Köy Enstitüsü?nde gerçekleşen önemli olaylardan birini de Kırıkhanlı Ahmet Algı anlattı. Ahmet Coşkun?un bağ kurarak telefonla görüşmemi sağladığı Ahmet Algı, 1947?de gerçekleşen öğrenci boykotu olayını şöyle özetledi: ?1947 Temmuz?unda 5. Sınıfa geçmiştik. O zaman, Köy Enstitülerinin ruhuyla ilgisi olmayan İskenderun Ortaokulu müdürüyken bizim okula atanan Ahmet Şakiroba?nın başlattığı yasaklamalarla karşılaştık. 5. sınıfa geçenlerin, yani son sınıf öğrencilerinin birtakım hakları vardı. Çünkü onlar artık öğretmen adayı oluyorlardı. Karavana götürmezlerdi, nöbet tutmazlardı. Ayrıca kumaş elbise giyerlerdi, yedek öğretmenlik yaparlardı. Müdür Ahmet Şakiroba ile Eğitimbaşı İshak Toker, bu hakları kaldırdıklarını ifade edip öğrencilere baskı uygulamaya başlayınca boykotu başlattık arkadaşlarla. Müdür, beni elebaşı ilan edip karakola bildirmiş. Yedi arkadaş olarak bizi Osmaniye?ye götürdüler, oradaki karakolda ifademizi aldılar. Orada çok kötü şartlarda bizi tuttular. Ahır gibi bir yerde oturacak yer olmadığı için eski bir kapıyı söküp yere sererek üzerinde oturduk. Pireler yemeye başladı bizi. Neyse, üzerimizi ararken bir jilet buldular bende. Komutan jileti ikide bir ışığa tutuyordu ve beni sorguya çekiyordu. Nedenini anlayamamıştım. Sonunda bana jilette şifre aradığını, komünizm propagandası yaptığımızı düşündüğünü söyledi. Tabi bu komiklik karşısında kendimizi tutamadık, gülüştük. Daha çok huylandılar, sinirlendiler. Bu kez bizi, Adana Emniyet Müdürlüğü?ne gönderdiler. Orada da dört gün sorguya çektiler bizi. Burada da bir şey bulamayınca, ?Haydi evlerinize gidin!? dediler. Dediler ama bizim çektiğimiz acının hesabını veren çıkmadığı gibi çevrede damgalanmıştık, bize başka gözle bakmaya başlamıştı insanlar. Aralık 1947?de okuldan bir telgraf geldi evimize. On altı arkadaşımızı çağırmışlardı. Sanki cinayet işlemişiz gibi bizi dört inzibatın arasında okula götürüp kırmızı zarf verdiler. Her birimizi bir okula sürgün etmişlerdi. Beni de Çifteler Köy Enstitüsü?ne sürgün etmişlerdi.?
Bu eylemle ilgili bir fotoğraf, belge olup olmadığını sorduğumda ?Yok? dedi Ahmet Algı. ?O dönemdeki gazetelerde haber yapılmış mıydı?? diye sorduğumda da ?Hiç bilmiyorum.? yanıtını vermişti. Bu eylemin gerçekleştiği tarih ve eylemin içeriği dikkate alındığında, Köy Enstitüleri?ne ilk ciddi darbenin vurulduğu 1946 yılının hemen sonrası olduğu dikkat çekmektedir. Hasan Ali Yücel?in bakanlıktan alınıp gerici Şemsettin Sirer?in Maarif Bakanı olduğu yıllar.
Düziçi?nde Bir Sürgün
Ömer Güler, kendileri 5. sınıftayken okullarına sürgün gelen Kemal Bayram Çukurkavaklı?dan söz etti. Bu adı, A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi?nde öğrenci olduğum 1970?li yılların sonunda duymuş ve Rüzgarlı Sokak?ta bulunan yazıhanesinde arkadaşlarımla ziyaret etmiştim. Edebiyatımıza şiir ve gezi yazılarıyla katkıda bulunan Çukurkavaklı, aynı zamanda bir gazete çıkarıyordu o yıllarda, adını da ?Yeni Gün? diye hatırlıyorum. 1990?lı yıllarda tanıştığım Köy Enstitülerinin ilk mezunlarından Abdullah Özkucur?dan, Kemal Bayram Çukurkavaklı?nın Konya İvriz Köy Enstitüsü?nde öğrencisi olduğunu ve kaleme aldığı toplumcu bir şiirden dönemin yönetiminin rahatsız olması nedeniyle 1951?de Düziçi Köy Enstitüsü?ne sürgün edildiğini öğrenmiştim. Ömer ve Ahmet Bey?ler, bu bilgiyi teyit ediyorlardı. Hatta okuduğu kitaplar, görüştüğü kişiler ve yaptığı konuşmalar bakımından mimlendiğini öğrendikleri bu öğrenciyi takip etmesi için okul idaresinin, Yusuf Gür adlı hemşehrilerini görevlendirdiğini de belirtiyorlardı. Çok okuyan ve araştıran bir öğrenci olduğundan kütüphaneden sorumlu olan Yusuf Gür?ün, aynı zamanda çok etkileyici şiirler, öyküler, denemeler yazdığını da dile getiriyorlardı. Evlendikten sonra, ne yazık ki bu yeteneğini yitirdiğinin de altını çiziyorlardı. ABD?yle kurulan bağımlılık ilişkilerinin yoğunlaştığı ve anti-komünizmin devlet politikası olarak zirve yaptığı bir dönemde Düziçi?nde yaşanan bu olay, zeki ve yaratıcı öğrencilerin birbirlerine karşı kullanılması bakımından kötü bir örnek olarak dikkat çekicidir.
Köy Enstitüsünde Eğitim ve Günlük Uygulama
Ahmet Coşkun?la ikinci gün yaptığımız görüşmede, kaleme aldığı ?Düziçi Köy Enstitüsü?nün Bir Günlük Çalışma Programı?nı bana okudu. Onun anlatımına sadık kalarak, bir belge niteliği de taşıyan bu metni olduğu olarak aktarmak istiyorum:
?Sabahleyin tam olarak çalışmalara saat kaçta başladığımız zamanı bilmiyorum. Okul idaresinin yaptığı program çerçevesinde kalktığımızda ilk işimiz yataklarımızı düzenlemek, el yüz temizliği ve ihtiyaçlarımızı gidermek? Daha sonra zil çalar, sınıflara giderek bir saat mütalaa ve serbest çalışma yapardık. Tekrar zil çalınca 3. binanın arkasındaki geniş alanda bütün okul, sıralar halinde düzgünce toplanırdı. Beden Eğitimi Öğretmeni beklenirdi, öğretmen gelince ısınma ve spor hareketleri yapılırdı. Bu hareketler bir saat kadar devam ederdi. Bitimde temizlik yapılır, yemekhaneye gidilir ve kahvaltı yapılırdı. Kahvaltı yiyeceğimiz % 90 çorba olurdu. Nadiren başka yiyecek ve içecek bulunurdu.
Yemekten sonra okul idaresinin bulunduğu 1. binanın önünde toplanırdık. İşte o toplantıda günlük çalışmalarımız başlardı. İdarenin yaptığı program gereğince daha önce belirlenen iş kollarına ve çalışmalara göre dağıtım yapılırdı. Belli başlı iş kolları ve çalışmalar şunlardı: 1. Kültürel çalışmalar, 2. Sanat kolları, 3. Ziraat kolları, 4. Temizlik ve nöbetçi kolu. Çalışmalar iki şekilde yapılırdı, kültürel ve sanat kolları olarak. Sıra ile değişimli birer hafta şeklinde olurdu. Bir hafta ders, bir hafta sanat ve ziraat olarak gerçekleşirdi. Öğrencilerin bir bölümü sınıflara gider, bir hafta boyunca ders yaparlardı. Diğer bir kısım öğrenciler, daha önce belirttiğim üzere, iş kollarında öğretmenler veya ehliyetli usta yetiştiriciler gözetiminde çalışırlardı. Kültür derslerini verenler, o zamanki koşullarda başarılı ilkokul öğretmenleri veya Gazi Eğitim Enstitüsü mezunu öğretmenlerdi. Daha sonraki yıllarda yüksek tahsil yapmış branş öğretmenler gelip derslere girmeye, bizleri yetiştirmeye başladılar. Diğer iş kollarında çalışan arkadaşlar da birer hafta değişim yaparak sanat ve ziraatta çalışırlardı. Bu çalışmalarımız da branş öğretmeni veya ehliyetli kişilerin denetiminde yapılırdı.
Bu iş kollarında neler yapardık? Sanat iş kolunda inşaatta çalışanlar, öğretmen veya usta gözetim ve denetiminde bugünkü koşullarda ne yapılıyorsa onların fazlası ile yapılırdı. Ayrıca teknik resim olarak da görünüşleri yapılırdı. Bu çizimlerden not alırdık. Sınıf geçme-kalma olayı uygulamalı çalışmalarla belirlenirdi. Uygulamalı çalışmalar deyince kum taşıma, harç yapma, harcı kullanma, ince sıva, kalın sıva, blokaj, beton dökme, duvar örme, köprü yapma, baca yapma, merdiven yapma akla gelir; bunlar hesaplı, ölçülü yapılır; bunlardan not alırdık.
Marangozluk haftasında atölyede ağaçların kesilmesi, biçim verilmesi ve birbirine geçirilmeleri, zıvana geçme, kırlangıç kuyruğu geçme gibi işler yapılırdı. Görünüşleri teknik resim olarak çizilirdi, bunlardan not alırdık. Demircilikte ise soğuk demircilik, demirleri bükme ve biçimlendirme, sıcak demircilik, körük çekere demirleri ısıtmayla biçimlendirme, tenekecilik, lehim yapma lehimcilik, kalaycılık bilgileri öğretilirdi.
Ziraat haftasında bal yapma, çapa yapma, aşı çeşitleri ve aşı yapma, arıcılık, hayvancılık, besicilik, bahçe ve bahçecilik tarımı, tarla tarımı, sebzecilik ekiminden hasadına kadar teorik ve uygulamalı olarak bize öğretilirdi.
Gün bitiminde akşam yemeğinden önce bir saat serbest çalışma yapardık, sonra yemeğe giderdik. Yemeğin ardından bir saat daha serbest çalışma gerçekleştirirdik. Saat 22.00?de yat ziliyle gün biterdi.?
İzzet-i Nefis Cezası
Köy Enstitülerinin eğitim modelini ve müfredat programının özelliklerini yansıtan bu anlatısının yanında, okuldaki disiplin ve öğrencilerin psikolojilerinin değerlendirilmesi, eğitsel yaklaşım bakımından önemli veri sunan bir anısını da paylaştı Ahmet Coşkun. ?Okulda her hafta bir sınıf nöbetçi olurdu. Bu sınıf, okulun tüm temizlik işlerini yapar, yemek işlerine bakardı. Bizim sınıf nöbetçiydi. Yemek masalarını hazırlamak için bir sabah ben erkenden kalktım. Erken kalkıp bu işleri yapmakta geç kalırsan, mutfakta tabak, kaşık bulamazsın veya bozuk malzemeleri bulup masalara koymak zorunda kalırsın. Bu durumda baktığın sınıfın öğrencilerinden yiyeceğin paparayı, cakayı, duyacağın lafları siz düşünün? İşte bu düşündüklerinizle karşılaşmamak için erkenden kalktım. Temiz ve düzgün tabak ve kaşıkları masaya dizdim. Aynen bir savaşı kazanmış kahraman edasıyla dolaşıyor, arkadaşların gelmesini bekliyordum. Tekrar masaları kontrol etmek üzere yemekhaneye girdiğimde, bir de ne göreyim, sağlam tabak ve kaşıkların yerine kırıkları konmuş. Şoke oldum tabi. ?Bunu kim yaptı?? sorduğumda ?Ali Ünlü yaptı.? dediler. Bunun üzerine onunla münakaşaya tutuştuk. O arada o kadar sinirlenmişim ki kocaman bakır kepçeyi masadan alıp birden onun başına indirmişim. Başından kanlar fışkırmaya başladı. O arada Beden Eğitimi Öğretmenimiz Ali Demiralp geldi. O, aynı zamanda eğitim başımızdı. Sert mizaçlı, iri yarı ve yakışıklı bir öğretmendi. Yemekleri, masaları kontrol için geziyordu. Arkadaşlar onu görünce, Ali Ünlü?nün başını masa örtüsüyle kapatıp ekmek paravanasının arkasına sakladılar. Öğretmenimiz onu orada görünce şaşırdı. Kavga ettiğimizi söyledi arkadaşlar. İkimizi de odasına çağırdı. Önce Ali?nin başına sağlık odasında dikiş atıldı, kanı durduruldu. Eğitimbaşı odasında ifademizi almaya başladı. Ben olayı anlattım, o da anlattı. Ben haklıyım ama yaptığımdan dolayı da suçluydum. Neticede ikimizin de kaba yerlerine bayrak koşusunda kullanılan stopet değnekleriyle burdu. Onun bir prensibi vardı, elinden kaçtığın zaman kurtulursun. Bunu bildiğim için kapıyı açıp kaçtım. Sonunda bu olay müdüre yansımış. Müdür Azmi Gökmen?in siyah ciltli bir defteri vardı. ?Bu suçlu defterime kimse girmesin!? derdi. Biz girmiş olduk. Okul kapandı, herkeste izin heyecanı başladı. Gün belirlendi, izin kağıtları verilecek. Birinci binanın önünde toplandık. İsimler okunarak izinler kağıtları dağıtılıyor. Herkes memleketine gidecek, heyecanlıyız, birbirimize sarılıyor, helalleşiyoruz. Memleketlerimize gittik. Sonradan öğrendim ki suçumdan dolayı 15 gün iznimden kesilmiş ama bana izin kağıdı sehven verilmiş. Ben tam izin yaptım, izin bitti ve okula döndüm. Normal çalışmalarımıza başlayacağız, hepimiz birinci binanın önünde toplandık. 1947-1948 Eğitim-Öğretim Yılı?nın başı. Yukarıdaki Alman binasında bulunan yatak, karyola ve diğer eşyalar yeni yaptığımız binalara taşınacak ve oraya yerleşilecek. Müdür, toplantı durumundayken cezamı çekmeden izne gittiğimi fark etmiş olacak, yanlış isimle ?Oktay!? diyerek beni çağırdı. Sonra da işaret edip ?Sen Sen!? diyerek yanına çağırdı beni. O arada eşyaların taşınması üç beş gün sürdü. Bu zaman içinde beni her gün 700-800 kişinin önünde ?Ahmet Bey, gel sen yanıma otur!? diyerek bana iş yaptırtmadı. Ben ?çalışacağım? dedimse de, ?Ahmet Bey yanımda oturacaksın!? yanıtını aldığımda, arkadaşlarıma karşı o kadar utanıyordum ki yer yarılsa yerin dibine girecektim. Bunu, daha sonra kendisinin pedagoji öğretmeni olduğunu ve derslerimize girdiğinde öğrendim ki bu cezanın adı izzet-i nefis cezasıymış. Bu gerçekten izzet-i nefsi olanlar ve anlayanlar için çok büyük bir cezaymış. Bu öğrencilik yaşamımda unutamadığım en büyük anım.?
Enstitüleri Kapatma Darbesi
Böyle çarpıcı derslerin alındığı, yaparak ve yaşayarak öğrenmenin temel alındığı Köy Enstitülerinin kurulduğu yıllarda Türkiye?nin toplumsal ve ekonomik koşullarının nasıl olduğunu, yokluk ve yoksulluğun kırsal kesimde sürdüğünü biliyoruz. İkinci Paylaşım Savaşı koşullarında ülkenin tüm bölgelerinde 22 okulda uygulanan eğitim sayesinde köy ve köylülerin yapısı değişmeye başlar. Bu okullardan mezun olan öğretmenlerin bunu nasıl başardıklarını, Ahmet Coşkun?un şu ifadesi gösteriyor: ?Bizler okul hayatımızda dershanede, yemekhanede, yatakhanede ateş denen bir nesneyi görmedik. Ancak mutfağa gittiğimizde ateşi orada görürdük. Bu da bizim acılı ve sıkıntılı yanımızdı. Hiç de şikayetçi olmadık.?
Evet, Ege kıyılarında yetişen ve içindeki acısını terleyerek atıp dalında tatlanan hurma zeytini gibi Köy Enstitülerinden yetişen öğretmenler de okullarında hem kuramsal hem de uygulama bakımından olgunlaşıp yetiştikleri köylerde hizmet vermişlerdi. Onların kırsalımızı aydınlatmasından çekinen ve 200 köye hükmeden Kinyas Kartal başta olmak üzere Emin Sazak gibi Türkiye?nin büyük toprak ağalarının ve şeyhlerin halkı sömürme çarklarına takoz koymaya başlamaları, toprak ağalarının desteğini alarak iktidara gelen DP?nin iktidarını pekiştirdiği dönemde, 27 Ocak 1954?te bu okulların kapatılmasının gerekçesi olmuştu.
1952?de Düziçi Köy Enstitüsü öğrencisi olan Şenköylü Abdullatif Yücel, ikinci sınıf öğrencisiyken Öğretmen Okuluna dönüştürüldüğünü belirttikten sonra şunu söylüyor: ?Enstitü dönemindeki eğitimimiz daha çok uygulamaya dayalıydı. Yeteneklerimizi keşfediyorduk. Öğretmenlerimiz de teoriyle pratiği diyalektik biçimde bize kazandırıyorlardı. Öğretmen Okulu olduktan sonra, teorik dersler ağırlık kazanmaya başladı. Ayrıca öğretmen kadromuz da hızla değişti. O doğal bilimlerle donanmış ve uygulamayla deneyimlenmiş öğretmenlerimizi arar olduk.?
Yapı Kooperatifçiliğini Antakya?da İlk Uygulayanlar
1945?ten itibaren köylerde öğretmenlik yapan Köy Enstitülüler, zamanla kentlerde çalışmaya başlarlar. 1960?lı yıllarda Antakya?da çalışan Düziçi mezunları, kirada oturmaktan kurtulmak için, Köy Enstitüsünde öğrendiklerini 1964?te Öğretmenler Yapı Kooperatifi?ni kurarak hayata geçirmeye başlarlar. Sabahattin Sarıkaya, Mehmet Teskin, Ahmet Coşkun, Osman Sakallı ve Mehmet Sevinç?in kurduğu kooperatif, Stadyum?a yakın yerden arsa alarak evleri inşa eder. Buradaki başarıdan hareketle daha sonra Betonsan evlerini devreye sokarlar. Burada yaşanan sıkıntılar nedeniyle öğretmenler arasındaki dayanışmada bir zayıflama gündeme gelir 1970?li yıllarda. Ancak, Ahmet Coşkun ve Ziya Eryılmaz?ın anlatımına göre, bu ilk yapı kooperatifi deneyiminden o dönemin Belediye Başkanı Kemal Şeyhoğlu, şimdiki Sümerler semtinde Çinçinevleri?ni inşa ettirir. Bir bakıma toplu konut uygulamalarını Düziçi mezunu öğretmenler başlatmış olur.
Özetle?
O cefakar ve fedakar öğretmenlerin ülkemize ve halkımıza katkılarını güncelleyerek tazelemek ve sosyalist eğitim modelimizde yararlanmak gerekiyor.

“Köy Enstitüleri Belgeliği”ne Katkı / Düziçililik – Müslüm Kabadayı” üzerine bir yorum

  1. Yerinde ve çok anlamlı bir yazı…O düzenki; önce halk evleri ve sonra Köy Enstitülerini kapattılar…Boşu boşuna…Halk bunları unutmadığını alanlarda haykırıyor…Yüreğine sağlık Müslüm hocam…

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
Medya baskısı? Faiz Cebiroğlu

Gerçekten, üzerimizde yalnız polis baskısı değil, medya baskısı vardır. Medya baskısının en önemli özelliği, insanları manipüle etmektir. Manipüle etmek ,...

Kapat