“Közlü Yürekler” – Halil Yılmaz Hıtmiye

Közlü Yürekler Müslüm KabadayıMüslüm Kabadayı’nın son çıkardığı öyküler yapıtı “ KÖZLÜ YÜREKLER” bana, her nedense “Kerbela Yürekler” deyimini anımsatıyor. Çünkü, bu öykülerin yaşandığı topraklar kan kokuyor. Anadolu’nun; Bağdat’ın Dicle’si, Şam’ın Fırat’ı kan ağlıyor, hoyrat çağırıyor ve ağıt söylüyor kadim tarihi gibi.

“Közlü Yürekler” yaşadığımız, yaşıyor olduğumuz ve yaşayacağımız bu coğrafyanın kanla yoğrulmuş kadim tarihini, sosyolojik haritasını ÇİZİYOR. Zulme ve işgale uğramış ezilen, sömürülen kardeş halkların kana bulanmış ortak yazgılarını anlatıyor “Közlü Yürekler”de Kabadayı.

Kabadayı sınıfsal mücadelenin içinden gelen, sosyalist bir aydındır. Emek – sermaye çelişkisinin nelere kadir olduğunu çok iyi bilir. Kapitalizmin – emperyalizmin bütün insanlık değerlerini yıkarak, yakarak, yağmalayarak; halkları, doğayı talan ettiğini bilir. Öykülerini, bu onulmaz çelişkiler penceresinden bakarak oluşturmuş. Ezen – ezilen, sömürülen çelişkisinin bu coğrafyada yaşayan halklar; kadın, çocuk ve aileler üzerinde ne acılı yıkımlar yarattığını; bu öyküleri okuyan her insan; olayı, kendisi yaşıyor gibi bir duyguya kapılmaktadır.
Kabadayı öykülerinde, yaşadığımız topraklarda düşle yaşamın gerçekliğini, çelişkilerini harmanlayarak anlatıyor.
Müslüm Kabadayı’nın yüreği, düş dünyası doğup büyüdüğü topraklar kadar bitek. Mayasını oluşturan ailesine, toplumuna ve topraklarına benziyor. Kendi topraklarından beslenmeyen bir yazarın ulusala ve evrensele ulaşamayacağı bilincinin ayrımında yazıyor.

KÖZLÜ YÜREKLER’DEN SEÇMELER

“İBN GARİP’İN GÖZLERİ” :
Bu öyküsünde Kabadayı; kanın, kinin, vahşetin ve ihanetin egemen olduğu komşu Suriye’nin emperyalist güçlerin maşası çember sakallı, kovboy şapkalı, elleri kan içinde haremiler tarafından işgalinden kaçarak; canını, çocuklarını zor kurtarmış; yüksek ve yakın dağlı kent, sırtını Habib-i Neccar Dağı’na yaslamış Antakya’nın bir kenar mahallesindeki barakaya yerleşen Suriyeli bir ailenin onulmaz dramını anlatıyor.
Ailenin Ulu Çınarı Dede Ebu NASRAN’ın doğduğu topraklardan çok uzaklarda (Antakya’da), hasret çeke çeke ölmesi, İbn Garip’i ve ailenin diğer fertlerini acıya boğuyor. Aile, kendini çaresizlik, kimsesizlik girdabında buluyor.
İbn Garip ve ailesi Suriye’de ana kucağı gibi sıcacık evlerinde, köylerinde yaşadıkları bir gün; “Allah Allah!” nidalarıyla okulu basan El NUSRACI’lar, içlerinde öğretmenlerin ve İbn Garip’in kardeşinin de olduğu on sekiz kişiyi katleder. Katillerin yarattığı vahşet, İbn Garip’in yüreğine, düşlerine işlenir. Vahşetin yarattığı manzara gözlerinde donar. O günden sonra İbn Garip, her ne yana, her neye bakarsa gözlerinde o vahşetin silinmez fotoğrafı görür. İbn suda, toprakta, çiçeklerde, zeytin ve portakal dallarında, Ay’da ve yıldızlarda; katledilmiş kardeşinin, öğretmenlerin ve diğer körpecik bedenlerin kanlar içinde, derin uykudaymış gibi uyuyuşlarını unutamaz, silemez gözlerinden.

“HAVUZA DÜŞMESEM AYILMAZDIM” :
Yazar Müslüm Kabadayı öyküsünde, uygarlıkların denizi Akdeniz’in Doğu yakasında; kendisinin de doğup büyüdüğü, Semavi Dinlerin Kutsal Kenti Antakya’yı anlatıyor. Antakya’nın diğer bir adı da; tanrıların Başkenti, aşk ve şarap Tanrısı EROS’un ve Defne’nin büyülü, düşsel kenti Antakya’dır.
Yazar Kabadayı, tarihin ilk mermer caddeli, su ve meyveler cenneti Antakya’daki ölümsüz dostluklarını anlatıyor. Farklı kültürlerin mozaiği Antakya, Hıristiyan dünyasının ikinci hac yeri olan Saint Pierre Mağara Kilisesi’nin de bulunduğu kenttir.
Antakya, demokrasi mücadelesi Gezi – Haziran direnişinde, üç fidanını şehit verdi.
Kabadayı’nın öyküsünde acıların paylaşılarak; bala nasıl dönüştüğünü; Antakya’da dostlukların yarattığı güvenin ve hazzın doyumsuzluğunu içinizde, en içinizde duyumsayacaksınız.

“GÜZEL EV (N) İÇİN…” :
Bu öyküde, cennetten bir parça olan bu kutsal, bu zengin toprakların cehenneme çevrildiğini, kadim dostlukların; hangi çorak beyinli, elleri kanlı güçlerce parçalanıp, yok edildiğine tanıklık ediyoruz. Bu öykünün kahramanı Turabi değil, Kabadayı’dır sanki. Fransız işgaline karşı koyan çetelerin sığınağı Kuseyr Yaylalarını avucunun içi gibi biliyor. Su, çiçek ve meyveler diyarı bu bereketli toprakları ve insanlarını ancak yazar tanır.

“SAKLIDAM” :
Kabadayı’nın her öyküsünde bedensel ve düşünsel emeğin birbirine dönüştüğünü, bu birlikteliğin yaşamı var ettiğini görürsünüz. Yazar, öykülerinde doğaya şekil veren, günümüz uygarlığını yaratan, yaşamı var eden alın teri ve beyin gücü emeğin olduğunu vurguluyor. Bu iki değerin gelecekte kurulacak büyük insanlığın – Halil İbrahim Sofrası’nın harcı olacağının bilincinde, inancında olduğunu sezdiriyor. Buralarda yaşayan insanların toprağına, suyuna sahip çıkmayı, onu savunmayı onur ve namus davası saydığını görüyoruz.
Yazar Kabadayı, tarihin her döneminde – bu gün olduğu gibi – bu toprakların egemen güçlerin – emperyalistlerin işgaline, talanına uğradığını yüreklere, beyinlere Anadolu kilimi gibi nakış nakış işliyor.
Öyküdeki Yüzbaşı Asım Bey, Rüstem Bekir ve Gani Çavuş gibi isimsiz nice kahramanlar; kendi varlıklarının ve gelecek kuşakların özgürce, onurluca yaşamalarının doğdukları bu topraklara bağlı olduğu inancıyla çeteliğe soyunuyor, Fransız işgaline karşı koyuyor. Müslüm Kabadayı bu toprakların kadim tarihi boyunca, kan ve gözyaşıyla sulandığı, yoğrulduğu gerçeğine dikkat çekiyor.

“ÇUBUK BÜKÜMÜ” :
Bu anlatısında yazar, sıcacık yüreğine, çocuksu belleğine işlenen bir anısını öyküleştirmiş.
Kabadayı, her öyküsünde doğduğu topraklardan kopmadığını, o toprakların ürünü olmaktan, oralardan beslenmekten, gıda almaktan onur duyduğunu sezdiriyor.
Kayalıklar arasında bir avuç içi kadar kıraç, kuru topraklardan; alın teri emeğin ve azmin gücüyle, ne bereketli ürünler alınabileceğini görüyoruz. Yazar, çevresinde “Hökümet Kadın” olarak bilinen annesinin ayık, uyanık kararlı olmasından dolayı, yazgısının değiştiğini anlatıyor. Yazar, süt kuzusu bir çocuğun anne kucağından, onun kokusundan ayrılmanın dayanılmaz acısını yaşatıyor okuyucusuna.

“VİCDANLARIN PATLAMASI”:
Bu öyküde yazar, bu topraklarda sadece insanın değil; insanlığın da uygarlığın da katlinin devam ettiğini anlatıyor. Yazgıları ortak halkların ve onların çocuklarının barış, demokrasi ve kardeşçe ve insanca yaşamak istemlerinden dolayı; yaşamlarının baharında, gök bir ekin gibi biçildiklerine tanık oluyoruz.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Lambadaki Cin – Hatice Balcı

Çoğu zaman üç-dört romanı peş peşe okuduktan sonra, belli bir zaman aralığı belirler, listemde yer verdiğim diğer kitaplara geçerim. Bunlar...

Kapat