Kullanılmış zamanların ardından – Weydonun Trajedisi

Karanlık, havasız odasında, en az kendisi kadar yaşlı iskemlesinde oturuyordu ihtiyar. Sol kolunu sol dizine yatırmış, onun üzerine de vücudunun belden yukarısının ağırlığını yüklemişti. Uzun süredir hasta yattığı yatağından ilk kez ayrılmış fakat fazla uzağa da gidememişti. Oturduğu yerde vücudunu tanımaya çalışır gibi davranıyordu. Kollarını ve bacaklarını çeşitli testlerden geçirmişti. Boynunda sallanan deriyi ölçmüştü. Saçlarını sakallarını ve dişlerini yoklamıştı. Şimdi de devam ediyordu işte.

Sağ eliyle alnındaki kırışıklara dokundu, iki kaşının ortasındaki deriyi gerince oradaki buruşukluk, kaşlarının üzerindeki deriye yayıldı. Bunu komik bulmuştu, gülümsedi. Yüzündeki buruşukluğu azaltmayı bir türlü başaramamıştı. Bir yerden gerilen deri bir başka yerde toplanıyordu. Ona öyle geliyordu ki, buruşukluklar hep artıyordu. Sonra duraksadı. Gözlerini kıstı hafiften. Ne zaman, dedi kendi kendine. Ne önemi var ki, dedi ardından. Her edimin, öncesini değersizleştirdiği gibi, onun da, kendi anında öncesinin bir değeri olmayacak? Duvarlara baktı, fotoğraflara. Kullanılmış zamanlar çerçevelenmişti. Kendisinin, sevdiklerinin; koşan, oturan, dans eden, gülümseyen fotoğrafları vardı. Birbiri ardınca anlar canlandı zihninde. Sonra umursanmadıklarını anladıktan sonra küsen şeyler gibi dağıldılar bütün o canlanan anlar. Önüne çevirdi bakışlarını, yere. Kelimeler, yorgun kelimeler kaçıştı dudaklarının arasından. Ne yüzü ne de sesi acıklı değildi: ölen, sadece eylemdir; artık konuşamamaktır, koşamamaktır. Ayağa kalktı. Sol elini beline dayadı desteklemek için kendi iskeletini. Pencereye doğru sendeledi.

Kalın kumaştan perdeyi aralarken ışığın önünü kesmemek için perdenin çektiği kısmının arkasına sığındı. Pencerenin, perdenin çekilen kısmından içeriye ışığın saldırışını izledi. Işık duvara tosladığı zaman darmadağın olacak bir şey değildi. Duvara yayılıyordu, ardına geçemediği nesnelerin gölgelemesine de itirazı yoktu. Ve ışığın yeniden kavuştuğu mekanlardaki o bilindik manzara: şölen alanına yayılmış yaramaz çocuklar edasındaki toz zerreleri. İşte böyle, dedi, işte tam da böyle, dışarıdaki hayatın içeriye akmasıdır yaşamak, ölü olmamak. Işığın karanlığa saldırması gibi, yaşamın bedene saldırmasıdır. Ağır ağır perdenin tamamını çekti pencerenin önünden. Bedenini ışığa siper etti. Dışarda hayat var hala, bende var. Biz, birbirimiz için hala yaşıyoruz. Ama ikimiz içinde sonsuz değil bu. Önce hangimiz? Tabi ki zayıf olan yani ben.

İskemleye döndü tekrar. Etrafı kolaçan eder gibi süzüyordu odasını. Bir an, odada ondan başka hiçbir şey yokmuş gibi rahat hissediyor, bir an da, odadaki nesneler onu boğuyormuş gibi husursuzlanıyordu. Bu hislerden sıyrılmak için bir arayış içine girdi. Masada duran, cildi yıpranmış, sayfaları dökülmeye yüz tutmuş bir kitaba uzandı. Okşar gibi gezdirdi elini kitabın kapağında. Tozun ardında neyin durduğunu görmek için silkeler gibi tekrarladı aynı şeyi. Evet, kesinlikle ölen eylemdir. Bir daha yeni bir kitap yazamamaktır. Ama asla yokoluş değildir. İşte bunu bilmek, beklemeyi kolaylaştırıyor. Duvara yansıyan gölgesinin tavana doğru yürüdüğünü fark etti. Güneşinin kendi gölgesini kullanarak onu selamladığına yorumladı. Ayağa kalktı tekrar, pencereye ilerledi. Kızıltopun yarısı yerin bağrına girmişti bile. Perdeye asılı ellerinin titrediğini fark etti. Güneşe baktı, o titremiyordu. Yeniden doğacağını bildiği için mi, diye düşündü. Utangaç bir tavırla perdeyi tutan elini gövdesinin ardına sakladı. Işığı kırmızıya evrilen güneşi selamlayıp yatağına geçti. Tavana bakıyordu. Tavana saplanan kızıl ışınlara. Güneş tamamen yeryüzünden silinip, kızıl ışınlarını da odadan çekince gözlerini kapattı. Bu, son eylemi oldu.

Weydonun Trajedisi

Yazıdaki resim: Salvador Dali

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
Ölü İhbar – Weydonun Trajedisi

Dün gece olan biten her şeyi anlatacağım. Söyleyeceklerimi, yaşayan kulaklarınızla duyacağınızdan eminim. Uzun sürmüş bir mesaiden sonra yemek için girdiğim...

Kapat