Kürt Sineması: Yurtsuzluk, Sınır ve Ölüm – Müjde Arslan

Kürt yönetmenler Bahman Ghobadi ve Hiner Saleem’in kazandıkları ödüllerin ardından ilginin arttığı ve son yıllarda gelişimini hızlandıran Kürt sineması, gazeteci-yönetmen Müjde Arslan’ın derlemesiyle “Kürt Sineması: Yurtsuzluk, Sınır ve Ölüm” adıyla kitaplaştı.
Müjde Arslan’ın derlediği ve iki makalesinin de yer aldığı kitap toplam beş bölümden oluşuyor.
“Kürt Sineması Tarihi, Gelişimi” adlı ilk bölümün yazılarını Devrim Kılıç, Muhammad Kamal, Mehmet Aktaş, Rohat Alakom ve Artsvi Bakhchinyan kaleme aldı.
“Direnişin Sineması: Yılmaz Güney” adlı ikinci bölümün yazı ve röportajları Tim Kennedy ve Chris Kutchera imzasını taşıyor.
“Sınır ile Ölüm Arasında: Bahman Ghobadi” başlıklı bölümde yönetmenin sinemasını değerlendiren kapsamlı bir yazı ve yönetmenle röportajlar var.
Diğer bölümler “Diasporadaki Kürt Sineması” ve “Genç Kürt Sineması” başlıklarını taşıyor. Kazım Öz, Hüseyin Karabey, Hiner Saleem, Yüksel Yavuz, Babak Amini, Jalal Jay Jonroy’un filmleri bu bölümlerde inceleniyor.

“Kürtler ancak 21. yüzyılda kendi kimlikleri ve dilleriyle sinema yapmaya başladılar; sinema sanatının bir yüzyılı devirdiği, bütün ülke sinemalarının öyküde tekrarı yaşadığı bir yüzyıldan sonra. Kürt sinemasının her geçen gün uluslararası festivallerde daha çok filmle temsil edilmesi, Yılmaz Güney gibi bir efsanenin ardından Bahman Ghobadi ve Hiner Saleem’in kazandıkları ödüller, Kürt gençlerinin sinemaya yönelmesini sağladı. Sinema Kürtler için neredeyse en önemli ‘kendini anlatma’ aracına dönüştü. Bu kapsamıyla Kürt sineması, sınırlar içerisindeki kayıp bir ülkenin, kaybolmuş bir sineması olmaktan kurtulamıyor. Yine de umutla ve inatla çekilmeye girişilen Kürt filmleri, çeşitli tarihsel, siyasal ve ekonomik sebeplerle içine kapanmış/kapanmak zorunda bırakılmış bir halkın artık dışarıya ses vermesini, dışarıya açılmasını temsil etmektedir.” Tanıtım Yazısı

Kitabın Künyesi
Kürt Sineması: Yurtsuzluk, Sınır ve Ölüm
Derleyen: Müjde Arslan
Agora Kitaplığı
1. Basım, Haziran 2009
337 sayfa

Müjde Arslan: Her filmle hafifliyorum
(04 Eylül 2009, Evrensel Kültür)
Yaşadığımız ya da tanık olduğumuz acılar bilincimizden çok vicdanımızda birikir. Biriktikçe nefes keser. Vicdan yükünü hafifletmeden rahat bir soluk alamayız. Yok edemediğimiz acıyı ise paylaşarak azaltırız; anlatmamız gerekir. Hele ki büyük acıların taşıyıcısı bir halktansanız, Kürtseniz, anlatacağınız çok şey vardır.

Dengbej olup kılam söyledi Kürtler yüzyıllarca, seslerini duyan olmadı. Hem dertlerini hem dermanlarını yazdılar anadillerinde. Dilleri yasaklandı. Savaşların, ölümlerden, baskıların sıkıştırmışlığından yavaş yavaş sıyrılmaya başlayan Kürtler, artık başka ifade yollarını da kullanıyorlar. Duymamak kolaydır, sadece sestir saklandığınız. Ama trajediden gözünü kaçırmak zordur. Sinemanın etkisini tartışmaya gerek yok. Kürtler sinemayı, sinema Kürtleri keşfetti artık. Hem Türkiye?de hem de dünyanın çeşitli ülkelerinde düzenlenen film festivallerinde sık sık adını duyduğumuz bir isim de Müjde Arslan.

1981?de Mardin?in Göllü köyünde doğan Arslan?ın da anlatacağı çok şey var. Arslan, Dicle Haber Ajansı ve Gündem gazetesinde uzun yıllar kültür sanat editörlüğü yaptı. Kirasê Mirînê: Hewîtî/Ölüm Elbisesi: Kumalık belgeselinde küçük yaşta kuma olarak bir erkeğe verilmenin travması sonucu felç olan halası Emine?nin hikayesini anlatıyor. Bu belgesel hem onun vicdan yükünü azaltmasına yardımcı oldu hem Kürt kadınlarının yaşamlarını dünya ile paylaştı. Kürt Sineması: Yurtsuzluk, Sınır ve Ölüm isimli kitabı bugünlerde kitap raflarına düşen Arslan, bir başka kadın hikayesi üzerine de çalışıyor. Ermeni katliamı ardından kaçırılan ya da kurtarılan, Müslümanlaştırılan ve Kürtleştirilen kadınlar çekmek için araştırmalar yapıyor. Müjde Arslan ile yaşamı, ürünleri ve Kürt sineması üzerine sohbet ettik.

Üniversitede Biyoloji Bölümünde okudun. Sonra gazetecilik başladı ve ardından sinema… Nasıl oldu bu meslekler arasındaki geçişler?

Aslında en başından beri nereye yürüdüğümü biliyordum. Her adım yeni adımları beraberinde getirdi. Eğer başka bir şansım olsaydı bunların hiçbiri olmazdı; ne üniversiteye giderdim belki, ne yazı yazmaya başlardım, ne film çekerdim. En basitinden dünyada herkesin olduğu gibi benim de bir ailem olsaydı, başka türlü bir insan olabilirdim. İki yaşındayken hem annem hem babamdan ayrılmıştım. Nenem ve dedem büyütüyordu beni. Yaşlı insanlardı ve tek başıma büyümeliydim. O yüzden galiba en çok büyümeyi istedim. Bunun aracı değişse de anlattığım kavramlar hep aynı. Henüz çok küçükken sadece kalemim vardı, şiir yazardım. Sonrasında gezme, okuma, öğrenme imkanlarım arttı. Şimdi bunu en çok sinema karşılıyor. Başından beri kendimce insanlığa bir şey anlatmak derdindeydim; birçok şey canımı acıtıyor ve bunları anlatabilmenin yollarını arıyorum.

Ama aslında biyolojiye de isteyerek girmedin. Deden seni zorlamış sanırım…
Dedem beni okutmuyordu. Köyde henüz hiçbir kız çocuğu ortaokula gitmemişti. Sonra çok küçük mucizeler, zaferlerle üniversiteye kadar geldim. Dedem Diyarbakır?ı aşmamak kaydıyla ve öğretmen olmam kaydıyla izin verdi. Tabii evlenecektim; bunu düşündüğünden kadına sadece öğretmenliği uygun buluyordu. Biyolojiyi bilinçli olarak tercih etmedim. Ama üniversiteye gittiğimde hayatımın değişeceğini hissediyordum. Kendi öz gücüme güveniyordum ve bunu açığa çıkarabileceğim bir özgürlüğe ihtiyacım vardı.

Peki sinema nasıl başladı?
Hayatımda ilk defa 17 yaşında, üniversite birinci sınıftayken sinemaya gittim. Gün geldi sinema için bir düş kurmaya başladım. Dilde görüntülü hikayeler anlatıyordum. Sonra ilk filmimi çektim. Bir şeyi çok dert ediniyorum ve o yükü film çekerek omuzlarımdan indiriyorum. Her filmle yavaş yavaş hafifliyorum. Halamın hikâyesi de öyle bir şeydi. Kadın olarak yaşadığım travmanın çok merkezinde duruyordu Emine?nin hikayesi. Ve ben onun için hiçbir şey yapamıyordum. Bir sürü olanaktan yoksundum ama sinemayla birlikte bunu anlatabilmenin de bir yolunu bulmuş oldum. Sonra süreç hızlandı zaten.

İlk defa 17 yaşında sinema izlemiş, ortaokula gitmek için bile mücadele vermiş biriyken, şimdi ödüller alan, filmleri önemli festivallerde izlenen bir Kürt kadın sine- macı olmak ne hissettiriyor?

Kürtler arasında sinema ayıp bir şeydir. Hele bu sinemayı bir kadın yapıyorsa daha da ayıptır! Benim en yakınımdaki insanlar ninem ve dedemdir. Onlar bi- le, benimle baş edemedikle- ri için izin veriyorlar. Yok- sa utanılacak bir şey yapı- yorum onlara göre. Sinema kültürü yok. Dengbejlik var, masallar var. Zengin bir anlatı kültürü var. Ama modernleşmeyi geç yaşadığı, köylü bir halk olduğu için sinemadan ürküyor. Bir de sinema hep iktidarın aracı olmuştur. Kürtler filmlerde çirkin, şalvarlı, hep öldüren, kan davası sürdüren figürler olarak yer alıyorlar. Bir gün kameranın onlardan yana olabileceğine ihtimal vermiyorlar.

Kürt kadını aslında çok kişiliklidir; sözünü cesurca söyler, zekidir. Ama öyle bir kültürle harmanlanmıştır ki hep kendini gizlemesi, varlığını çok hissettirmemesi gerekir; bu yürüyüşüne, gülmemesine bile yansır. Ve erkek hep yücedir. Kadın erkek için canını vermelidir. Babayı, amcayı, kocayı geç; erkek kardeş o kadar önemli bir şeydir ki senin varlık sebebindir. Erkek kardeşin yoksa sen zayıf, eksiksindir. Bu düşünceyle büyür kız çocukları.

Kısa filmlerin ardından bir belgesel, Kirasê Mirînê: Hewîtî/ Ölüm Elbisesi: Kumalık isimli belgesel çalışmanız oldu. Belgeselin konusu feodal gelenekler ve töreler aslında. Son yıllarda töre ya da namus cinayeti denilen kadın katliamları ile ?Kürtler yapar, Kürtler böyledir? yargısı şeklinde gündeme gelen tartışmalar var. Bu konuda çalışmış bir sinemacı olarak siz ne düşünüyorsunuz?

Bence kumalık ya da kadın cinayetleri töre değildir. Asla ve asla Kürtler?in gelenek ve göreneklerinde olan, köklü geçmişi olan bir durum değildir. İslamiyetle, dış ülkelerin karma kültürünün etkisiyle kendi kendine yaratılmış yapay bir şeydir. Bunu bir halka mal ederek tartışmak doğru değil. Antropologların işi aslında ama belirtmek istiyorum Kürtler birbirini kollayan bir halktır. Hiçbir halk herhalde başka bir insan için her şeyini bu kadar sunmaz. Bu kadar da içtendirler. O yüzden kesinlikle töre diye bir şeye inanmıyorum.

Bu filmi yapmaktaki temel gerekçem de Kürtlere kendilerini göstermek. Ben bunu gidip saatlerce tartışa bilirdim, bunu yaptım da. Ama bu bir işe yaramadı. Si nemanın gücü burada. Ekranda görünen şeye insanlar daha fazla inanıyorlar.

Bir şey daha eklemek istiyorum. Kürt sineması yeni bir kavram. Ama Kürtlerin sinemasındaki iç eleştiri kavramı daha da yeni. Daha çok, kahramanlık öyküleri ya da Kürtlerin ne kadar acı çektiklerinin filmleri yapılı yor. Bana göre Kumalık bir iç eleştiridir. Ben Kürdüm, Kürtçe film yapmayı önemsiyorum ama en büyük eleş tiriyi kendi aileme; Kürtlere yapıyorum aslında.

Tam da burada sormak istiyorum. Kendi ailen, çevren nasıl baktılar bu belgesele? Hem ayıptı sinema yapmak, hem kendi ailenin ayıbını film yapmıştın. Tepki aldın mı?
Filmin hiçbir aşaması benim için kolay değildi. Tabii ki ailem, böyle bir film yapmamı istemiyordu. Evin içinde tartışmalar oldu aramızda. Ama İstanbul Film Festivali?ndeki ilk gösterime abim geldi, onunla birlikte izledik filmi. Ummadığım bir tepkiyle karşılaştım. Gurur duyduğunu, çok iyi işler yapacağıma inandığını söyledi. Filmden sonra ilginç bir şekilde bütün aile ilişkilerim düzeldi ve şimdi hakikaten bütün aile yanımda yer alıyorlar, inanıyorlar.

Emine halam yatalak olduğu için onun yaşadıkları evde hiç konuşulmuyordu. O kadar acı bir şeydi ki kimse hatırlamak istemiyordu. Ama bir olayı konuşmaya başladığında güçlü hissediyorsun. Onu söylemek de onu düşünmek de sana daha katlanılır geliyor.

Belgeselin ardından Kürt Sineması isimli bir derleme kitabınız da yayınlandı bugünlerde. Filmlerden kitaba geçelim ve biraz temelden başlayalım. Nedir Kürt sineması?

Kürtler 2000?li yıllara kadar film yapma olanağından yoksundular. Yaşadıkları her bölgede savaşlar, kıyımlar vardı. Asimilasyon politikaları ile Kürtçe?nin konuşulması azaldı. Yoğun bir dış göç vardı. Dünyanın her tarafına yayılmış bir halktan bahsediyoruz ve onların sinemada söz söylemeye başlaması ancak 21. yüzyılda oldu. Her ne kadar Kürt sinemasının ilk filmi, 1926?da Ermenistan?da çekilen ?Zare? olsa da asıl doğuşu 2000?de Bahman Ghobadi?nin Sarhoş Atlar Zamanı ile gerçekleşti. Kendi kimliği ile dünyanın da kabul ettiği Kürt sinemasının doğuşu bu filmdir.

Kitabın önsözünde ?Kürt sinemasının kendi bölgesinde seyircisi yok? demişsiniz. Neden yok?

Kürtlerin yaşadığı coğrafya çok dağınık bir coğrafya. Sarhoş Atlar Zamanı filmi İran?da vizyona girmiştir ama çok kısıtlı imkanlarla ve çok az sayıda kopyayla olmuştur bu… O filmi Mardin?deki seyirci ise izlememiştir. Çünkü Mardin?de sinema yok. Sinema olsa da en fazla üç ya da altı ay açık kalmıştır, birkaç kez denendi. Kürt ulusunun yaşadığı kayıt dışılığı yaşıyor Kürt sineması da. Benim yaptığım diğer filmler de ailem tarafından izlenmedi; ne böyle bir gösterim olanağı oldu, ne de ailemin böyle bir filmi talep edecek bir sinema kültürü var. Bu yüzden ciddi bir Kürt seyircisi sorunu var.

Kitapta hangi film Kürt sinemasıdır, hangisi değildir diye bir eleme yaptığınız belirtiliyor. Yılmaz Erdoğan, Gani Rüzgar Şavata gibi isimlere yer vermediğinizi söylüyorsunuz. Hangi kriterlere göre yaptınız bu ayrımı?

Bir filmin yönetmeni ne kadar Kürt ise filmi de o kadar Kürt?tür. Kürtlük doğuştan gelen bir kimlik olmaktan çok, bu kimliğin sorumluluğunu almakla ilgili bence. Ezilen bir ulustansa bir kişi, o kimliği dışlayarak o kimlik içerisinde yer alamaz. Ben Yılmaz Erdoğan?ın kendisinin de Kürt Sineması başlıklı bir çalışmada yer almak istediğini zannetmiyorum. Bu yüzden Etiler?de yaşayan, oradaki kesime hitap eden bir sinemacı olduğunu düşünüyorum. Onun Kürt, Türk ya da Arap olması fark etmiyor. Gani Rüzgar Şavata?yı almamamızın nedeni ise filmlerinin sinemasal niteliklerini zayıf bulmamızdan kaynaklanıyor. Çünkü kitabın iyi sinema gibi bir derdi var aynı zamanda. Irak Kürdistanı?nda çekilen birçok Kürt filmi var ama hiçbirine sinema diyemezsiniz.

Kürt sineması için duygusal bir sinema diyorsunuz. Nedir duygusal sinema olmanın artıları ya da eksileri?

Sinema duygulardan beslenir. Kürtlerin çektiği filmler de ortak bir acının ürünüdür. Bir de Tarkovski?nin çok sevdiğim bir sözü vardır: ?Sinema kalbe hitap etmelidir? der. Bence çok doğru. Kürt adını söylemenin bile yasak olduğu zamanlardan gelip bugün Kürt Sineması diye bir kitap yazabilmek de benim için ayrıca duygusal bir mesele.

Bundan sonra neler yapmayı planlıyorsunuz. Yine kadınlarla ilgili mi devam etmek istiyorsunuz yoksa farklı konular mı deneyeceksiniz?
Belgesel, bir tür olarak beni çok etkiledi. Sinema hep gerçeğin hayalini kurar. Ve hiçbir zaman belgeselde yakaladığın gerçekliğe ulaşamazsın. Dünyaya baktığınızda ya da mesela Adana Altın Koza Festivali?nde bu yıl ödül alan iki film de tür olarak belgesel ve kurmacanın sınırında dolaşıyor. Bu yüzden belgesel duygusuyla film çekmeye devam edeceğim. 6 aydır üzerinde çalıştığımız bir proje var. Ermeni olayları sonrasında Müslümanlaştırıp Kürtleştirilen Ermeni kız çocuklarının hikâyesini anlatacağız. Filmin ismi Kâfirin Kızları olacak. Oldukça geniş bir coğrafyada bunun araştırmasını yapıyoruz. Uzun süre alacak bir proje ama bence çok önemli. Kendi hikayemden yola çıkarak yazdığım bir uzun metraj film sinopsisim var; onun için doğru zamanı bekliyorum; uzun bir yolculuk o film; her gün ona doğru yürüyorum.

Ermenilerden bahsetmişken. İlk Kürt filmini de 1926 yılında Soyvet Ermenistanı?nda bir Ermeni?nin çektiğini de öğrendik bu kitapta. Ne kadar artık ayrılmış Ermenistan dışında bir arada yaşamaz gibi görünse de, aslında birbirinden kopamayan iki halk gibi Ermeniler ve Kürtler. Sinema tercihlerinde de bu anlaşılıyor bu sanırım.
Bunu ben de bu çalışma sırasında fark ettim. Kürtler mesela bir sürü ülkenin sınırlarında yaşamışlar. Ama ilk Kürt filminin Ermenistan?dan çıkması tesadüf değil. Sovyetlerin de etkisi bu. Çünkü Kürtler bir tek orada kendi kimliklerini ve dillerini özgürce yaşayabilmişler. İlk Kürt filmi 1926 yılında çekilmiş ve aslında çok az film çekildiği bir zamanda yapılmış bu. Düşünün ki Ermenistan?da çekilen 2-3 film var o zaman ve bunlardan biri Zarê filmi. Bu bence önemlidir. Suyun ve toprağın kardeşliği gibidir denir Ermenilerin ve Kürtlerin ilişkisi için. Galiba hakikaten, böyle bir tarihsel kader birliği var.

Müjde Arslan ‘ın Hayatı
(d. 1981 Mardin), gazeteci ve yönetmendir.

1981 yılında Mardin’de doğdu. Dicle Haber Ajansı’nın Diyarbakır şubesinde öğrencilik yıllarında gazeteciliğe başladı. Ardından aynı yıl kültür ve sanat muhabiri olarak ajansın İstanbul şubesine geçti.

Gündem gazetesine geçene dek bu yayında kültür ve sanat muhabirliği ve editörlüğü görevini yürüttü. Gündem gazetesinde sinema yazıları yazdı, kültür ve sanat editörlüğü yaptı.

Aralarında Virgül, Varlık, Edebiyat Eleştiri, Cumhuriyet Pazar, Mesele’nin de bulunduğu çok sayıda yayında sinema ve edebiyat yazıları yayınlandı.

“Son Oyun” adlı ilk kısa filmini çekti. Film yurtiçinde ve yurtdışında çeşitli ödüller aldı. Daha sonra “Nora” adında kısa film ve Londra’da yaşayan Türkiyeli yaşlıların yaşamlarını anlattığı “İkinci Adres” adlı belgeselin yönetmenliğini yaptı.

Dicle Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nde başladığı eğitim yaşamını Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Bölümü’nde devam ettiriyor. “Rejisör: Atıf Yılmaz” adında derleme bir kitabı bulunuyor. Son filmi “Kirasê Mirinê: Hewîtî” (Ölüm Elbisesi: Kumalık, 2009) 28. Uluslarararası İstanbul Film Festivali’nde gösterildi.

Son Oyun filmiyle aldığı ödüller
* Marmara Üniversitesi Kısa Film Yarışması: En İyi Görüntü ? Mansiyon
* PAM Çevre Film Festivali: Özendirme Ödülü
* Tohum Kısa Film Festivali: Sevgi ve Dostluk Ödülü
* Tanger Akdeniz Filmleri Festivali (Fas): Mansiyon Ödülü
* Boston Belgesel ve Kısa Film Yarışması En İyi Kısa Film Ödülü

Yorum yapın

Daha fazla Kürt Edebiyatı, Sinema
Yeşim Ustaoğlu / Su, Ölüm ve Yolculuk – Mizgin Müjde Arslan

Yeşim Ustaoğlu'nun filmlerinin hiçbirinde neden 'baba' yoktur? Bütün filmlerinde çok özel anlamlar yüklenen su, yolculuk ve ölüm seyirciye neyi anlatır?...

Kapat