Matbaayı Kim İcat Etti?

Dünya tarihinin büyük dönüm noktalarından biri olduğuna neredeyse hiç düşünmeden kalıbımızı basacağımız bir olayın kurcalanması gerektiğini düşünemezdik. Üstelik Johann Gutenberg’in adının öne çıkmasını kim sorgulayabilirdi ki? Gutenberg’in matbaayı icat eden kişi olduğu öyle geniş bir genel kabul görmüştür ki, Marshall McLuhan hiç düşünmeden onun oluşturduğu kültürden “Gutenberg gökadası” diye söz edebilmiştir.

Oysa kafamızı kurcalayan çok sayıda soru işareti bulunmaktadır.

Böylesine büyük bir tarihsel etki yaratan bir kişilik olarak, Gutenberg’in hayatı her zaman bir ölçüde gözlerden uzak kalmıştı. Hatta kendi zamanında bile, Gutenberg’in matbaayı icat eden tek kişi olduğu hiçbir şekilde söylenmemişti.

Matbaanın icadıyla ilgili en eski göndermeyi, Gutenberg’in ölümünden sadece dört yıl sonra, 1472 tarihli bir mektupta buluyoruz. Guillaume Fichet adlı bir Sorbonne profesörünün mektubudur bu. Fichet, bir dostuna Mainz şehri yakınlarında, “Gutenberg soyadıyla doğan, kitapların ne tüy kalem… ne de dolmakalemle yazıldığı… ama metal harflerle hazırlandığı kitap basımı sanatını herkesten önce tasarlamış olan Johann adlı birinin yaşadığı kesindi” diye yazmıştı.

İlk kaynakların bir kısmı, matbaanın Sttrassburg’da icat edildiğini, icat eden kişinin bazen Gutenberg, bazen Johann Mentelin adlı bir başka matbaacı olduğundan söz ediyorlardı. Ama bu arada, bazıları matbaanın icadını Venedik ve Milanolu matbaacılara da bağlıyordu. Bu iddiaların birçoğunun temelinde hemşehrilik duygularının yattığı söylenebilir.

Bunların dışında, iki mahkeme tutanağını göz önünde bulundurarak, Fransa’da, Avignon’da önemsenebilecek iki olaydan söz etmeliyiz. 1446 tarihli iki sözleşmeye göre, Procopius Waldvogel adlı bir Praglı gümüşçü “yapay yazı yazma”nın sırrını bazı hemşehrilerine öğretmeyi kabul etmişti. Sözleşmelerden birinde merak uyandıracak şekilde, “çelikten iki alfabe, kırk sekiz teneke kalıp ve diğer şekiller”den söz ediliyordu. Bu harfler Gutenberg tarzı basım tekniğinde kullanılan harfler olabilir miydi? Waldvogel’in benzer bir icat üzerinde çalıştığına kuşku yok ama çoğu bilim insanı onun alması gereken epey uzun bir yol olduğu sonucuna ulaşmıştı. En geçerli senaryo, Waldvogel’in harflerinin geleneksel tahta kalıp baskı tekniğinin belki gerçek matbaacılıktan çok mekanik daktiloya benzeyen bir anlamda farklı bir türü olarak kullanılmış olabileceğiydi.

İlk önceleri, 1588’de bir Hollandalı bilim insanı Hadrian Junius’un Haarlem’li Laurens Coster’in matbaayı icat eden kişi olduğu iddiası daha uzun ömürlü olmuştu. Junius’a göre, Coster 1440’da torunları için kayın ağacının kabuğundan harfler keserken matbaa fikrini ortaya atmıştı. Daha sonra Coster kayın ağacından yaptığı harfleri kurşun ve en sonunda teneke ile değiştirmiş ve basım işi hızla gelişmişti.

Junius, ne yazık ki Coster’in işinin büyümesi üzerine, içlerinden birinin “Johann adlı biri”nin şeytana uyduğu kalfalar çalıştırmak zorunda kaldığını yazmıştı. Johann sanatın sırlarını öğrendikten sonra, herkesin kilisede olduğu Noel arifesine kadar bekledi. O gün bütün harf ve donanımları çalarak kendi işini kuracağı Mainz yolunu tuttu.

Bu Coster öyküsü yıllar sonra Fransız, İngiliz ve Amerikalı bilim insanlarının desteğiyle, Hollanda sınırları dışına taştı. Bunun bir nedeni de bir kısmı metal harflerle, bir kısmı tahta kalıplarla basılan tarihsiz ama eski Hollanda basımı yayınların çok miktarda bulunmuş olmasıdır. Haarlem’in şehir meydanında “matbaa sanatını icat eden” Coster’in heykeli hala duruyor.

Ne var ki, son yıllarda Coster öyküsü büyük ölçüde gözden düştü. Harfler, yazılar ve kağıtların daha titiz analizleri sonucu, Hollanda’da basılan ilk ürünlere ait kanıtların çoğu 1465’den sonrasına Gutenberg’in memleketi Mainz’de basılmış olan en eski kitaplardan on yıl sonrasına tarihlendirildi.

Coster öyküsünün bir heyecanlı öykü kitabı konusu gibi işlenmiş olması da kuşku yaratıyor. Coster’in torununa bahsettiği harf kesme fikrinden, kolayca kitap basımı ve büyüyen bir iş kurmaya sıçrayışı bunların hepsi topu topu Noel Arifesi’nde yaşanan hırsızlıktan önceki altı aya sığdırılmıştı rahat rahat yutulacak cinsten değil.

Coster efsanesinin çok uzun olmasının tek nedeni, hainin “Johann” olduğunun söylenmesi ve bu şekilde Gutenberg ile ilgili iddialara doğrudan yanıt vermesiydi. WaIdvogeFde de güya Gutenberg ile bağlantılı bazı ilişkiler görülüyordu. Bir dönem için Gutenberg’i tanıdığı anlaşılan Walter Riffe, Waldvogel orada yaşarken, Avignon’u ziyaret etmişti.

Bu bağlantılar en iyimser yorumla önemsizdir ve en çok 15. yüzyılda çok sayıda insanın matbaanın icadını Gutenberg’e bağladığını göstermeye yarar. Buna rağmen, 18. yüzyıla kadar, Gutenberg’in kendi yaptıkları konusunda çok az şey biliniyordu. Bu durum, farklı arşivlerde Gutenberg’e karşı açılan davalarla ilgili bir dizi belgenin ortaya çıkarılmasıyla, 1727 ve 1770 yılları arasında değişti.

Bir yandan Gutenberg’in matbaayı icat eden kişi olduğu iddiasına yeni ve o zamana kadarki en ciddi tehdidi oluşturan bu belgelerden, çok daha net bir Gutenberg tablosuna da ulaşıyoruz.

Ortaya çıkarılan ilk önemli belge 1439’da, daha Gutenberg Strassburg’da yaşadığı sırada aleyhinde açılan bir davanın tutanaklarıydı. Buluşçu tutkuları matbaanın ötesine taşan Gutenberg’in yeni bir ayna yapım yöntemi icat ettiği de görülüyordu. Bunları imal edip Aachen yolunda hacılara satmak için Andreas Dritzehn ile ortaklık kurmuş ama işi batırmışlardı. Anlaşılan ortaklar 1439’da değil, bir yıl sonra yapılacak olan haccın tarihinde yanılmıştı. Aynaları satmak için bir yıl bekleyemeyeceklerine karar verdiler. Böylece Dritzehn daha sonra bunun yerine kendisine bir başka ve adı belirtilmeyen sanatı öğretmesi gerektiğini öne sürdü. Gutenberg ve Dritzehn, Gutenberg’in “sanat ve ,serüveni”ni kapsayan yeni bir sözleşme yaptılar.

Sakın bu, matbaacılık sanatı ve serüveni olmasın? Belgeler çok belirsiz: açıkça davada iki taraf da bilerek sırrı açığa vurmaktan kaçınmış. Belgeler sadece ipuçları sunuyor ama bunlar kurşun ve diğer madenlerin, bir presin ve bazı “kalıplar”m satın alınmasından söz edildiğine ilişkin.

Gutenberg neyin peşinde olursa olsun, diğerleri bunda büyük başarı kazanacağına inanmışlardı. Mahkemedeki tanıklara bakılırsa, bir kadın bir gece Andreas Dritzehn’i ziyaret etmiş ve onun ne kadar yatırdığı konusunda çekinceleri olduğunu belirtmiş. Dritzehn mirasını ipotek ettirdiğini itiraf etmiş ama kadına özgüvenle şunları söylemiş: “Çuvallamayacağız. Bir yıl dolmadan sermayemizi kurtaracak ve sonra zengin olacağız.”

Dritzehn’in erkek kardeşleri de icadın çok para gerektirdiğini düşünmüşlerdi. Zaten dava da bu yüzden açılmıştı. Sözleşmede, taraflardan birinin ölümü halinde mirasçılarının onun “yerine geçemeyeceği” maddesi yer almıştı. Buna rağmen, Dritzehn öldüğünde, erkek kardeşleri anlaşma yapmak istemişti. Gutenberg anlaşmayı reddetmiş ve davayı da kazanmıştı. Sonuçta, kardeşleri Dritzehn’in Gutenberg’den öğrendiği gizli sanatı öğrenemedikleri gibi, biz de bunun ne olduğunu kesin olarak öğrenemiyoruz.

Diğer önemli belgenin matbaacılıkla ilgisi daha açık. Belge 1455 Ekim tarihli, bu tarihte Gutenberg Strassburg’dan memleketi Mainz’e dönmüştü. Burada Gutenberg yeniden mahkemeye çıktı. (Patent haklarının tanınmadığı bir çağda bir mucidin kaçınamayacağı şekilde birçok kez dava edilmişti.) Bu yeni davanın tutanakları, noter Ulrich Helmasperger’in belgeleri onaylayıp imza etmesinden sonra “Helmasperger Senedi” olarak bilinir.

Davacı, Gutenberg’in bir diğer ortağı olan ve bazı tarihçilerin matbaanın gerçek mucidi olduğunu düşündükleri Johann Fust’tu.

Bu kadarı Helmasperger Senedi’nden açıkça anlaşılıyor: Fust “kitap işi” diye açıklanan bir işlem için Gutenberg’e büyük miktarda borç para vermişti. Daha sonra, Fust çoğunu mahkemede kazanacağı ana para ve faizi istemişti. Helmasperger Senedi ne kesin miktar belirtiyor ne de Gutenberg’in ödeyebildiğini. Bununla birlikte, birçok tarihçi kararın Gutenberg’in iflasına ve onun matbaa atölyesini devralan Fust’un zenginleşmesine yol açtığı sonucuna vardı.

İster Gutenberg’in atölyesiyle ister kendi kurduğu atölyeyle olsun, Fust daha sonra başarılı bir matbaacı olacaktı. Yeni ortağı, Peter Schöffer ile birlikte Fust’un adı, on nüshası hala mevcut olan 1457 tarihli “Mainz Psalter”in üzerinde yazılıdır. Psalter, yer, tarih ve basımcının kesin bilindiği ilk basılı kitaptır ve Fust’un destekleyicileri Gutenberg’in değil, kendi adamlarının matbaayı tamamlayıp ilk kez kullandığının kanıtı olarak bunu öne sürerler.

Ama Fust gerçekten de matbaanın icadına katkıda mı bulunmuş yoksa sadece Gutenberg’in icadına sermaye mi koymuştu? Psalter basılan ilk kitap mıydı, yoksa sadece yer, tarih ve basımcı adının yazılı olduğu ilk kitap mıydı?

Ya peki Gutenberg’in İncil’ine ne demeli? Birçok kişinin hala sadece basılan ilk kitap değil, aynı zamanda en güzellerinden biri olarak gördüğü Psalter değil, İncil’dir. İncil’i basan kimdi? Ve ne zaman?

İncil hakkında Helmasperger Senedi’nde kesin yanıtlar bulamayız. Basımcının adı, matbaanın yeri, tarih içermeyen kitabın günümüze ulaşan kopyalarında da. Ama diğer ipuçları basımcının Gutenberg olduğuna ve Psalter’den daha eski bir tarihe işaret ediyor.

Şimdi Paris, Bibliotheque Nationale’de bulunan bir kopyadaki bir not, ciltçi ve boyacının işi 1456 Ağustosu’nda bitirdiğini belirtiyor. Buradan akıl yürüterek, yaprakların 1454 ya da 1455’te Fust’un Gutenberg’in matbaasını devralmadan öncebasılmış olduğunu düşünebiliriz.

1947’de, Aaneas Silvius Piccolomini’nin (sonradan Papa II. Pius oldu) bir İspanyol kardinaline yazdığı Mart 1455 tarihli bir mektubun ortaya çıkarılmasıyla, başka bir kanıta ulaştık. Piccolomini 1454 sonbaharında bu “şaşırtıcı adam”ın bastığı İncil yapraklarını gördüğünü söylemişti. Mektupta “şaşırtıcı adam”ın Gutenberg mi, Fust mu olduğu yazılmamıştı ama ilk basımın tarihini doğrulayarak, Gutenberg İncili’nin basımcısının gerçekten de Gutenberg olduğu lehine kanıtları güçlendiriyordu.

Tarihçilerin çoğuna göre, not ve mektup Gutenberg’in ününü hak ettiğinin güvencesi.

Aslında Fust’un matbaacılık tarihindeki önemli yeri yadsınamaz. Yüzyıllarca, Fust öykünün kötü adamı, klasik hayalperest mucit Gutenberg’in sırtından kar eden “kötü kapitalist” olarak damgalandı. Bu görüşe göre, Fust tüm finans kaynaklarını kısa sürede ünlü olacak İncil’in basımına harcaymcaya kadar bekledi. Sonra, artık Gutenberg’in parayı geri ödemesinin hiçbir yolu olmadığını bildiğinden, alacağını istedi ve ortaklığın tüm olanaklarını eline geçirdi. Ayrıca Fust adı onun ününe de yardımcı olmadı, bazen “Faust” diye yazılması, bazı eski tarihçilere Faust efsanesinin öğelerini öyküye katma cesareti verdi.

Modern tarihçiler Fust konusunda daha duyarlı. Bir kere, çoğu tarihçi onun kuyumcu bir aileden geldiğini belirtiyor. Bu nedenle, matbaayı icat eden kişi Gutenberg olsa bile, Fust zanaatla hiçbir ilgisi olmayan salt açgözlü bir paragöz olarak göz ardı edilmemeli.

Eğer hiçbir dayanaktan yoksun olmasaydı, Mainz yargıçlarının davayı onun lehine sonuçlandırması da mümkün değildi. Tam da Fust’un iddia ettiği gibi, Gutenberg’in ortak İncil projelerinde kullanılmak üzere ondan bir miktar borç almış, buna karşılık parayı takvim ve dilbilgisi kitapları gibi diğer yayınların basımında kullanmış olması akla yatkın. Fust’un diğer yayınlardan gelen kara ortak olmadığı için kendi finans kaynağının bu şekilde bölünmesine kızmış olması anlaşılabilir bir şey.

Dolayısıyla, ne Fust şeytan ne de Gutenberg azizdi. Belki Fust matbaaya bazı küçük teknik katkılarda bulunmuş bile olabilir. Aynı şekilde, Gutenberg de bazı teknikleri ya Valdvogel ve Coster’dan ya da Fransa veya İtalya veya Almanya’da başkalarından öğrenmiş olabilir. Aynı şekilde, bazı fikirleri metal harflerin bir türünün yüzyıllardır kullanıldığı ve ipek, barut ya da porseleni saymazsak kağıdın icat edildiği Uzak Doğu’dan da almış olabilir. Gitgide daha çok tarihçi tüm bu yerleri, tüm bu zanaatçı ve mucitleri matbaanın icadına yol açan gelişim sürecinin parçası olarak görüyor.

Buna rağmen, çağların tüm eğilim ve deneyimlerini birleştiren Johannn Gutenberg’in dehasıydı. Diğerlerinin yaptıklarına kuşku ile yaklaşmıyoruz. Ancak doğru kalite kağıdı, doğru kıvamda mürekkebi, her ikisine uygun baskı makinesini ve en başta kısa bir sürede binlerce seçenekle dizgi yapabilen dizgi aygıtını bir araya getiren odur.

Bütün bunların bir araya ne zaman getirildiği hala bilinmiyor. Bazıları Dritzhen davasından, Gutenberg’in icadı Strassburg’da belki 1440’larda başarmış olduğu sonucunu çıkarıyor. Ne var ki, tarihçiler arası uzlaşmada, bunun doğru olarak Gutenberg adına bağlanan İncil basımından çok uzun süre geçmeden, 1450’lerde Mainz’de gerçekleştiği yolunda.

Ne zaman olursa olsun, yazıcıların bir yılda yazabildiğinden fazlasını bir günde basan bir üretim yöntemi yaratmıştı Gutenberg. Ve artık dünya hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktı…

Tarihin Büyük Sırları
Paul Aron
AYKIRI Yayınları
Çevirmen: Ali Çakıroğlu

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here