Merhume – Murat Uyurkulak : “bu kitabı yazarken çok umutsuzluğa kapıldım”

Merhume - Murat UyurkulakKitapta net bir erkek dünyası eleştirisinin yanı sıra, bir de yine net bir politik eleştiri var. Aradan bilinmeyen bir zaman geçiyor. 13 askeri darbe, üç Gezi kalkışması oluyor. ‘Fakat sosyo-politik hayatımızda değişen hiçbir şey yok, gelecekte de her şey aynı olacak’ diyorsun bize. Böyle olacak mı demek istiyorsun sahiden bize?

Murat Uyurkulak : Bir edebiyatçı olarak değil de, politik kanaatleri ve inançları olan bir insan olarak bana sorsan bunu ben bunu yazan adama ‘Hadi lan oradan’ derim. İlerlemeci birisi olduğum için değil. Ben barbarlığı da ciddi bir ihtimal olarak görüyorum. Bilim kurgu filmlerindeki kum insanlarına da dönüşebiliriz.

 

Yazar Murat Uyurkulak’la ‘Merhume’ üzerine: Birbirimizden başka kimsemiz yok
Yazar Murat Uyurkulak’ın ‘Tol’ ve ‘Har’dan sonra üçüncü romanı ‘Merhume’ raflardaki yerini hafta başında aldı. ‘Merhume’, Uyurkulak’ın da dediği gibi ‘erkek cehennemi’ni anlatan, kadına şiddet, ensest, tecavüz gibi tehlikeli sularda dolanan cesur bir kitap. Aynı zamanda, belirsiz bir gelecekte, her şeyin aynı kaldığı, siyasetten popüler hayata hiçbir şeyin değişmediği bir Türkiye’de birbirine tutunarak var olmaya çalışan bir grup insanın hikayesi.

Son birkaç yılın politik hayal kırıklıkları ve toplumsal travmalarının kendisine bu hikayeye doğru dümen kırdırdığını söylüyor Murat. ‘Biz birbirimizi kollayalım, birbirimizi kurtaralım. Bizim birbirimizden başka kimsemiz yok’u anlatmak istemiş.

‘Merhume’yi yazma süreci 2007’de başlıyor, 2015’te bitiyor. Yani kitabı yazarken olay örgüsünde bahsi geçen pek çok olay henüz olmamış.

Yolda düzülen bir kitap oldu biraz. Ama Tol da öyle olmuştu, Har da. Bir kitabı yazarken sonunu bilmiyorum. Sonunu bildiğin kitabı yazmak zevkli olmuyor.

İlginçmiş bu.

Bir proje veya kurgu olarak kafamda tasarlayamıyorum. Belli sezgilerim oluyor, anlatmak istediğim bir hikaye oluyor. Bir şeyi koklar gibi, bir şeyi sezer gibi bir duygum oluyor, oradan ilerliyorum.

Temelde bir dert var ama yine de.

Tabii, temelde bir dert var, ilerlerken etlenip butlanıyor.

Tamam sekiz yıl sürmüş ama sekiz yıl oturup yazmadın. Uzun araları, ne bileyim beş yıl dokunmamışsındır, yani darasını atarsak ne kadar zamanda ve nasıl yazıyorsun?

Şöyle oluyor, bazen bir sabah kalktığımda ağzımda bir hikayeyle uyanırım. Artık rüyamda mı görüyorum, o yavaş yavaş içimde işleniyor mu, her neyse… Oturur yazarım. Çok ayrıksı bir bölüm olabilir. Önemli olan iyi olup olmaması.

Ben de bölümleri okurken öyle hissettim. Sen yazacağını yazıyorsun, hikayeye eklemleniyorsa eklemleniyor. Nuri Bilge Ceylan’ın film çekmesi gibi.

(Gülerek) Gibi… Evet. Mesela çok büyük umutlarla, çok büyük coşkuyla yazıp da kitaba dahil edemediğim bölümler oldu. Çünkü bir türlü kitabın kumaşına, dokusuna uymadı. Tek başına ben çok memnunum hikayeden, ama onun kitapla bir uyumu yok.

Belki başka yerde kullanılır.

Evet, onların bir kısmını ayırırım. Kenarda tutarım. Ama kötüyse de atarım. Benim için öncelikle o bölümün kitaba dahil edilebiliyor olması lazım. Edemiyorsam, ‘HEYBE’ diye bir dosyam vardır, oraya atarım.

Bölümlerin bir ön çalışması var mı?

Tabii ki, her zaman da ağzında bir hikayeyle kalkmıyorsun. Bir şeyi anlatmak istiyorsun ama onunla ilgili bilgisizsin, cahilsin. Ya da duygusuna giremiyorsun bir türlü. Konuya ilişkin kitapları araştırırım. Onları toplarım. Okurum. Bazen o kadar mesaiden birkaç cümle kalır geriye.

İyi kitabı da bu iyi kitap yapıyor herhalde. O ince işçilik.

E ama insanlar okuyacak. Gözlerini yoracaklar. Daha kaba söyleyeyim: 20 lira verip alacaklar. Kötü bir şey okutamazsın. Buradan da ‘Merhume iyi kitap’ diyorum gibi bir şey çıkmasın. Becerebildim ya da beceremedim, ama işin kolayına kaçmadım.

‘Çiğliğe, bayalığa düşmek çok kolay’

Kitabın ortalarına doğru artık senin de duyguların ön plana çıkıyor. Duygusal olarak daha coşkulu bir yazma şekline geçiyorsun sanki.

Anladım, bir coşma hali, kusma hali gibi belki. Ama onun altında ufak da olsa bir bilinç var yazarken. Kitapta iki ana kahramandan birisi olan Evren Tunga ölüme doğru gittiği için hikayesini bir an önce anlatmak istiyor. Öyle bir sabırsızlığı var. Diğer karakter Alper Kenan da birisini tutkuyla özlüyor. Giderek kötü oluyor. İkisinde de yükselen bir duygu var. Dolayısıyla daha sayıklamalı bir halde yazmaya çalıştım. Becerebildim mi orası ayrı ama hesaplayarak yazmaya çalıştım. Yazılması en zor bölümler de onlar.

Yükseldiğin yerler mi?

Evet, çünkü orada ipin ucunu kaçırmaman lazım. Asıl dengeyi gözetmen gereken yer orası. İşte öyle durumlarda kendini sakinleştirmen gerekiyor. Çünkü çiğliğe, basitliğe, bayağılığa düşmek o kadar kolay ki bu tür metinlerde.

Kitabın ikinci bölümünde defterden parçalar okuyoruz. Net bir son da olmuyor. Bunu planlamış mıydın?

Aslında ben o bölümü daha öne çekecek ve toplamda dört bölümden oluşan bir kitap yazacaktım. Fakat baktım ki Evren Tunga’nın ömrü vefa etmeyecek, birinci bölümü daha masif hale getirip, ikinci bölüme de defter formülünü geliştirdim.

Defter bölümünde Yusuf karakterine kitabın kendisini eleştiriyorsun. Yani ‘Merhume’nin özeleştirisini yine kitabın içerisinde yapıyorsun.

Evet ya. (Gülerek) Diger kitaplarda da yapmıştım. Bu kadar bariz değildi ama. Bir şey yazarken çok tedirgin hissediyor insan kendisini. Özgüven krizleriyle boğuşuyorsun. Bırak berbat yazarı, berbat bir insanım falan gibi şeylere kapılıyorsun. Ve ön almaya çalışıyorsun. Ben zaten kötü olduğunu biliyorum gibi… Galiba okura yaranmaya çalışıyorsun. Okura şunu diyorsun: Tamam, sen buraları beğenmeyeceksin ama ben de beğenmiyorum zaten. Ama sonra bu durum hikayenin de organik bir parçası haline geliyor. Yoksa iki cümleyle de aynısını yapmak mümkün.

‘Hadi lan oradan’

Kitapta net bir erkek dünyası eleştirisinin yanı sıra, bir de yine net bir politik eleştiri var. Aradan bilinmeyen bir zaman geçiyor. 13 askeri darbe, üç Gezi kalkışması oluyor. ‘Fakat sosyo-politik hayatımızda değişen hiçbir şey yok, gelecekte de her şey aynı olacak’ diyorsun bize. Böyle olacak mı demek istiyorsun sahiden bize?

Bir edebiyatçı olarak değil de, politik kanaatleri ve inançları olan bir insan olarak bana sorsan bunu ben bunu yazan adama ‘Hadi lan oradan’ derim. İlerlemeci birisi olduğum için değil. Ben barbarlığı da ciddi bir ihtimal olarak görüyorum. Bilim kurgu filmlerindeki kum insanlarına da dönüşebiliriz.

Ernest Mandel, Rosa Luxemburg’un ‘Ya sosyalizm, ya barbarlık’ lafını bir adım ileri götürüyor ya, ‘Ya sosyalizm, ya toptan yok oluş’ diyerek… Ben mesela yok oluşun da bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. Yine aynı şekilde, hakiki bir dönüşümün, hakiki bir devrimin, sınırsız, sınıfsız bir dünyanın da bir ihtimal olduğunu söyleyebilirim bunun yanında. Ama bu kitabı yazarken çok umutsuzluğa kapıldım. Sekiz yıl diyoruz ya, o sekiz yılda yaşananlar. Hele de son birkaç yıl. Sanırım şöyle bir şeye çubuğu bükmüşüm: ‘Biz birbirimizi kollayalım, birbirimizi kurtaralım. Bizim birbirimizden başka kimsemiz yok’u yazmak geldi içimden bu kitapta.

Hoyrat bir dünya karşısında…

Tam da o. Sadece Türkiye’yle de sınırlı değil. Bu hoyratlık karşısında baskı gören, azınlık olan, öldürülmesi vaka-i âdiyeden sayılan insanlar birbirini kurtarabilir ancak. Kitaptaki karakterler de öyle. Yaşadıkları sefaletten birbirlerine tutunarak çıkmaya çalışıyorlar.

Bir de şunu anlıyoruz: Mesele sadece kişilerden kaynaklı değil. Uzun boylu politikacılar gidip de yerlerine kısa boyluları gelince durum değişmiyor. Veya o asker değil de bu asker, başka türlü davranmıyor. Yine saraylar, yine darbeler…

E tabii. Bundan önce de pamuk gibi siyasetçilerimiz yoktu. Düşünsene, Çiller’leri gördük bu ülkede, Ağar’ları gördük… Fakat şöyle bir şey var tabii. Bunlar buz gibi insanlardı. Fakat muktedirin bir misyonu olduğuna inanması tehlikeli. Bugünkü iktidar bir misyonu olduğuna inanıyor. Burası çok tehlikeli. Kapitalizmin bütün kurallarını kabul ediyorlar, bunun üzerine bir de kendilerinden olmayan insanı kafir, suçlu vs… ilan eden bir misyonu ekliyorlar.

O zaman siyasete girmişken sorayım. İki ana karakter: Evren Tunga, Alper Kenan. Yani Alper Tunga ve Kenan Evren’den çaprazlama. Fark edip de soran oldu mu? Niye bu ikisi?

(Gülerek) Yok olmadı. İlk sen soruyorsun. Aslında onunla ilgili bir oyunum vardı benim. Yarı fantastik filan, Türkiye’nin kısa tarihi gibi bir şey anlatacaktım. Ve orada Evren Tunga ile Alper Kenan isimlerini bir tür parodi gibi kullanacaktım. Sonra o hikayeyi beceremedim. Orada isimlerin bir işlevi vardı. Beceremedim. Ama isimlere de çok alışmıştım, değiştirmedim.

Bunu da ilk defa söylemiş olayım: Mesela diğer karakter Hilmi Şerbet. Hemen anlaşılmasın diye ters çevirdim. Şerbet Hilmi, yani Sherlock Holmes. Davut Vahdet var, Doktor Watson. Alper Kenan, Arthur Conan Doyle.

Hilmi Şerbet ve Davut Vahdet karakterleri kalıcı olur mu? Başka kitapları gelebilir mi?

Çok seviyorum ikisini. O kadar sevdim ki onları, onlara özel bir şey yazayım diye düşündüm. Bu kitapta onları biraz geride tutman gerekiyordu ki, asıl Alper Kenan ve Evren Tunga’nın hikayesini yazabileyim. Yine az anlattım, yoksa onlara ilişkin aklımda çok şeyler vardı.

Kitapta bazı ağır bölümler var, onun dışında bazı yerlerde cinsel tercihleri anlatıyorsun. Fakat hiçbirinde bu hallerin altını çizmiyorsun. Bizi ona hazırlamıyorsun. Söylüyor geçiyorsun.

Evet, çünkü nasıl söylesem anlatılan şeyi düşürüyor öbür türlüsü. Yıldırım Türker’in bir yazısında vardı sanırım, hoş görmek de bir tür hor görme biçimi. Çünkü bir tür öteki olarak tanımlıyorsun bir şeyi ve ‘Eh o da olsun bakalım, ona katlanırız’ diye ifade ediyor gibi oluyorsun. Bu bir eşitlik hali değil, bir özgürlük hali değil. Neyse o. Karakterler cinsel kimliklerine dair ne söyleyeceklerse pat diye söylüyorlar. Bazı şeylere zemin hazırlamak, ön hazırlık yapmak bana yanlış geldi bu kitapta.

Bir de çok zor konular. Kadına şiddet, tecavüz, ensest… Kalemi buraya daldırmak da korkutucudur herhalde. Politik doğruculuk adına yanlış bir şey yaparsam diye korkar insan.

Tabii. Şunu söyleyeyim, ucuz mütevazılık gibi anlamanı istemem, becerdim mi, beceremedim mi onu bilmiyorum. Tamamen politik doğrucu bir tavır içerisinde roman yazamazsın zaten. İlle onun sınırları zorlayan bir yeri olacaktır. Ama bu birilerini aşağılamak, seksist olmak, tecavüzü övmek demek de değil.

Senin metnin de sınırlarda geziyor.

Doğru ama başka türlü de hani şöyle halıyı pat pat eden, meseleyi ortaya koyan bir metin de yazılamıyor. Nefret eden insanlar olacaktır bu kitaptan ama ne yapayım. Yapabilecek bir şey yok.

Ertuğrul Altaylı, Fatih Özkök…

Kitapta bir de gazetecilik eleştirisi var. Karakterler de bir yerlerden tanıdık. Ertuğrul Altaylı, Fatih Özkök… Gazeteciliğin durumu da aynı, o belirsiz gelecekte.

Hatta belki daha kötüsü. Gerçi ben bundan daha kötüsü, emin ol, nasıl olabilir bilmiyorum. Birbiri adına utanabilmek, toplumsal ilişkiler adına sigorta gibi bir şeydir aslında. Bilmem ne gazetesinin manşetini görüp öfkelenmek, eleştirmek filan ama bir yandan da utanabilmek. Ben utanma refleksimi bile yitirdim. Bu kadar riya, bu kadar yalan, bu kadar manyaklık. Sen gördün mü hiç böylesini? İnanılır gibi değil. Bu insanların nasıl yüzü kızarmıyor, nasıl gezinebiliyorlar hala ortalıklarda. Birazcık meslek ahlakı, utanma olmaz mı? Bu arada, o gazetelerde çalışan emekçilerle, o gazetelerin politikasına yön veren kodamanları her zaman birbirinden ayırmak lazım. Çok karamsar olmak istemiyorum aslında ama bilhassa son bir buçuk yıldır tanık olduklarımız inanılır gibi değil. Çürümedir bu.

Gazetecilikten sonra sen hayatını nasıl devam ettiriyorsun?

Çeviri yaptım bir süre. Sonra 2011-2012 gibi dizi sektörüne girdim. Kayıp Şehir diye bir yazı yazdık. Hala dizi mesaisiyle uğraşıyorum. Kayıp Şehir’den sonra Kurt Seyit ve Şura’nın ikinci sezonunu yazdım. Tatar Ramazan’da biraz mesaim oldu. Onun dışında ekrana çıkan bir şey olmadı. Proje aşamasındaki senaryoları yazıyorum.

Sadece kitap yazarak yaşanır mı?

Mümkün değil.

İki senede bir yazsan mesela?

O bile zor. Türkiye’de yazarak geçinmek için, bir, dediğin gibi iki senede bir kitap yazmak lazım. En geç. İki, o kitapların en az 200-300 bin satıyor olması lazım.

ERAY ÖZER
diken.com.tr 14.02.2016

Kitabın Künyesi
Merhume
Murat Uyurkulak
April Yayıncılık / Roman Dizisi
Türkçe
320 s. — 2. Hamur– Ciltsiz — 14 x 21 cm
İstanbul, 2016

Hayat ölümden beter olduğunda, cinayet hobiye dönüşür.

‘Bir gün, öyle bir an geldi ki, kötü biri olmaya karar verdim. Taştan bir kalple kurtulurum sandım. Ama çok geçti artık, tüm vakitlerin sahibi silahına benden önce davranmıştı, şahane bir tebessümle bastı tetiğe, kurtulamadım, günaha girdiğimle kaldım.
Şimdi önümarkamsağımsolumüstümbaşımyüzümgözüm tövbe…’

Olayı çözsen de kaderi değiştiremezsin. Beyhudelik zindanından çıkamazsın. Bunu sen de biliyorsun.
Kült romanlar Tol ve Har’ın yazarı Murat Uyurkulak’tan tehlikeli bir eser: Merhume.
İlk harfinden son harfine dâhiyane buluşlarla dolu… Hali pürmelalimizi deşifre eden bir macera!
Zifirî karanlıkta yalnız olmadığını, çığlıkları duymaya başladığında anlayacaksın!
(Tanıtım Bülteninden)

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar, Söyleşi
Kuş Çayırı – Uwe Timm

Hayatta sahip olduğu her şeyi kaybeden Eschenbach, doğal koruma altında bulunan bir adada kuş bekçiliği yapmaktadır. Dünyadan elini eteğini çekmiş,...

Kapat