Seyrek Yağmur – Barış Bıçakçı “Huzursuz olduğuma göre, bunda bir yanlışlık var, günler aynı kaba damlamalı.”

Seyrek Yağmur - Barış Bıçakçı

Bıçakçı yeni romanı Seyrek Yağmur’da -önceki eserlerinde olduğu gibi- yine metnin içinde gerçeklik arayışına giriyor. Roman, Rıfat adlı başkahramanın günleri aynı kaba damlatmaya çalışmasıyla başlıyor. Birikim yoksa, anılar olmaz ve bellek işlevsiz kalır. Ancak aynı kapta biriktiğinde bir bütünlük sağlayabilir anılar. “Huzursuz olduğuma göre, diye düşündü, bunda bir yanlışlık var, günler aynı kaba damlamalı. Böylece başkalarının türlü bedeller ödeyerek, tutarlılıklarını feda ederek, hafızalarını kaybederek zorbela eriştikleri hakikate Rıfat huzursuzluğun tek adımıyla erişti.” Seyrek Yağmur bu damlaların bir araya gelmesini anlatıyor. Rıfat’ın anılarından oluşan ve bir kapta toplanmış bir roman.

KİTAPTAN BÖLÜMLER
Günler Damlıyor
Bir pazar sabahı Rıfat günlerin aynı kaba damlamadığını
fark etti. “Günler damlıyor ama aynı kaba değil,” dedi.
Gökyüzüne baktı: Boştu. Hiç bulut yoktu, aslında hiçbir şey
yoktu. Çağımızın çıplak güneşi her şeyi yok etmişti, enginliği,
bulutları ve kuşları… Maviyi bile yok etmişti, sonra da
sırasıyla diğer renkleri, bazı sesleri, kelimeleri ve anlamları.
İnsan bu yoklukta yeni bir şey söyleyemez, olsa olsa kendini
tekrar ederdi.
“Günler damlıyor ama aynı kaba değil,” diye tekrarladı
Rıfat. “Yani her şey boşa mı gidiyor, boşuna mı yaşıyorum?”
Müthiş bir huzursuzluk duydu. Huzursuz olduğuma
göre, diye düşündü, bunda bir yanlışlık var, günler aynı kaba
damlamalı. Böylece başkalarının türlü bedeller ödeyerek,
tutarlılıklarını feda ederek, hafızalarını kaybederek zorbela
eriştikleri hakikate Rıfat huzursuzluğun tek adımıyla erişti.
Huzursuzluğun bale adımı.
Rıfat, günleri işe yarar bir biçimde biriktirebilmek için bir
hikâyeye ihtiyaç olduğuna karar verdi. “Benim bir hikâyem
olmalı!” dedi, “Bir hikâyenin içinde olmalıyım ki, günler aynı
kaba damlasın.”

Ama insan bir hikâyenin içinde olduğunu nasıl anlar? Anlayabilir
mi? Anlamak için çabalarken olmayan bir sınır çizgisinin
bir o tarafına bir bu tarafına geçmekten yorgun düş-
mez mi, çıldırmanın eşiğine gelmez mi? Yaşayıp gitmenin,
avarelik etmenin merhametinden mahrum kalmaz mı? İnsanın
bir hikâyenin içinde olup olmadığını anlamaya çalışması
mitolojik bir lanet gibi göründü Rıfat’a. Onu sarıp sarmalayan,
günlere anlamını veren bir hikâyenin işaretlerini bulmak
umuduyla etrafına bakındı. Sisyphos’u, Daidalos’u, Penelope’yi
filan gördü, birkaç da nympha. Ortalıkta amaçsızca
dolaşıyorlardı.
“Anlaşıldı!” dedi Rıfat, “İş başa düştü!” Kıyafetlerini de-
ğiştirdi. Emaye bir kap alıp seyrek bir yağmurun peşinden
koşmaya başladı. Bir o tarafa bir bu tarafa koşuyor, elindeki
kaba düşen damlaların sesi ruhunun derinliklerinde bir hoş-
nutluk hissi uyandırıyordu. Birbirlerini tam bir uyum ile takip
eden damlaların sesi. Yoran ama elbette huzur da veren
sürekliliğin sesi.
Elinde emaye kap ile savrula savrula koşturan Rıfat’ı gö-
renler birbirlerini dürtüp, “Şu iriyarı adamı tanıyor musun?”
diyeceklerdi, “Kitapçı Rıfat. Hikâyesi çok hazin. Bütün ömrü
seyrek bir yağmurun peşinde koşmak ile geçiyor.”

Kitapçı
Hiçbir şey eksik değil. Kapının açıldığını kendi dünyasına
dalmış Rıfat’a bildiren bir çıngırak ve tabii kitapların
üzerine tünemiş uyuyan bol tüylü bir kedi var. Bu ikisi
olunca, üçüncüsü de kendiliğinden oluyor: Rıfat’ın küçük
kitapçısına çocukları için test kitabı ya da ders kitabı sormak
için gelenler. Rıfat onları geri çevirirken, dünyanın vasatlık
üreten düzeneklerine karşı tek başına savaşan bir şövalye gibi
hissediyor kendisini. “Sanço!” diye sesleniyor kedisine.
Kedi oralı olmuyor, kedinin adı Hakkı.
Şehrin merkezindeki bu kitapçı, lokantalar, pastaneler,
kafeler, bistrolar, meyhaneler, tekel bayileri, telefoncular,
bilgisayarcılar, giyim mağazaları, banka şubeleri, hediyelik
eşya dükkânları ve hiçbir yere gitmeyen kanatlı at heykelleriyle
çevrili. Kuru bir kalabalık. Kitabı ve kitapçıyı yok eden
bir toz duman.
Rıfat umutsuzluğa kapıldığında, bir hastane duvarına iliş-
tirdiği çizgi romanları satan ihtiyar kitapçıyı düşünüyor. Gidip
küçük bir pet şişeye su dolduruyor, dükkânın önünü suluyor,
o ihtiyar kitapçı gibi, toz kalkmasın diye.

KİTABIN KÜNYESİ
Seyrek Yağmur
Barış Bıçakçı
İletişim Yayıncılık / Türkçe Edebiyat Dizisi
Türkçe
100 s. — 2. Hamur– Ciltsiz — 13 x 19 cm
İstanbul, 2016

 

Bir pazar sabahı Rıfat günlerin aynı kaba damlamadığını fark etti. “Günler damlıyor ama aynı kaba değil,” dedi. Gökyüzüne baktı: Boştu. Hiç bulut yoktu, aslında hiçbir şey yoktu. Çağımızın çıplak güneşi her şeyi yok etmişti, enginliği, bulutları ve kuşları… Maviyi bile yok etmişti, sonra da sırasıyla diğer renkleri, bazı sesleri, kelimeleri ve anlamları. İnsan bu yoklukta yeni bir şey söyleyemez, olsa olsa kendini tekrar ederdi.

Rıfat, zamanımızın bir kahramanı gibi, bir niteliksiz adam gibi, bir aylak adam, bir lüzumsuz adam gibi, bir “R.” gibi, geziyor hayatın içinde. Hayat, arada Rıfat’ın dükkânına da uğruyor. Rıfat, filmleri, kitapları, hayalleri, fikirleri, dertleri, mes’eleleri de geziyor. Ortaya sorulmuş soruları üzerine alınıyor, bazı. Neyin peşinde bu adam?

Rıfat, bir hikâyenin içinde midir, anlamaya çalışıyor, insanın bir hikâyenin içinde olduğunu anlamasının yolunu arıyor… Seyrek yağmura şemsiye açılır mı?
(Tanıtım Bülteninden)

 

Barış Bıçakçı
Barış Bıçakçı 1966’da Adana’da doğdu. Hüseyin Kıyar ve Yavuz Sarıalioğlu ile birlikte, Ocak 1994 ve Ekim 1997 tarihlerinde iki şiir kitabı yayımladı. İlk romanı Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000) yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. İletişim Yayınları’nca yayımlanan diğer kitapları: Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000), Veciz Sözler (2002), Aramızdaki En Kısa Mesafe (2003), Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2004), Baharda Yine Geliriz (2006), Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra (2008), Sinek Isırıklarının Müellifi (2011).

Seyrek Yağmur ya da veciz sözlerin yavanlığı – AHMET ERGENÇ
Barış Bıçakçı son dönem Türkçe edebiyatta en sevdiğim yazardır, desem abartmış olmam. Şu ana kadar yazdığım en övgü dolu yazılardan birini de kendisi için kaleme almışımdır herhalde.* Dolayısıyla birçok sahih edebiyat okuru gibi (kendime değil, B. Bıçakçı okurlarına pay çıkarıyorum) ben de son romanını büyük bir heyecanla bekliyordum. Bekliyordum, çünkü neredeyse ‘Bıçakçıvari’ diyebileceğim bir üslup yaratmış, dile yoğun mesai harcayan ve bu yoğun mesaiye rağmen nabız atışını hissedebildiğiniz ‘sahici’ karakterler yaratan bir yazardı kendisi. Nefes alıp verir gibi, ‘su içer’ gibi bir berraklıkla ve doğallıkla yazan bir yazardı. Ağır mevzulara tezat minimal üslubu ve birçok yazara yaptığı leziz metinler-arası göndermeler de cabasıydı.

Ama gelin görün ki, Seyrek Yağmur sanki bir Barış Bıçakçı metni değil de bu yazardan ziyadesiyle etkilenmiş daha aceleci ve daha acemi bir yazarın kitabı gibi duruyor. Ana karakter Rıfat’ın sahicilikten uzak olması bir yana, kitabın mimarisi (evet, var öyle bir şey) sallanıyor, aceleye gelmiş gibi; dahası, Bıçakçı’dan okumayı sevdiğim ‘şairane ama gösterişsiz’ cümlelerin yerini, ‘şairane olmayan gösterişli’ cümleler almış. Bu yüzden de Barış Bıçakçı, maalesef, bizzat dalga geçtiği ‘veciz sözler’in yazarı haline gelmiş. Kitabın ‘olmamış olmasının’ müsebbibi handikapları biraz açıklamaya çalışayım.

Ailemizin kitapçısı Rıfat

Karakterle başlayalım. Rıfat, dünyaya küskün duran, ellili yaşlarına ulaşmış, bedbaht bir kitapçı. Edebi referansları, okuruyla ortak yazar hafızası üzerinden ilişki kurmayı seven Barış Bıçakçı için harika bir karakter. Hikaye Rıfat’ın kitapçı dükkanı ve zihninde geçenler üzerinden ilerliyor. Bu karakter-kurgusu, okuduğu yazarları da metnin hamuruna dahil eden yazar için müthiş bir kanal sağlıyor: Rıfat mesleği gereği bir kitap-kurdu, mesleği gereği sürekli kitaplardan ve yazarlardan bahsediyor ve gerçek hayattan ziyade cümleler arasında yaşıyor. Ama son romanı Sinek Isırıklarının Müellifi’nde bedbaht bir yazarı ve yazının tabiatını müthiş edebiyat bahisleri ve alıntılarıyla, bir üst-anlatı kurarak işleyen Bıçakçı, burada Rıfat’ı zehir zemberek bir kitap-erbabı olarak yaratmakta başarısız kalıyor. Önceki kitaplarında dünyayı, mesela ‘Vüsat Bener okumuş olanlar ve okumamış olanlar’ diye ayıracak kadar edebiyatı merkeze koyan yazarımız, Rıfat’ın ağzına son derece yavan alıntılar koyuyor. Çok daha has, kuytu köşelerden çıkarılan yazarlara göndermeler olabilecekken, Rıfat mesela Camus’den (maalesef) kartpostal kıvamında alıntılar yapıyor. Burada bir eleştiri de anlatıcıya: Camus, kitapta Albert Camus diye geçiyor. Başka bir Camus mü var acaba? Niye tam ismini söyler bir yazar? Aynı şey, Cortazar için de geçerli. Tam adıyla (Julio Cortazar) zikrettiği için, bence, okuru ile arasındaki ortaklığa ihanet ediyor Barış Bıçakçı. Acaba bir Bıçakçı okurunun Cortazar dendiğinde anlamaması ve ‘Julio’ya da ihtiyaç duyması mümkün olabilir mi? Şahsen yıllar önce yazdığım bir dergi yazısında ‘Cortazar’ ifadesinin ‘Arjantinli yazar Julio Cortazar’ olarak düzeltilmesi, okurun zekasına ve yazının kıvamına ihanet gibi gelmişti, aynı şeyi burada da hissettim.

Rıfat’ta ikna edici olmayan bir taraf da şu: kitapta kendisinin şişman ve iri yarı bir karakter olduğu söyleniyor, bu da o kaybeden ve bedbaht halini perçinliyor, hatta bu şişmanlık bahsi üzerine bir bölüm bile var. Ama, nasıl anlatılır bilmiyorum, Rıfat’ın öyle şişman bir karakter olduğu hissedilmiyor. Bunu hissettirmek için Bıçakçı mesela Rıfat’ın dükkanını sadece ‘böyle bir dükkan var’ diye geçiştirmek yerine detaylı bir şekilde tasvir edebilir ve Rıfat’ı o dükkana sığmayan, sığamayan biri gibi anlatabilirdi. Yazarlık dersine girişecek değilim ama işte bir okur olarak ne kitapçı dükkanı, ne de Rıfat inandırıcı geldi. Sanki ikisi de yazarı tarafından pek düşünülmemiş gibi.

Veciz sözlerin müellifi

Gelelim ‘veciz sözler’ bahsine. Malumunuz Barış Bıçakçı’nın ikinci romanının adı Veciz Sözler. Bu romanda, hayatı yoğun ve çarpıcı cümlelerle açıklamaya yeltenen –ama çok da başaramayan- küçük, kayıp, ‘edebiyat-sever’ memur Sulhi Saygılı’yı ve diğer edebiyat-meraklılarını anlatırken veciz söz denilen şeyle hafiften dalga geçiyordu Bıçakçı. Seyrek Yağmur’da da Rıfat veciz sözlerden hoşlanmayan, hatta veciz sözleri edebiyatın zayıf karnı, ucuz hamlesi olarak gören bir edebiyat-bilmişi olarak sunuluyor. Açıkça şöyle diyor anlatıcı: Rıfat’ın, “Okuyucularını duygulandırmaktan başka bir edebi amacı olmayan ve ikide birde veciz sözler yumurtlayan günümüz müelliflerini sürekli uyarması gerek.” Ama gelin görün ki, bu aynı Rıfat, bu idealize-edilen-edebiyat-adamı Rıfat yavan veciz sözlere sıkışıp kalıyor. Misal: “Her ironi hayal kırıklığını gizler… koşup da yetişememeyi, uzanıp da tutamamayı gizler.” Böylece Barış Bıçakçı da eleştirdiği o ‘veciz sözler yumurtlayan günümüz müelliflerine’ dönüşüyor. Ve maalesef burada kendisiyle dalga geçen ironik bir tutum falan yok. Rıfat bu sözleri, ‘ciddi ciddi’ sarf ediyor. Tırnak içine almadan.

Aynı Rıfat sevgilisine yazdığı bir mektuba şöyle başlıyor: “Ben senin koruyucunum sevgilim. Ben senin gözlerini ufka dikmiş gözcünüm.” Devam edelim veciz sözlere: “Siyah beyaz ve iki boyutluyken aşk acısına katlanmak biraz daha kolay olur.” Fotoğraftan bahsediyor, hazret. Burada iyi okur ürünü sağlam edebiyat görebilen beri gelsin. Rıfat son derece sıradan, vasat bir adam diye sunulsa, ne ala. Ama burada ‘olduğundan fazlasıymış gibi sunulan’ bir karakter var. (Anlatıcı Rıfat’ı yere göğe sığdıramıyor: “Dünyanın vasatlık üreten düzeneklerine karşı tek başına savaşan bir şövalye gibi hissediyor kendisini.”) Halbuki, diğer Bıçakçı karakterleri olduğu halleri bile gizleyen, olduğundan daha azını gösteren karakterlerdi. Bedbaht asaletleri de bundandı.

Veciz sözleri besleyen bir tavır da var kitapta. Yeni alanlar ve yeni bir dil yaratmak yerine, ‘ne yapalım elimizdeki malzeme bu’ diyen bir tavır. Şöyle ki: kitabın bölümlerinden birinin adı ‘Rıfat Diye Biri.’ Her Cortazar okuru bunun Lucas Diye Biri’ne gönderme olduğunu bilecektir ama yazarımız bu göndermenin (nedense) örtük kalması yerine kendi göndermesini açıklayıp (yani büyüyü bozup) ‘Julio’ Cortazar’ın karakteriyle kendi karakterini kıyaslıyor ve diyor ki: Lucas’ın o acayip ‘büyülü gerçekçi’ maceraları bizim Rıfat için yazılamaz. Bu coğrafyada ‘vasat bir cetvel ile çizilmiş sınırlar var’ diye yakınıyor yazarımız. Ve bu bahanenin verdiği bir nevi ‘yavanlık hakkıyla’ karakterini yavan cümleler, düşünceler ve hislerle sınırlıyor. Olacak iş mi? Bu coğrafyada mit, efsane, masal ve rüya yok mu? Mesela Latife Tekin ‘yerli’ büyülü gerçekçiliği yaratıp (bkz. Berci Kristin Çöp Masalları ya da Gece Dersleri) hem politik, hem de rüya gibi metinler yazmadı mı? Ya da Murathan Mungan yıllar önce Cenk Hikayeleri’nde ‘acayip masallar’ anlatmadı mı? Barış Bıçakçı’nın ‘Rıfat niye Lucas olamıyor, olsa da yazsam’ yakınışı, ancak kendi –tabirimi bağışlayın- edebi tembelliğinin ifadesi olabilir. Bu tembelliktir ki, okumuş-yazmış-Cortazar’ı da Camus’yü de hatmetmiş, her şeyleri de bilen Rıfat’ın kadınlar ve erkekler bahsinde vasatın vasatı cümleler kurmasına neden oluyor: “Kadınlar söz konusu olduğunda sorunun birden cevaba dönüştüğünü düşünüyor Rıfat.” Ve bunu da Rıfat ‘sıradan bir erkek olmaktan’ öteye gidemiyor diye açıklıyor yazarımız. Peki, biri söylesin, niye gidemiyor? Gidemiyorsa, niye ‘acayip düşüncelerin adamı’ gibi sunuluyor?

Romanın kararsız mimarisi

Gelelim, kitabın kötü mimarisine. Barış Bıçakçı önceki kitaplarında parçalı kurguyu çok iyi kullanıp, hikayeyi fragmanlar halinde anlatıyor ve böylece de gündelik kesitlerden çok katmanlı bir edebi mimari çıkarıyordu. Bu kitap da aynı şekilde kurgulanmış: Rıfat’ın hayatından kesik kesik parçalar. İyi hoş ama kitabın sonralarına doğru birden bu parçalı yapı doğrusal bir gidişata dönüşüyor. Daha önceki bölümlerde yaşananlar birbirinin devamı değilken, ‘Suikast’ adlı bölümden sonra olaylar ‘birbirini izliyor.’ Bu değişim kitaba bir katman daha eklemiyor: sanki kitabı ‘bitirme’ endişesi içerisinde yapılmış aceleci bir hamle gibi duruyor.

Ve ne uğruna? Rıfat’a siyasi bir angajman yüklemek uğruna. Güya kitapçı dükkanına bir siyasetçi gelir ve Rıfat bu devlet adamından intikamını bir toplu iğne suikastiyle alır. Ve sonrasında da hapis günleri başlar. Bu ‘siyasi’ geçişi anlamak ve bir yere oturtmak pek mümkün değil. Siyasi angajman iyidir ama bu kitabın geneline bir his olarak yayılırsa, üsluba sirayet ederse iyidir. Yoksa araya skeç kıvamında bir siyasi-angajman sahnesi koyarak, kitabın mimarisinde delik açmanın manası yok. (Kitabın daha önceki bir bölümünde Rıfat ve arkadaşları silah yerine şiiri kullanacakları bir ‘silahlı’ –şiirli- mücadele düşünüyor ve bir ‘ikinci yeni’ çetesi oluşturmayı düşünüyorlar, işte oradan iyi bir siyasi-edebi anlatı çıkardı ama maalesef o damar bırakılmış, yerini bir siyasi skeç almış.)

Kitabın bundan sonraki bölümü de gerçekten insanda cümlelerin altını değil, üstünü çizme isteği yaratıyor. Rıfat hapse atılır. Deliliğin dilinden, yeni bir gramerden, edebi bir intikamdan falan söz eder hücresinde. Sanki sağlam bir ‘kırılma’ anı gelecek ve kitabı kurtaracak gibi olur. Ama ne yazık ki bizim Rıfat yine ‘kadın meselesine’ takılır: “Rıfat eski sevgililerini düşünüyor, onları soyunurken hayal ediyor. İstisnasız hepsi kopçasını çözerken küçük kanatlara sahipmiş gibi görünüyor.” Bu hafif erotik veciz sözler midir ‘yeni gramer’in alanı, deliliğin dili? Bu kadar mı Rıfat? Pek de delirmiş, acayip bir karakter gibi durmuyor bizim Rıfat. O zaman bir okur olarak sormaya hakkımız var: madem Rıfat ortalama bir şiirselliğin ve vasat cümlelerin insanı, onu niye karşımıza çok acayip bir karakter gibi çıkarıyor yazarımız?

Kitabın son bölümünde Oktay Rıfat’ın bizim Rıfat’a yazdığı hayali mektuptan hiç bahsetmeyeceğim bile. Rıfat’ın hem edebi derinliğini (kitap boyunca göremedik) hem de fevkalade siyasi angajmanını (onu da hissedemedik) romantize eden bu mektup, kitabın son şakası, yavanlığı gizlemeye çalışan son hamlesi gibi duruyor. Kitap ‘Böyle bildi Rıfat’ diye de acayip romantik bir Goethe ya da Nietzsche sesiyle ve hatta rüzgarıyla bitiyor. Ama biz Rıfat’ı öyle bilemedik. Olmadı. Madem bu kadar dilden bahsettim, ben de bir kelime oyunuyla bitireyim yazıyı: seyrek değil, cılız bir yağmur yağdı.
http://t24.com.tr/ 16 Ocak 2016

Seyrek damlaları toplamak – Asuman Kafaoğlu-Büke
Barış Bıçakçı’nın romanlarını özetlemek çok zor. Temaları ve motifleri birbirlerinin içine geçerek işliyor ama hemen her eserinde politik bir zemin üzerine yaslanıyor. Anlatıyı değerli kılan şeyse kullanılan sembollerin zenginliği.
Sanat, Aristoteles’ten beri mimesis olarak tanımlandı, gerçekliğin taklidi olarak düşünüldü. Bu sanat kuramına göre elma gerçek, elma resmi ise taklitti; resim ne kadar elmaya benzerse o denli başarılıydı. Halbuki bu mimesis oyununda bir yapaylık yattığını hissederiz hep, çünkü baktığımızın bir resim olduğunun farkında olmadan bakmamız mümkün değildir. Çağdaş sanat bu gerçeklik sorunu ile çok uğraşır. İlkçağ filozoflarının anladığı anlamda gerçekliğin kusursuz ve güzel olduğunu, sanatın ise taklit ve sahte olduğunu düşünmekten çok uzaktayız artık.

Barış Bıçakçı eserlerinde kullandığı üst kurmaca tekniğiyle bize, sanat ile hayat arasındaki geleneksel gerçeklik üzerine düşünme fırsatı verir. Üst kurmaca bir bakıma okuru gerçekliğin ikiyüzlülüğüyle karşı karşıya getirir, ayrıca yazara metin üzerinde düşünce üretme olanağı da sağlar. Basit bir gerçeklik ve gerçekliği taklit etmek değildir söz konusu olan, taklit içinde yeni gerçeklik bulmaktır.

Bıçakçı yeni romanı Seyrek Yağmur’da -önceki eserlerinde olduğu gibi- yine metnin içinde gerçeklik arayışına giriyor. Roman, Rıfat adlı başkahramanın günleri aynı kaba damlatmaya çalışmasıyla başlıyor. Birikim yoksa, anılar olmaz ve bellek işlevsiz kalır. Ancak aynı kapta biriktiğinde bir bütünlük sağlayabilir anılar. “Huzursuz olduğuma göre, diye düşündü, bunda bir yanlışlık var, günler aynı kaba damlamalı. Böylece başkalarının türlü bedeller ödeyerek, tutarlılıklarını feda ederek, hafızalarını kaybederek zorbela eriştikleri hakikate Rıfat huzursuzluğun tek adımıyla erişti.” Seyrek Yağmur bu damlaların bir araya gelmesini anlatıyor. Rıfat’ın anılarından oluşan ve bir kapta toplanmış bir roman.

Hayatın kurgusu
Hayattan yaş aldıkça “hayat” diye adlandırdığımız sürecin aslında kurgusal bir bütünlük arayışından başka bir şey olmadığını düşünmeye başlıyorum. Bazı insanlar için hayat, kurgusal bir savunma, hataların nedenlerini açıklamaya çalışma ya da en basitinden mantık arayışı. Rıfat için de durum bu. Anılarını bir kapta toplamasının bir nedeni, sevdiği kadın tarafından neden terk edildiğini böylece anlamak istemesi. Kendisine olası hayatlar hayal ederek, çocukluklar kurgulayarak anlamaya çalışıyor.

Rıfat’ın etrafında az sayıda insan var. Günlerini, artık huzurevinde kalan babasından devraldığı kitapçıda geçiriyor. Kitapların arasında saklanmış bir hayatı var (üstelik “saklanmış” sözcüğünü mecazi anlamda kullanılmıyor; polisten kaçan gençleri kitapçıda saklamak için onları kitapların içine gizliyor.) Annesi ve babasından başka yatılı okulda okuyan ve hafta sonları dayısının yanına evci çıkan Ali adında yeğeni ve bir de hayal ettiği, Oktay adını verdiği bir oğlu var. Gençler bazen umut kaynağı oluyor Rıfat’a ama bazen de, hayali oğluyla olduğu gibi, hayalkırıklığı. Bir de telefon ettiğini, mektup yazdığını hayal ettiği sevgilisi var. Ondan bir açıklama bekliyor ve sonunda kendisi açıklamaları kurguluyor.

Tabii bu Rıfat’ın kurgusu. Onun kurduğu bir hayat. Gerçeklikle bağlantısının olması gerekmiyor, aynı bir roman gibi, kurgulanmış. Rıfat kendi gerçekliğini kurduğu gibi, kendi diktatörlüğünü de kuruyor. Bu gerçeklik içinde istemediği, yasaklamayı arzuladığı şeyler var. Örneğin “Kanser vakalarını azaltmak için günümüz şairine bazı yasaklar getirilmesi” gerektiğini düşünüyor arkadaşlarıyla birlikte. “Şairlerin pervasızca kendilerinden söz etmelerini, birinci tekil şahıs kullanarak dizeler yazmalarını hemen yasaklıyor.” Bir başka dünyadan kaldırmak istediği şey, “… kapitalizmin icadı olan turizm yasaklanmalıydı” böylece kışın ortasında saçma sapan yere tatile gitmesi gerekmeyecekti. Rıfat ve arkadaşları bunlardan başka bir de “devletin vatandaşlarına uyguladığı şiddete direnmek için bir silahlı örgüt kurmaya” karar veriyorlar. Ayrıca kederin zorunlu olmaktan çıkarılıp seçmeli hale getirilmesini istiyorlar.

“Top kaybolduğu zamanlar oğlumsun”
Sonuçta Rıfat, aylar önce terk edilmiş, arkadaşlarının kabul ettiğine göre bir türlü büyüyemeyen bir erkek, şimdi kendisine bir çocukluk icat etmeyi ve oradan yeni baştan başlamayı istiyor. Hangi noktaya dönülse ve düzeltilse bugün başka olurdu’nun yanıtını bulmaya çalışıyor. Genç yaşta devlet tarafından öldürülen dayısının anısına mı, yoksa babasının iki günlüğüne gittiği bir iş gezisine kadar gerilere mi gitmesi gerekiyor acıların dindirilmesi için. Rıfat’ın bu romanında zaman ahşabın içini kemiren kurt gibi, yavaş yavaş boşluk çıkartıyor ortaya ve Albert Camus’nun Meursaultsu gibi kendini sonunda bir hücreye kapatılmış buluyor. Meursault nasıl kayıtsızlık sayesinde kendisini özgür hissettiyse Rıfat da “hapishane tam da romanlarda anlatıldığı gibiydi: Büyük bir kurguydu” diye anlatıyor hücresini. Boşluk hayatın ta kendisi oluyor.

Barış Bıçakçı’nın romanlarını anlatmak ve özetlemek çok zor. Temaları ve motifleri birbirlerinin içine geçerek işliyor ama hemen her eserinde politik bir zemin üzerine yaslanıyor temalar. Bıçakçı’nın romanlarını asıl çok değerli kılan şey kullandığı sembollerin zenginliği. Örneğin babasının bacağına geçirdiği çengelli iğne hayatın başı ile sonunu belirlemeye yarıyor ama bir başka iğne Rıfat’ın elinde, cinayetlerden sorumlu bir devlet adamına karşı suikast silahı da olabiliyor. Masa tenisi dayı ile yeğeni yakınlaştıran bir oyun iken yıllar öncesinde baba ile oğul arasındaki geriliminin simgesi oluyor. Babası Rıfat’a böyle açıklıyor bunu: “Bazen top kayboluyor, maç duruyor … Top kaybolduğu zamanlar oğlumsun.”

Bıçakçı hiç kuşkusuz günümüzün en yenilikçi ve en önemli yazarlarından biri, Seyrek Yağmur’la bu düşünce kesinleşiyor.
http://kitap.radikal.com.tr/, 08.01.2016

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Merhume – Murat Uyurkulak : “bu kitabı yazarken çok umutsuzluğa kapıldım”

Kitapta net bir erkek dünyası eleştirisinin yanı sıra, bir de yine net bir politik eleştiri var. Aradan bilinmeyen bir zaman...

Kapat