Montaigne’in Denemeler’i yazdığı Kule’sine yapılan geziden izlenimler

montaigneİşte, nihayet, güzelim bir parkın içinde yürüyoruz, ormanlık alan, çim açıklık, kalbimde sevinç. Birkaç adım daha atıyorum, Senyör Michel de Montaigne’in kulesi karşımda. Modern denemenin yaratıldığı yerdeyim.
Yuvarlak, tombul bir kule. Şatonun arkasındaki dış binaların oluşturduğu karenin bir köşesinde duruyor. Öbür köşedeki kuleye de karısı çekilirmiş bazen. Bey kulesi, hanım kulesi. Arada bir, tesadüfen, kulelerin pencerelerinde birbirlerini görüyorlardı belki. Montaigne’in baktığı pencereden hayata bakmak ilginç.

Onun rahat, kasıntısız, özgürce kişisel tavrıyla, aklına geldiği gibi yazdığı denemeler, yüzyıllar boyunca her okuyanın aynası olmuş. Montaigne’in penceresinden hayata bakan herkes, kendince bir şeyler almış o yazılardan, kendinden bir şeyler bulmuş, farklı anlam vermiş, yorum eklemiş. Rönesans’ın son demlerinde, tek başına bir adam, kendi ruhuna bakarak, hepimizin iç dünyasına bir pencere açmış aslında. Modernlik ilk defa bu kulede doğmuş diyebiliriz.

***

Gökyüzü delinmek üzere. Aquitaine bölgesini kasıp kavuran fırtınada kırmızı alarma geçildi. Okyanus kıyısındaki kentler kum torbalarıyla barikat kuruyorlar. Yağmur hiç durmuyor.

Bordeaux’dan çıkışta trafik tıkalı, Garonne nehrinde yer yer taşkınlar olduğunu duyduk. Libourne’dan sonra polis durduruyor, Bergerac yolu sel yüzünden kapalıymış, başka taraftan gideceğiz. Dordogne nehrini geçiyoruz. Sular kabarık.

Castillon yönünde, üzüm bağlarının arasından ilerliyoruz. Göz alabildiğine bağlar uzanıyor, hepsi budanmış, kapkara, çıplak kütükler, baharı bekliyorlar. Bulutların arasında şatolar birbirini izliyor.

Burada insanlar buldukları en ufak yere hemen bağ ekiyorlar. Fransızların kentlerde mimarlık ve kültür mirasını, kırsalda köyleri ve tarımı koruma düzeylerine hayranım.

St. Emilion’dan geçiyoruz, yüzyılların hafifçe kararttığı sarı taş mimari, tıpkı Bordeaux’da olduğu gibi, başımı döndürüyor.

Yol tabelalarını dikkatle inceliyoruz. O da yetmedi, GPS açtık. Beş yüz metre ileride sola dönün, diyor bilgisayardaki kadın sesi. İçimde belli belirsiz bir telaş. Saat on bir olmak üzere, öğlen kapanışına bir saat kaldı.

İşte, nihayet, güzelim bir parkın içinde yürüyoruz, ormanlık alan, çim açıklık, kalbimde sevinç. Birkaç adım daha atıyorum, Senyör Michel de Montaigne’in kulesi karşımda. Modern denemenin yaratıldığı yerdeyim.

Yuvarlak, tombul bir kule. Şatonun arkasındaki dış binaların oluşturduğu karenin bir köşesinde duruyor. Öbür köşedeki kuleye de karısı çekilirmiş bazen. Bey kulesi, hanım kulesi. Arada bir, tesadüfen, kulelerin pencerelerinde birbirlerini görüyorlardı belki. Montaigne’in baktığı pencereden hayata bakmak ilginç.

Onun rahat, kasıntısız, özgürce kişisel tavrıyla, aklına geldiği gibi yazdığı denemeler, yüzyıllar boyunca her okuyanın aynası olmuş. Montaigne’in penceresinden hayata bakan herkes, kendince bir şeyler almış o yazılardan, kendinden bir şeyler bulmuş, farklı anlam vermiş, yorum eklemiş. Rönesans’ın son demlerinde, tek başına bir adam, kendi ruhuna bakarak, hepimizin iç dünyasına bir pencere açmış aslında. Modernlik ilk defa bu kulede doğmuş diyebiliriz.

Montaigne’in kulesi

Tüm zamanlara sesleniş

Kulenin bana ilk anda en çarpıcı gelen yanı, konforsuzluğu. Gerçi, yerdeki taşların üzerine halı seriliyor ya da hiç değilse saman döşeniyordu herhalde. Giriş katı şapel, dua odası. Montaigne’in adını aldığı Aziz Michel, mihraptaki duvar freskinde bir ejderhayı alt etmekle meşgul. Senyörümüz, kubbe şeklindeki tavana gökyüzü gibi yıldızlar işletmiş. Döner merdivenle çıkılan bir üst kat, yatak odası ve giyinme bölümü. Dev bir şöminesi var. Aşınmış, daracık basamakları son kez tırmanınca, üç tarafı pencereli, geniş daire şeklinde bir mekâna çıkılıyor. Ünlü çalışma odası.

Ben böyle bir yerde yazı yazamazdım. Hâlbuki o, burada dünyadan çekilerek dünyaya açmış kendini, tüm zamanlara seslenmiş. O dillere destan kıvrımlı kütüphanesi, duvarın kavisini dolanıyormuş, tam karşısında. Yaklaşık bin kitabı olduğu söyleniyor. On altıncı yüzyıl için inanılmaz bir sayı.

Montaigne tam anlamıyla klasik eğitim almış, ayrıca hukuk mezunu, okumaya tutkun bir adam. Yunan ve Roma felsefesine hâkim. Kütüphanesi artık yok, ama ahşap tavan kirişlerine kazıttığı veciz sözler hâlâ duruyor, denemelerinde sürekli alıntı yaptığı antik çağ felsefecilerinden cümleler, Yunanca ve Latince.

Duvarlardan birine de, doğum gününde kendi niyetini kazımış Montaigne, 39’uncu yaşına basarken. 28 Şubat 1571’de, Michel de Montaigne, kendini adeta erken emekli ediyor, on beş yıldır çalıştığı Bordeaux yargı meclisinden ayrıldığını haber veriyor, “kamu görevlerinin tutsaklığından bunaldığı için”, dünyadan elini eteğini çekerek, “kalan ömrünü sükûnet ve dinginlik içinde geçirmek üzere”, baba ocağında inzivaya çekildiğini haber veriyor ve “kısmet el verirse” son günlerini “kendi keyfine, huzuruna ve özgürlüğüne” adayacağını söylüyor.

Gerçekte ise işler tam öyle olmamış tabii. Montaigne’in kulesi, elbette okumaya ve yazmaya adanmış bir mabet, ama fildişi kule değil. Çevresi hayat dolu, yemeklerini şatoda yiyor, sahip olduğu topraklarda yetişen bağların ve şarap üretiminin büsbütün uzağında kalmamış, işleri olabildiğince karısına bırakmaya çalışsa da, bazen kollarını sıvaması gerekiyor ve birçok defa da kulesini bırakıp hayatın içine katılmış.

Ilımlı denge adamı

Bereket, kalan ömrü yirmi yıl daha sürüyor Montaigne’in. Seyahat etmiş, kamu hayatını büsbütün bırakamamış, iki dönem Bordeaux belediye başkanlığını üstleniyor, diplomaside hayli hünerli, krallara danışmanlık ediyor, savaşan kampları barıştırmaya çabalıyor, çatışan çıkarları uzlaştırmak için epey de kişisel risk almış bir adam. Kitabını ve kulesini isteksizce bıraksa da, hayatın çağrısına kulak tıkamıyor. Fakat asla hırs peşinde koşmamış.

Bütün bu angarya işlerden kaçabilirse mutlaka kaçıyor ve ilk fırsatta masasının başına dönüyor; kaçamadığı zamanlar da, bütün samimiyetiyle elinden geleni yapmaya çalışmış. Tam anlamıyla ılımlı bir denge adamı.

Denemelerinde bu yönü hemen görünüyor zaten. Hiçbir konuda son sözün söylenebileceğine inanmamış Montaigne. Hiç kimseyi yargılamıyor. İki görüş çatışırsa, zihnen kenara çekiliyor, başka perspektif var mı diye bakıyor.

Dinine bağlı ama aşırı dindar değil, dönemi için gayet açık fikirli ve hoşgörülü. Fanatizmle işi yok. İmanın akılla çözülemeyeceği kanısında. Dolayısıyla din konusuna fazla girmiyor.

Asıl ilgi alanı insanın değişkenliği, duyguların güvenilmezliğine bilgelikle yaklaşıyor. Farklı âdetlere merak duyuyor. İnsanların nasıl yaşadığıyla ilgileniyor, kendi yaşam deneyiminden bazı dersler çıkartıyor, her şeyi daima sorguluyor, cevap bulamayacağını bilse de, “Nasıl yaşamalı?” sorusunun peşinde.

“Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” düsturu, Montaigne’in en temel inancı. Üstelik, o sevimli mizahıyla sonuna bir ilave de yapmış: “Ama bundan bile emin değilim.”

Şüpheci (dinî inanç dahil hiçbir konuyu kapanmış saymıyor), hazcı (kendini ve başkalarını asla yokuşa sürmüyor), stoik (hayat zorlaşınca dengesini kaybetmiyor), inat etmeyen, her işin olurunu arayan, kendini hayatın akışına bırakabilen, ama ne pahasına olursa olsun mutlaka vicdan ve fikir özgürlüğünü koruyan birisiymiş.

Katolik-Protestan mezhep düşmanlığı yüzünden din savaşlarının Fransa’yı yakıp yıktığı, herhangi bir güvence duygusunun kalmadığı korkunç bir iç savaş döneminde, evinin kapısını daima açık tutmuş, herkese eşit davranmış, ama kimseye boyun eğmeyerek, insanlığını koruyabilmiş ve bunu da kendini fazla ciddiye almadan başarabilmiş birisi.

Üstelik bu tavrını yazı üslubuna çevirerek, tek başına edebiyatta devrim yaratmış. 1580’de kitabının ilk baskısı yayımlanıyor, 1588’de iki misli uzamış ikinci baskı çıktığında, Denemeler çoktan Avrupa çapında best-seller olmuş, dönemin en çok satan kitabı. Kendine güveni artmış, ama başarı asla başını döndürmemiş.

Alçakgönüllü hümanist

Montaigne’in başarısı bence insana dair hiçbir şeyi dışarıda bırakmamasından kaynaklanıyor. Daldan dala atlıyor, kafasına göre takılıyor. En ufak bir utanma duygusuna kapılmadan, cinsellikten söz açabiliyor, aşk hakkında fikir yürütüyor, uyku üzerine yazıyor. Devlet siyasetiyle aile dinamiği onun için eşit önemde. Kaderin cilvelerinden dem vururken, ansızın hapşırmaktan söz etmeye başlıyor. Maddi ve manevi, her insanlık hâline yer vermiş kitabında.

Yazmaya değmeyecek kadar önemsiz şey yok gözünde. Kendini sansür etmemiş, yasak konu tanımıyor. Güney Amerikalı yamyamlardan söz ederken, ölmüş insanı pişirip yemek, bizim yaptığımız gibi canlıyken işkence edip parçalamaktan daha iyidir demeye cesaret edebilmiş, o dönemde.

Oyuncu bir yanı da var Montaigne’in. Ben kedimle oynarken, kedimin benimle oynamadığı ne malûm, diye sorabiliyor. Sadece insanlar arasında değil, insanlarla hayvanlar arasında da bir bakış farkı ve eşitlik olduğunu hatırlatıyor, ama bu ayrım bile aşılabilir ve bir varoluş ânı paylaşılabilir görüşünde. Gerçeklik bütün canlılar için aynı demeye getiriyor. Döneminin çok ilerisinde bir bakış bu.

Alçakgönüllü, hümanist bir düşünür, ama daha önemlisi tam bir gönül adamı. Okurla konuşur gibi yazıyor. Kendi zihnini samimiyetle açarak, başka insanların zihnine ayna tutmak, hayata dair notlarını bir dostla sohbet eder gibi okurla paylaşmak– o döneme kadar bu şekilde yazı yazmak hiç görülmemiş, bilinmiyor, Montaigne bu tarzı tek başına icat etmiş, nereye gittiğini bilmeden yola çıkıyor, deneye yanıla gidiyor ve sonunda yeni bir edebiyat türü yaratıyor.

Daha önce kimsenin yapmadığı bir şeyi yaptığının çok çabuk farkına varmış Montaigne, ama gerçekten alçakgönüllü olduğu için, bununla övünmüyor, tam tersine, neredeyse kusur gibi tanımlamış. Hiçbir şeye benzemez, tuhaf bir oluşum diye tanımlıyor kitabını. Ama insanlar ne der kaygısı yok, korkusuzca devam etmiş yoluna.

Kendime soruyorum, ben kırklı yaşlarımda başkalarının ne düşündüğüne bu kadar kayıtsız mıydım diye, cevap hayır. Başkalarının benim hakkımda ne düşündüğüne daima gereğinden fazla önem verdim. Montaigne bu hataya düşmemiş. Ama hata yapmanın kaçınılmazlığını kabullenmiş, o konuda güzel önerileri var okurlarına.

İlk gençliğimde, kısaltılmış Türkçe çevirisinden okuduğum Montaigne bana hiçbir şey ifade etmemişti. Sonra, üniversitede, Donald Frame çevirisinden İngilizcesini okudum. Bin sayfaya yakın kocaman cildi şimdi açtığımda, büyük ciddiyetle satırların çoğunun altını çizdiğimi görüyorum, fakat o dönemde bile, Montaigne’in niçin önemsendiğini hâlâ anlamamıştım, sadece başkaları, yani uzmanlar, hocalar, otoriteler önemsediği için ben de önemsiyormuş gibi yapıyordum.

Şimdi, hayat tecrübesiyle, bakışım değişti tabii. Montaigne okumanın tarihin her döneminde “cool” olmadığını biliyorum, ama tarihin her döneminde büyük bir okur kitlesinin başucu kitabı olduğu da malûm. Nedenini daha yeni anlıyorum.

Kendini tanımayı hedeflemiş, kendine ne fazla ne az, yeterince değer vermeye çabalamış, ama kendini fazla büyütmemiş, asla ciddiye almamış.

Hayatı kompartımanlara ayıramayacağımızı, kontrol edemeyeceğimizi, kusurlu varlıklar olduğumuzu kabul ederek insanlığımızı sevmeyi öneriyor bize.

Alışkanlık uykusundan uyanıp, yaşama taze gözle bakmayı, acıya cesurca katlanmayı, günümüzü gün etmeyi öneriyor. Ölümden korkmayın, doğa ne yaptığını bilir, diyor. İyi yaşamayı becerebilmek için, azıcık felsefe gerektiğini söylüyor.

İşte bu nedenle Montaigne, tıpkı doğduğu yörenin lezzetli şarabı gibi, başka çok az yazara nasip olan ölçüde, zamana direnen, yıllandıkça değeri artan bir yazar.

Mevlana ve Montaigne

Onun kulesini ziyaret etmek uzun yıllardır düşlediğim bir şeydi, ama şimdi gerçekleştiğine seviniyorum. Böyle bir edebî hac yolculuğu için daha uygun bir çağındayım sanki hayatın. Eskiden olsa, turistik bir başarı ya da kültürel bir iddia gibi görürdüm. Bu sefer, sadece kişisel bir tatmindi. Daha sahici bir mutluluk. Ve bu mutluluğu iki güzel dosta, yıllardır Bordeaux’da yaşayan Bestami ve Fatoş Der’e borçluyum. Arkadaşlarından ödünç aldıkları bir arabayla, bizi onlar götürdü St. Michel de Montaigne şatosuna, fırtınaya aldırmadan.

Daha önce onlar da gitmemişler. Yolda konuşuyorduk. Montaigne inzivaya çekilip yazı yazmış yirmi yıl boyunca dedim. Biraz Mevlana gibi o zaman, dedi Fatoş.

Böyle bir kıyaslama daha önce hiç aklıma gelmemişti. Fikir hoşuma gitti.

İlk bakışta, birbirinden daha farklı iki insan olamaz gibi duruyor. Ama düşündükçe, aralarındaki benzerlikler çoğalıyor. İkisi de gönül adamı. Çevrelerinde kanlı savaşlar sürerken, soğukkanlı kalabilmiş, insanlara dinginlik ve umut aşılayabilmişler. Hem yaşayışları hem yazılarıyla barış ve hoşgörü elçiliği yapmışlar.

İkisinin hayatında da, aşk yoğunluğunda, ruh ikizi bulur gibi, derin bir dostluk belirleyici olmuş. Mevlana için Şems-i Tebrîzî’ye duyduğu sevgi, manevi olgunlaşmasına en önemli katkıyı yapmış. Hamdım, piştim, yandım dediği sürecin adeta anahtarı.

Montaigne için de, şair Etienne de la Boetie ile dostluğu, hayatının en önemli ilişkisi. Arkadaşını çok erken kaybetmesi, büyük olasılıkla yazı yazmaya yönelmesinde rol oynamış.

Birçok okur gibi ben de, Montaigne’in tek bir denemesini seçmek zorunda kalsam, hiç tereddütsüz “Dostluk Üzerine” adlı yazıyı seçerdim. Arkadaşı La Boetie için yazılmış bir ağıt, dostluğa adanmış bir güzelleme.

“Sözünü ettiğim dostlukta, ruhlarımız öylesine kaynaştı ve tam birleşti ki, aradaki dikiş bir daha görülmemek üzere silindi” diyor Montaigne. Biri nerede başlıyor, öbürü nerede bitiyor bilmemekten, tek kişi olmaktan söz ediyor. “Her yerde bu ikinci benliğimin olmasına öyle alışmıştım ki, şimdi sadece bir yarım yaşıyormuş gibi hissediyorum” demiş, arkadaşını kaybettikten sonra.

İki erkek arasında böylesine yakın bir dostluk, klasik çağda en yüksek idealmiş. Socrates ve öğrencisi Alcibiades ünlü örnektir. Montaigne de bunun farkında. Ayrıca, eski Yunan’da ve Roma’da, iki erkeğin dostluğunda eşcinsel boyut olabileceğini, bazen öyle göründüğünü de gayet iyi biliyor ve denemesinde bu konuya hiç çekinmeden değinmiş, kendi bahsettiği yakınlığın bu aşk türüyle ilgisi olmadığını, tamamen ruhsal, manevi olduğunu söylüyor. Sanırım, tersi bütün imalara rağmen, Mevlana ve Şems için de aynı şey söz konusuydu.

Aynı denemede, bir şey daha söylemiş Montaigne. “Böyle bir arkadaşlığın oluşmasında öyle rastlantılar bir araya geliyor ki, kader böylesini üç yüzyılda bir ancak yaratabilir.” İlginç, çünkü Mevlana ile Montaigne arasında tam da üç yüzyıl duruyor. Sanki birisinin ruhu, diğerine akmış.

Yeni arkadaşım Fatoş’a, bu iki düşünürü kıyaslayan bir çalışmayı ortaklaşa yürütmeyi önerdim, hemen oracıkta. Dönüş yolunda, St. Emilion’da öğlen yemeği yerken, bir şişe kırmızı şarap açtık ve projemize kadeh kaldırdık, ama daha da önemlisi, dostluğun şerefine içtik.

Yüzyılların tortusu

Montaigne’in ayrı bir yere koyabileceğimiz bir tane daha muhteşem denemesi var, son yıllarında kaleme aldığı ve hem bütün hayat felsefesini, hem de yazdığı kitabı özetleyen uzun bir deneme, adeta bir otoportre, “Kendini Beğenmek Üzerine.”

Burada, nihayet, hiç sakınmadan, bütünüyle zihnini açmış. Kendini beğense de, beğenmese de, bir farkı olmadığını görüyor: “Başka birisi de benim yaptığım gibi nefsine bakarsa, kendini en az benim kadar ahmak ve beyhude bulacaktır kuşkusuz. Hepimiz gırtlağımıza kadar bunun içindeyiz, belki farkında olanlarımız biraz daha iyi durumda ama çok da emin değilim.”

Tipik Montaigne bu işte. İnsan olmanın bütün dramını, saçmalığını, korkusunu ve keyfini, bir cümlede özetleyiveriyor. Onu yüzyıllar boyunca, bugüne kadar en çok okunan yazarlar arasına da bu özelliği koyuyor kuşkusuz.

Montaigne’in şatosu, ölümünden sonra iki yüz yıl kadar daha ailesinde kalmış. Şato 1811 yılında başkasına satılana kadar, kulenin giriş katının patates deposu olarak kullanıldığını, ikinci katın ise bazen köpek kulübesi bazen de tavuk kümesi olduğunu öğrenmek beni hiç şaşırtmadı. Montaigne’in kendisi de, bunu öğrense, sadece gülümsemekle yetinirdi sanırım.

Kulenin ziyaretçi akınına uğraması ancak on dokuzuncu yüzyılın sonlarında başlamış. Bugün de, şatoda oturan aile, geleneğe uyarak, kulenin müze gibi kullanılmasına izin veriyor. Bir tek şeyin sürekliliği hiç kopmamış, o da şarap üretimi. Montaigne’in bazen çok sıkıldığı ve “keşke ben de babam gibi topraklarımla uğraşma hevesine ve becerisine sahip olsaydım” dediği bağlardan hâlâ şarap çıkıyor. Montaigne’in kitabı da, iyi şarap gibi, yüzyıllar boyu tadına doyamayan farklı okurları bir araya getirmiş ve bazen de tartışma konusu olmuş.

Çağdaşları için adeta bir yaşama hocası, guru gibi hayranlık duymuşlar ona. On yedinci yüzyıla girildiğinde işler değişiyor. Descartes ve Pascal gibi düşünürler, insanı evrenin merkezi saymadığı için, hayvanlardan pek farkımız yok dediği için, Montaigne’e mesafeli durmaya çalışmışlar.

Descartes, felsefesinin merkezine insan düşüncesini koyduğu için, Montaigne’in insan düşüncesini güvenilmez bulmasına sinir oluyor, ama büsbütün göz ardı da edemiyor. Sanki kendi gizli şüphelerini yansıttığı için dayanamıyor Montaigne’e! Aynı şekilde Pascal, dinî inancı merkeze koymadığı için sinir oluyor Montaigne’e, ama hayranlığını da gizleyemiyor: “Montaigne’de değil de sanki kendi içimde buluyorum bu kitapta gördüğüm her şeyi.”

Bu görüş, yüzyıllarca devam etmiş. Herkes Denemeler’i kendisi yazmış gibi yakın hissediyor. Amerikalı denemeci Ralph Waldo Emerson “Sanki önceki bir hayatımda bu kitabı ben yazdım” diyor. André Gide için de aynı: “Onu öylesine benimsedim ki, kendi benliğimden ayıramıyorum.”

Voltaire, gerçek bir felsefeci olarak selamlamış onu. Aydınlanma çağı düşünürleri, Diderot, De La Martine, düşünce özgürlüğünün kahramanı sayıyorlar Montaigne’i. İngiliz deneme geleneğinin kurucuları Carlyle, Pope, onu göklere çıkartıyor.

Flaubert “Montaigne okumak size dinginlik verir. Yaşamak için onu okuyun” diyor.

Georges Sand bir başka hayranı. Stefan Zweig, Nazi kabusuyla kararan hayatında, onun denemelerine sığınıp biraz teselli bulmuş. 1991’de gazeteci Bernard Levin The Times’da bir makale yazıyor: “Montaigne’i okurken, kitaptan başını kaldırıp, benim hakkımda bunları nasıl bilebilir diye hayret etmeyen bir okur düşünemiyorum.”

Virginia Woolf, romanlarında kullandığı bilinç akımı tekniğini edebiyatta ilk kez Montaigne’in icat ettiğini söylüyor. Montaigne’in otoportresi önünden yüzyıllar boyunca geçen galeri ziyaretçilerine benzetiyor hepimizi. Portreden bize kendi görüntümüzün yansıdığını söylüyor. Bütün bu zincirleme yansımanın, zihinden zihine aktardığımız görüntülerimizin, roman sanatının asıl malzemesi olduğunu söylüyor.

Başka hiçbir yazara nasip olmayan, kalpten kalbe geçen bir ölümsüzlük bu. Nedeni de, Montaigne’in en sahici şekilde insanlığını gösterebilmesi. Arkadaşı La Boetie’ye seslenirken, niçin aralarında böyle büyük bir bağ oluştuğu sorusuna, dünyanın en basit ve en güzel cevabını vermiş: “Ben ben olduğum için, sen de sen olduğun için.”

Montaigne’in kulesinden ayrılırken, bu insanlık zincirinde bir halka olduğumu ben de tekrar duyumsadım. Zihinden zihine, gönülden gönüle aktardığımız insanlığımızdan başka şey yok elimizde. Zincirin bir halkasına dokunuyorum ben de. Türkiye’de kadın hareketinin öncülerinden Şirin Tekeli’nin Montaigne ile aynı doğum gününü paylaştığını hatırlıyorum. 28 Şubat. Ve bu yazıyı, Şirin’e ithaf ediyorum, sevgiyle.

Nice yıllara.

NİLÜFER KUYAŞ
http://t24.com.tr/

Yorum yapın

Daha fazla farkettiren yazılar, Seyahat Kitapları
Dostoyevski’nin insanları yaşamın özünü kavrayabilmek uğruna savaşır. Önüne çıkan her şeyi bu uğurda feda eder. Kendisini bile.

Dostoyevski’nin insanları yaşamın özünü kavrayabilmek uğruna savaşır. Önüne çıkan her şeyi bu uğurda feda eder. Kendisini bile. Alman edebiyatının ilk...

Kapat