Nasıl Ölünür – Émile Zola “Peki ölüm herkesi eşitler mi?”

Ölüm gerçek, ölüm döşeği tabu, cenaze ortak, yas bireysel… Peki ölüm herkesi eşitler mi?

Romanlarından tanıdığımız Émile Zola’dan toplumsal ve ekonomik koşulların ölümü nasıl şekillendirdiğini gözler önüne seren çarpıcı beş öykü. Aristokrat, burjuva, esnaf, köylü ve işçi ailelerinin bu süreci nasıl yaşadıklarını olanca sadeliğiyle ve toplumsal çerçeveden kopmadan sergileyen beş tablo.


KİTAPTAN OKUMA PARÇASI

I

Kont de Vertueil elli beş yaşındaydı. Kendisi Fransa’nın en ünlü ailelerinden birine mensuptu ve büyük bir
servete sahipti. Hükümete burun kıvırarak canının istediği şeylerle meşgul olabilmişti, ciddi dergilere yazdığı makaleler sayesinde Manevi ve Siyasi Bilimler Akademisi’ne
kabul edilmiş, iş hayatına atılmış, art arda tarıma, hayvancılığa, güzel sanatlara merak sarmıştı. Hatta bir ara milletvekili bile olup ateşli muhalefetiyle kendini göstermişti.
Kontes Mathilde de Vertueil kırk altı yaşındaydı.
Kendisinden hâlâ Paris’in en alımlı sarışını diye bahsedilir. Yıllar tenini soldurmuş gibiydi. Eskiden biraz zayıftı:
Şimdiyse yaş aldıkça omuzları yumuşacık parlak bir
meyvenin yuvarlak hatlarını almıştı. Hiç bu kadar güzel
olmamıştı. Altın rengi saçları ve ipeksi gerdanıyla bir salona girdiğinde, sanki bir yıldız doğar, yirmilerindeki kadınlar onu kıskanırdı.
Kontla kontesin evliliği, hakkında hiç konuşulmayan
evliliklerden biriydi. Kendi çevrelerinde çoğu zaman nasıl
evlenilirse öyle evlenmişlerdi. Hatta altı yıl boyunca birlikte mutlu mesut yaşadıkları söylenirdi. Şimdi teğmen
olan Roger isimli oğullarıyla, geçen yıl danıştay üyesi yüksek devlet memuru M. de Bussac’la evlendirdikleri Blanche isimli kızları o dönemde doğmuştu. Çifti bir arada tuI
tan çocukları olmuştu. Yıllardır birbirlerinden kopuk olmalarına rağmen iyi birer dost olarak kalmışlardı, bu
dostluğun zemininde büyük bir bencillik yatıyordu. Birbirlerine danışırlar, insanların karşısında birbirlerine mükemmel davranır ama hemen arkasından dairelerine kapanıp yakın dostlarını keyiflerince ağırlarlardı.
Bir gece Mathilde bir balodan eve sabaha karşı ikiye
doğru döndü. Oda hizmetçisi soyunmasına yardım etti;
sonra tam çekilecekken, “Kont hazretleri bu akşam biraz
rahatsızdı,” dedi.
Kontes, yarı uykulu bir halde tembel tembel başını
çevirdi.
“Aa, öyle mi!” diye mırıldandı.
Yatağına uzandı ve, “Yarın beni saat dokuzda uyandırın, terzim gelecek,” diye ekledi.
Ertesi gün kahvaltıda kont görünmeyince, kontes
önce onu sordu, sonra yanına çıkmaya karar verdi. Onu
yatağında çok solgun, fazlasıyla derli toplu bir halde yatarken buldu. Üç doktor gelmişti bile, alçak sesle konuşuyor reçeteler yazıyorlardı; akşam tekrar uğrayacaklardı.
Hastaya bakan iki hizmetçi hiç ses çıkarmadan ciddi bir
edayla hareket ediyor, topuklarıyla halıda ses yapmamaya
çalışıyordu. Büyük yatak odası buz gibi bir ciddiyet içinde
uyuşup kalmıştı; ortada ne yere atılmış bir çamaşır vardı
ne de bir eşyanın yeri değiştirilmişti. Bu temiz ve vakur,
ziyaretçileri bekleyen teşrifatçı bir hastalıktı.
“Rahatsız mısınız, dostum?” diye sordu kontes içeri
girerken.
Kont gülümsemek için kendini zorladı.
“Oh! Biraz yorgunum sadece,” diye karşılık verdi.
“Tek ihtiyacım dinlenmek… Zahmet edip geldiğiniz için
teşekkür ederim.”
Aradan iki gün geçti. Yatak odası vakarını koruyordu; her şey yerli yerindeydi, ilaç şişeleri mobilyaları leke­lemeden ortadan kaldırılıyordu. Hizmetkârların tıraşlı
yüzlerinden bir bıkkınlık duygusu dahi okunmuyordu.
Ancak kont ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu biliyordu; hekimlerden gerçeği söylemelerini istemiş ve
tek bir şikâyette dahi bulunmadan onların işlerini yapmalarına izin vermişti. Kont vaktinin büyük bir bölümünü gözleri kapalı olarak geçiriyor ya da yalnızlığını düşünürmüş gibi karşısındaki sabit bir noktaya bakıyordu.
Kontes çevresine kocasının rahatsız olduğunu söyledi. Yaşam tarzında hiçbir değişiklik yapmadı, yedi, içti,
uyudu, canı isteyince gezintiye çıktı. Sabah akşam, bizzat kontun yanına gidip ona nasıl olduğunu sordu.
“Eee? Daha iyicesiniz ya, dostum?”
“Elbette, çok daha iyiyim, teşekkür ederim sevgili
Mathilde.”
“Eğer isterseniz, yanınızda kalırım.”
“Hayır, gereği yok. Julien ile François yeterli… Ne
diye sizi yoralım?”
Birbirlerini anlıyorlardı, ayrı ayrı yaşamışlardı ve ayrı
ayrı ölmek istiyorlardı. Kont bencilliğin buruk hazzını yaşıyor, ölüm döşeğinde etrafında o sıkıcı keder komedilerini yaşamadan tek başına göçüp gitmek istiyordu. Son anda
baş başa kalmanın nahoşluğunu hem kendisi hem de kontes için mümkün olduğunca kısaltıyordu. Kimseyi rahatsız etmek, tiksindirmek istemeyen yüksek çevreden bir
adam olarak son arzusu uygun biçimde göçüp gitmekti.
Ancak bir akşam nefes alamaz hale geldi, sabaha çıkamayacağını biliyordu. Bunun üzerine kontes her akşam yaptığı gibi ziyaretine geldiğinde son bir kez gülümsemeyi başararak şöyle dedi:
“Dışarı çıkmayın… Kendimi iyi hissetmiyorum.”
Karısının insanların diline düşmesine engel olmak istiyordu. Zaten kontes de bu teklifi bekliyordu. Bunun
üzerine kocasının odasına yerleşti. Hekimler can çekiş­mekte olan hastanın başından ayrılmıyorlardı. İki hizmetkâr aynı sessiz gayretle görevlerini yapıyorlardı. Çocuklara
haber verildi, Roger ve Blanche yatağın kenarında annelerinin yanındaki yerlerini aldılar. Diğer akrabalar bitişik
odaya yerleşti. Gece ciddi bir bekleyiş içinde böylece geçti. Sabah son dinî vecibeler yerine getirildi, kont herkesin
huzurunda komünyonunu gerçekleştirerek dinine son bir
destek verdi. Tören tamamlanmıştı, artık ölebilirdi.
Ama kontun hiç de acelesi yoktu, ıstıraplı ve gürültülü bir ölümden kaçmak istercesine gücüne yeniden
kavuşmuş gibiydi. Asık suratlı geniş odada nefesi ancak
bozuk bir duvar saatinin çatlak sesi gibi çıkıyordu. Ölmekte olan, iyi yetiştirilmiş bir adamdı. Karısına ve çocuklarına sarıldığı sırada onları itti, duvara doğru dönerek yatağa düştü ve tek başına öldü.
Bunun üzerine doktorlardan biri eğildi, ölünün gözlerini kapattı. Sonra alçak sesle, “Tamam, bitti,” dedi.
Sessizliğin içinde iç çekişler ve gözyaşları yükseldi.
Kontes, Roger ve Blanche diz çöktü. Birleştirdikleri ellerinin arkasında ağladılar; yüzleri görünmüyordu. Daha sonra iki çocuk, kapının eşiğinde umutsuzluğunu göze sokmak isteyerek son bir hıçkırıkla sarsılan annelerini alıp
götürdü. O andan itibaren, ölü artık cenaze işlerine aitti.
Hekimler sırtlarını kamburlaştırarak ve hafiften üzgün bir ifade takınarak gittiler. Ölünün başında beklemesi için bölge kilisesinden bir papaz çağrıldı. İki hizmetkâr
sandalyelerinde dimdik ve vakur bir ifadeyle oturarak bu
papazla birlikte odada kaldılar; hizmetlerinin beklenen
sonuydu bu. Bir tanesi bir mobilyanın üstünde unutulan
kaşığı fark etti; ayağa kalktı, odadaki güzel düzen bozulmasın diye onu el çabukluğuyla cebine attı.
Aşağıdan, büyük salondan çekiç sesleri duyuldu; döşemeciler odayı bir şapele dönüştürüyorlardı. Bütün gün
tahnitle uğraşıldı; kapılar kapatıldı, tahnitçi yardımcıla­rıyla yalnız kaldı. Ertesi gün aşağı indirip sergilediklerinde kont giyimli vaziyetteydi, yüzüne bir gençlik terütazeliği gelmişti.
Cenaze sabahı saat dokuzdan itibaren konak mırıl
mırıl seslerle doldu. Müteveffanın oğlu ve damadı giriş
katındaki bir salonda kalabalığı karşıladı; saygıyla eğildiler, kederli insanların sessiz nezaketini elden bırakmadılar. Bütün yüksek tabaka oradaydı; asiller, ordu, devlet
erkânı, senatörlere ve akademi üyelerine kadar herkes.
Nihayet saat onda cenaze alayı kiliseye gitmek üzere yola çıktı. Cenaze arabası tüylerle süslenmiş, gümüş
saçaklı örtülerle kaplanmış, birinci sınıf bir arabaydı. Tabut örtüsünün kordonlarını bir mareşal, müteveffanın
eski dostu bir dük, eski bir bakan ve bir akademi üyesi
tutuyordu. Roger de Vertueil ve M. de Bussac cenaze
alayının başını çekiyordu. Alay arkadan geliyordu, siyah
kravatları siyah eldivenleriyle hepsi de toz toprak içinde
nefes nefese kalmış ve yolunu şaşırmış bir sürünün boğuk ayak sesleriyle yürüyen önemli şahıslardan oluşan
bir insan dalgası.
Hareketlenen mahalleli pencerelere üşüşmüştü; kaldırımlarda insanlar sıraya dizilmiş, şapkalarını çıkarıp
başlarını sallayarak bu şanlı şerefli cenaze arabasının geçişini seyrediyordu. Trafik, neredeyse hepsi de boş arabalardan oluşan cenaze konvoyu yüzünden tıkanmıştı; posta
arabaları, atlı arabalar kavşaklarda yığılmıştı; arabacıların
küfürleri ve kamçıların şakırtıları duyuluyordu. Bütün bu
süre zarfında evde kalan Kontes de Vertueil ağlamaktan
perişan olduğunu söyleterek dairesine kapanmıştı. Bir
koltuğa uzanmış, rahatlamış bir halde kemerinin püskülüyle oynayarak hülyalı hülyalı tavana bakıyordu.
Kilisedeki tören iki saate yakın sürdü. Bütün bir ruhban takımı sabahtan beri ayaktaydı, ortalık beyaz üstlükleriyle telaşlı telaşlı koşuşturan, emirler yağdıran, alınla­rındaki teri kurulayıp çınlayan bir sesle gürültülü gürültülü burunlarını silen papazlardan geçilmiyordu. Siyahlarla kaplanan sahında bir katafalk pırıl pırıl parlıyordu.
Cenaze alayı nihayet yerleşti; kadınlar solda erkekler sağdaydı; orglardan ağıtlar döküldü, kilise şarkıcıları boğuk
boğuk inledi, çocuk korosundan tiz hıçkırıklar yükseldi;
büyük, ayaklı şamdanlardan yükselen yeşil alevler kasvetli solgunluklarıyla törenin şanına şan katıyorlardı.
“Faure şarkı söylemeyecek mi?” diye sordu bir milletvekili yanındakine.
“Evet, galiba,” diye yanıtladı yanındaki, uzaktan hanımlara gülümseyen, kendinden pek emin eski bir valiydi bu adam.
Şarkıcının sesi titreşen sahında yükseldiğinde, “Aah!
Bu ne usul, bu ne geniş bir ses!” diye alçak sesle konuşmaya devam etti, bir yandan da başını sallıyordu.
Kilisedeki herkes büyülenmişti. Hanımefendiler dudaklarında hafif bir tebessümle operadaki akşamlarını düşünüyorlardı. Şu Faure’da gerçekten de yetenek vardı!
Müteveffanın dostlarından biri, “Hiç bu kadar güzel söylememişti… Zavallı Vertueil’ün bunu dinleyememesi çok
yazık, onu ne kadar da severdi!” demeye kadar vardırdı işi.
Siyah pelerinleri içindeki şarkıcılar katafalkın etrafını
turladı. Sayıları yirmiyi bulan papazlar töreni karmaşık
hale getirmişlerdi, selam veriyor, Latince kelamlar ediyor,
aspergillum’larını1
sallıyorlardı. Nihayet kilisedekiler de
tabutun önünden sırayla geçip aspergillum’ları elden ele
geçirdiler. Aileyle el sıkıştıktan sonra kiliseden çıktılar. Dışarıdaki gün ışığı kalabalığın gözünü kamaştırdı.
Güzel bir haziran günüydü. Sıcak havada ışık huzmeleri süzülüyordu. O sırada kilisenin önündeki küçük

1. (Lat.) Kutsal su serpmek için kullanılan bir alet. (Y.N.)

meydanda bir itiş kakış oldu. Cenaze alayı yeniden düzene giremeyecek kadar uzundu. Daha uzağa gitmek
istemeyenler ortadan kayboldu. Bir sokağın ucunda, iki
yüz metre ileride cenaze arabasının iki yanından sarkan
süs tüyleri görünüyordu ama meydan hâlâ arabalarla
dolu olduğundan bir süre sonra görünmez oldular. Araba
kapılarının çarpıldığı ve atların parke taşlarındaki telaşlı
nal sesleri duyuldu. Bu arada arabacılar sıraya girdi ve
cenaze alayı mezarlık yoluna koyuldu.
Arabalardaki insanların keyfi yerindeydi, Paris baharının ortasında aheste beste Boulogne Ormanı’na gezintiye gidiyor gibiydiler. Cenaze arabası artık gözden kaybolduğundan, toprağa verme işi çabucak unutuldu; sohbetler koyulaştı, hanımefendiler yaz mevsiminden bahsetti, erkekler iş konuştu.
“Söylesene şekerim, bu yıl da Dieppe’e mi gideceksiniz?”
“Evet, belki. Ama ancak ağustosta… Bu cumartesi
Loire’daki malikânemize gidiyoruz.”
“Neyse azizim, mektubu yakaladı ve dövüştüler, oh!
Gayet nazikçe, basit bir sıyrık… Akşam onunla klüpte
yemekteydim. Hatta yirmi beş louis’mi1
bile aldı.”
“Hissedarlar toplantısı öbür gün değil mi? Beni komiteye atamak istiyorlar. O kadar meşgulüm ki, yapabilir miyim bilemiyorum.”
Cenaze alayı kısa bir süredir geniş bir caddeyi takip
ediyordu. Ağaçlardan serin gölgeler düşüyor, yeşilliklerde güneşin neşeleri şakıyordu. Birden bir arabanın kapısından eğilen densiz bir kadın, “Aa bak! Burası ne kadar
da hoşmuş!” diye kaçırıverdi ağzından.
Alay tam o sırada Montparnasse Mezarlığı’na giri
1. (Fr.) Altın ya da gümüş madenî para. (Y.N.)


KÜNYE
Nasıl Ölünür
Émile Zola
Özgün Adı : Comment on meurt
Can Yayınları
Çevirmen : Aysel Bora
Dizi : Kısa Klasikler
Tür : Öykü
Sayfa Sayısı : 48
Baskı Bilgileri : 1.Baskı Ağustos 2019 , 3 .Baskı : Ocak 2020


ÉMILE ZOLA, 1840’ta Paris’te doğdu. Çeşitli dergilere makaleler
verdi, öyküler yazdı. Kendi yaşamından yola çıkarak yazdığı, çirkinliklerin açıkça anlatıldığı ilk romanı La Confession de Claude (Claud’
un İtirafları), yalnızca halkın dikkatini çekmekle kalmadı, polisin ve
Hachette’in tepkisiyle karşılaştı. Bunun üzerine yayınevinden ayrılarak serbest gazetecilikle geçinmeye başladı. 1867’de Thérèse Raquin’i
yayımladıktan sonra, Balzac’ın İnsanlık Komedyası’na benzer bir dizi
roman yazmayı kararlaştırdı. Bu diziden 1877’de çıkan Meyhane,
Zola’nın en çok satan yazarlar arasına girmesini sağladı. Dizinin en
ünlü romanları ise, Nana ile Germinal oldu. Edebiyatta doğalcılığın
kurucusu olarak kabul edilen Zola, 1902’de evinde karbonmonoksit
gazından zehirlenerek öldü.


AYSEL BORA, 1943’te İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdikten sonra
Meydan Larousse ansiklopedisinin çevirmen kadrosunda görev aldı.
Bugüne değin, aralarında Jean-Paul Sartre’ın Aydınlar Üzerine, Georges Simenon’un Hollanda’da Bir Ev, Amin Maalouf’un Ölümcül Kimlikler,
Nathalie Sarraute’un Şimdi ve Açınız adlı yapıtlarının da bulunduğu
pek çok kitabı dilimize kazandırdı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here