Ölü mü Denir Şimdi Onlara? – Hazırlayan: Saadet Yıldız

Gazeteci Saadet Yıldız tarafından hazırlanan ve tarihe acı tanıklık edenlerin konuştuğu, ?Ölü mü Denir Şimdi Onlara?? isimli kitap Aram Yayınları tarafından okuyucuya sunuluyor. Dicle Haber Ajansı?nın (DİHA) çalışması olan kitap, gencecik hayatlarında seçmedikleri yaşamın seçilmişleri olan kadınları anlatıyor.
“1990’lı yıllarda meydana gelen faili meçhul cinayetlerin ardından sadece öldürülenlerin isimleri telaffuz edildi bugüne kadar. Onların geride bıraktığı eşler ise pek gündeme gelmedi. Batman, Diyarbakır, Van, Urfa, Hakkari, Şırnak, Dersim gibi 12 ilde eşini ‘faili meçhul’ olan cinayetlere kurban veren 51 kadınla söyleşiler yapılıp, hikayeleri bir kitapta toplandı. Ölü mü sağ mı olduğunu bilmeden, umutla geri dönmelerini bekleyen, henüz 20’li yaşlarında hayatta bir başına kalan kadınların acı dolu öyküleri, Aram Yayınları’ndan çıkan Ölü mü Denir Şimdi Onlara? isimli kitapta anlatıldı. Gazeteci Saadet Yıldız’ın dört ay boyunca ‘sevdikleri mezarsız kalan’ kadınlarla röportajlar yaparak hazırladığı kitap, ‘Eşlerini kaybeden kadınlar neler yaşadı?’, ‘Nasıl hayatta kalma mücadelesi verdi?’ gibi sorulara cevap veriyor.” Pervin Metin

?Ölü mü denir şimdi onlara/ Durmuş kalpleri çoktan/ Ölü mü denir şimdi onlara/ Kımıldamıyor gözbebekleri/ Ölü mü denir peki/ En büyük limanlara demirlemiş/ En büyük gemiler gibi/ Kımıldamıyor gözbebekleri/ Ölü mü denir şimdi onlara? Edip Cansever?in aynı adlı şiirinden alınan bu dizeler, gidenlerin ardından kalanlara ağıttır aynı zamanda.

‘Yüreğimde acı çekecek yer kalmadı’ – Abidin Parıltı
(25/02/2011 tarihli Radikal Kitap Eki)
Ne diyordu Berfo Ana, ki kendisi hepimizin anası olur, ?Otuz bir yıldır kapımı kilitlemiyorum. Belki bir gün çıkar gelir, gelirse kapıyı kilitli bulmasın diye hep açık tutuyorum? hiçbir vicdanın dayanamayacağı, hiçbir romancının, şairin kuramayacağı cümlelerle acısını, otuz bir yıldır beklemeye alınan ümidini anlatıyordu. Bu ülkenin otuz küsur yıllık gayrı resmi tarihini sadece iki cümleye sıkıştırıyordu. Sonra Dilşah Özgen elimizdeki kitapta ?Yüreğimde acı çekecek yer kalmadı? diyordu. Hayatın bizatihi kendisine noktayı koyuyordu. ?Ölü mü Denir Şimdi Onlara??, Ayten Akgün editörlüğünde, Saadet Yıldız tarafından hazırlanan bir kitap. Eşlerini JİTEM?in, Hizbul-kontra?nın kaçırdığı, tek kurşunla enselerinden vurup öldürdüğü elli bir kadının hikayesini anlatıyor. Yüreklerinde acıya yer kalmayanların, yine de bütün dirayetleriyle çocuklarına sahip çıkanların, ne bükülüp ne de kırılanların hikayesidir anlatılan.
Özellikle 90?lı yıllarda bu ülkenin doğusunda faili meçhul denilen cinayetler işlendi failleri belliydi ya, yine de kayıtlara ?failleri? bunu ?meçhul? olarak geçirdi. İstatistiklerin bile yetmediği, utandığı, bu cinayetler birçok aileyi dağıttı, birçok çocuk, bu kirden görünmez savaşta babasız büyümek zorunda kaldı. Babalarını görmeyince en yakınındaki erkeğe (genelde amcaları) ?baba? dediler. Çabuk büyümek zorunda kaldılar, bir günde çocukluğunu geride bırakıp büyüdüler, ailenin reisi oldular, eve ekmek götürmeye çalıştılar.

?Bir mezarı olsa bari?
Ben de o cinayetlerin işlendiği zamanlarda Mardin, Nusaybin?deydim. Neredeyse gelişigüzel birçok insan öldürüldü orada da. Ya Renault marka beyaz Toros otomobillerin ya bir Amerikan dizisine özenerek kendilerine ?A Takımı? diyen sivillerin araçlarından çıktılar, listeye aldıklarının enselerine bir kurşun sıkıp gittiler. Ya da pusuya yattılar, kurbanın evinden, işyerinden çıkmasını beklediler. Bu öldürülenlerden biri de amcamdı. Yılmaz Erdoğan?ın deyişiyle ?yakışıklıydı?. Biz yine de şanslıydık. Ölüsüne sahiptik. Ama bu kitabın da gösterdiği gibi herkes bu kadar şanslı değildi. Kayıplarına kavuşamadılar. Birgün çıkıp gelecek sandılar sevdiklerini. O gün hiç gelmedi. Bazılarının kemikleri çukurlarda bulundu. Birçoğu hâlâ kayıp. ?Şimdi hiç olmazsa çocuğumla birlikte gidebileceğimiz bir mezarımız olsun istiyorum.? Aileleri hâlâ dönecek umuduyla beklemekte.
?Ölü mü Denir Şimdi Onlara?? kitabında birçok can acıtan, insanı insanlığından utandıran hikaye var. Bir anne düşünün ki, çocukları sağır ve dilsiz diye seviniyor. Çünkü, ?Daha az duyarsa daha çok gülerler? diyor. Başka bir anne ve eş düşünün ki, bir çocuğu dağda öldürülüyor, eşi ise yetmişinde evinin arka sokağında ensesine sıkılarak bu hayattan göçüyor. Başka bir eş ki, daha çocukken evlenmiş, sonradan birbirlerini sevmişler. Bir kahvaltı sonrası evden çıkmış eşi. Sonra bir arkadaşı gelip, ?Abdülkadir?i polisler götürdü? demiş. Hemen savcılığa gidilmiş, cevap yok. Sonra hastanede eşinin ölüsünü görmüş. Polisler, ?Düşmanınız var. Korucular eşini öldürmüş olabilir? demiş. Sonra da çekip gitmişler arkalarında bir ölü bırakarak. Başka birisinin köyü boşaltılıp yakılıyor, erkekler de alınıp götürülüyor, sonrasında bir dağ başında ölüleri bulunuyor. Bir başkası ise kızaklı helikopterle köyünden alınıyor. Ona diyorlar ki ?eğer tekerlekli helikopterse korkma, ama kızaklı ise umudunu kes?. Kızaklı götürüyorlar. Bir daha dönmüyor ama umudunu da kesmiyor.
Bu kitapta kayıplarıyla yaralanmış, ama onların varlığına, birgün döneceklerine inanarak yaralarını sağaltmış kadınlar var. O kadınlar ki genelde eşleri alınıp götürüldüğünde hamileymişler. Çocukları doğmuş, büyümüş sonra. Adlarını Umut, Mizgîn (Müjde) koymuşlar. Hep bir umutları olmuş, hep bir müjde için o umutlarını diri tutmuşlar çünkü. Ama yine o çocuklar bir anda büyümüşler içlerinde tarifsiz bir travmayla. Kendi topraklarında bile ezilmişler, hakir görülmüşler. Okula gitmeye, insan içine çıkmaya korkmuşlar. Kadınlar ise eşlerini kaybettikten sonra bir anda yaşlanmış. Kitabın sayfalarındaki kadın portrelerine bakıldığında bu rahatlıkla görülür. Yüzlerinde acıdan örülmüş bir hikaye saklayan bu kadınlar yine de vazgeçmemişler. Bazıları eşlerinin bıraktığı yerden devam etmişler. Onlardan biri de Kızıltepe eski belediye başkanı Cihan Sincar. Siyasete ancak eşi Mehmet Sincar (ki milletvekiliydi) Batman?da öldürüldükten sonra giriyor ve eşinin bıraktığı yerden devam ediyor.

Suskun kadınlar…
Kitaptaki kadınların hikayelerine bakıldığında hep aynı psikolojiyle karşılaşıyoruz. Birgün gelecek umudu dışında, eşlerinin onları izlediklerini düşünüyorlar. Romain Gary?in deyimiyle ?Onca yoksulluk varken? bile, ona göre hayatlarını biçimlendiriyorlar. Öyle ki bir kadın öyle bir yoksulluk içinde ve kimsesiz ki öldürülen eşinin kefenini kendi elleriyle dikiyor.
Sonra birgün Abdülkadir Aygan konuşmaya başlıyor. Başka bir zamanın itirafçısı ve tetikçisi şimdi cinayetlerini itiraf etmeye başlıyor. ?2005 yılında JİTEM elemanı Abdülkadir Aygan?ın itiraflarının peşine düştüğümüzde dokunduk tarifsiz bir yasın altına gizledikleri hayatlarına. Aygan?ın ölüm krokisinin araladığı kuyuların başına koştukça arttı sayıları; on oldular, yüz oldular, binlerce oldular.? Bir zamanlar çocuklarının başına da bir şey gelir diye susan kadınlar konuşmaya, başlarına gelenleri anlatmaya başlıyorlar. İşte o kadınlardan sadece o elli birinin hikayesi de burada yazıya geçiyor, unutturulan geçmişin hafızası oluyor.
Bu ülkede faili meçhul binlerce cinayet işlendi. O dönem askeri güçlerin başında olanlar bugün, o cinayetler devletin resmi politikasıydı diyor. Dönemin bir komutanı çıkıp (Arif Doğan) ?JİTEM?i ben kurdum? diyor, sonra ekliyor: ?Hizbullah?ı da ben kurdum.? O kurduğu şebekeler bugün bir bir ortaya çıkıyor, ölüm kuyularında, çukurlarda cesetler değil kemikler bulunuyor. Sahipsiz kemikler. Ama bir kadın bir hatıradan tanıyor eşinin kemiklerini: ?Bahri?ye beyaz bir kazak hediye etmiştim. Onu son kez o kazakla gördüm. On bir yıl sonra kemiklerini bulduğumda kazak sararmıştı.? ve işte o andan sonra artık çocuklarına babanız öldü diyebiliyor.
Kitabın ismi Edip Cansever?in bir şiirinden alıntı. Şiir şöyle devam ediyor: ?Geçirmiyor gövdeleri soğuğu. Geçirmiyor sıcağı da. Ve ikiye ayrılmış bir nehir gibi bacakları. Akıyorlar sonsuza. Ölü mü denir şimdi onlara.?

“Ölü mü denir şimdi onlara?” Adlı Kitaba Dair – Pervin Metin
(13.02.2011 tarihli Sabah Gazetesi)
Araştırmacı Saadet Yıldız, 1990’lı yıllarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşanan faili meçhul ve kayıp olaylarını, geride kalan eşlerin anılarıyla anlattı
Doğu ve Güneydoğu’da 1990’lı yıllarda meydana gelen faili meçhul cinayetlerin ardından sadece öldürülenlerin isimleri telaffuz edildi bugüne kadar. Onların geride bıraktığı eşler ise pek gündeme gelmedi. Batman, Diyarbakır, Van, Urfa, Hakkari, Şırnak, Dersim gibi 12 ilde eşini ‘faili meçhul’ olan cinayetlere kurban veren 51 kadınla söyleşiler yapılıp, hikayeleri bir kitapta toplandı. Ölü mü sağ mı olduğunu bilmeden, umutla geri dönmelerini bekleyen, henüz 20’li yaşlarında hayatta bir başına kalan kadınların acı dolu öyküleri, Aram Yayınları’ndan çıkan Ölü mü Denir Şimdi Onlara? isimli kitapta anlatıldı. Gazeteci Saadet Yıldız’ın dört ay boyunca ‘sevdikleri mezarsız kalan’ kadınlarla röportajlar yaparak hazırladığı kitap, ‘Eşlerini kaybeden kadınlar neler yaşadı?’, ‘Nasıl hayatta kalma mücadelesi verdi?’ gibi sorulara cevap veriyor.

ULUSLARARASI ÖRGÜT DESTEK VERDİ
Kitaba katkı sunanlar arasında Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Nazan Üstündağ, insan hakları savunucusu avukat Reyhan Yalçındağ ve Cezayir Kayıp Aileleri Girişimi (CFDA) Sözcüsü ve Kayıplara Karşı Avrupa-Akdeniz Federasyonu (FEMED) Kurucusu ve Başkanı Nassera Dotour bulunuyor. Saadet Yıldız, kadınların bir bellek olarak anlattıklarının faili meçhul ve kayıp hikayelerini özetlediğini belirterek, “Gazete sayfalarında; ‘Evinin önünde öldürüldü’, ‘İşyerinden telsizli kişilerce kaçırıldı’, ‘Askeri helikopterle götürüldü’ diye uzayıp giden haber cümlelerinin ardında, hiçbir ifadeye sığmayan tarifsiz acılar kaldı ve onları kimse sormadı. Eşleriyle birlikte aslında bu kadınlar da kaybedildi. Devlet, toplum, aile baskısı sonucu hayatları zorlaştı.Kimi toplum baskısına boyun eğip kayınbiraderleriyle evlendirildi, kimi her türlü baskıya başkaldırarak kendileri olma mücadelesi verdi. Onların yalnızlıklarına dikkat çekmek içir böyle bir çalışma yaptık,” diye konuşuyor.

YAŞANANLAR UNUTULMASIN
Kadınların, açtırdıkları kuyuların sorumlularının yargılanmasını istediğini anlatan Yıldız, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Sabah arkasından el salladığınız eşiniz bir daha geri dönmüyor. Akşam sevdiği yemeği yapmışsınız, bekliyorsunuz. Yıllar geçiyor, yemek soğuyor ama o gelmiyor. Kulağınız kapıda, gözünüz yolda bir ömür geçiyor. Bu kadınlar, açtırdıkları kuyuların sorumluları yargılansın istiyor. Diğer kuyular açılsın, Veli Küçük, Cemal Temizöz, Levent Ersöz ve birkaç JİTEM’ciden daha fazlası yargılansın istiyor. Kimsesizler mezarlığında kimliksiz ölüler kalmasın istiyor. Onlar, kaybettikleri kadar, hayatta tutmaya çalıştıkları için de adalet istiyor. Yaşananlar unutulmasın, yeni acılar yaşanmasın istiyorlar.”

“Sevgiden de öte aşktı benimki”
Vetha Anyıg 43 yaşında. Urfa Siverekli.
“On sekiz yaşındayken akrabamız Faik Kevci’ye istediler beni. Tanımıyordum Faik’i, ailem ‘Olur’ deyince, bana söz düşmedi zaten. Tanıdıkça sevmeye başladım. Sevgiden de öte âşık olmuştum. Eşim siyasetle ilgileniyordu. Eşimin kardeşi biz evlendikten bir yıl sonra dağa çıktı. Eşim, kardeşine aynı zamanda babalık da yapmıştı. O yüzden gidişine çok üzüldü. Biraz da bu yüzden polis bizi rahat bırakmıyordu. Eşimi sürekli takip ediyorlardı. Bir gün evi basıp, döve döve gözaltına aldılar. 12 gün işkencede kaldı. Bıraktıktan sonra da takip ve baskı devam etti. 1993 yılının aralık ayıydı. O gün trafolar mı patladı, silah sesi miydi anlayamadık. Birden bire her yer karanlığa gömüldü. Tanımadığım biri sürekli telefonla arayıp Faik’i soruyor ve ‘Komşulara git, evde kalma’ diyordu. Aynı kişi ağabeyimi de aramış ve Faik’in kaçırıldığını söylemiş. Kendimi sokağa attım. Bağırıyordum ama kimse dışarı çıkmıyordu. Sokak ortasında yere düştüğümü hatırlıyorum. Ne kadar bağırırsam bağırayım, kimse dışarı çıkmadı. Üç ay sonra doğum yaptım. Bir kızım dünyaya geldi. Günlerce kızımın yüzüne bakamamıştım. Ne zaman çok ağlasam ya da zor durumda kalsam, eşimi görüyorum rüyamda. Ağabeyimin evinde kalıyorum. Maddi olarak bana destek oluyorlar ama yetmiyor. Çalışmadığım için kendimi sığıntı gibi hissediyorum. Yaşadıklarımın üzerinden yıllar geçmesine rağmen, o korkuyu üzerimden atamıyorum. Kapıda küçücük bir tıkırtı olsa, sabaha kadar uyuyamıyorum. Eşimin mezarı yok. 15 sene az bir süre değil. Yaşasaydı mutlaka bir haber çıkardı. İnsan cenazesini görmediği sürece umudunu koruyor. Faik için ‘öldü’ kelimesini kullanamıyorum. Çünkü eşim kayıp, ölü mü sağ mı bilmiyorum.”

Bedenimin yüzde 50’si onunla gitti
Adalet Ekinci 46 yaşında.
Teyzesinin oğlu Kazım’la evlendirildiğinde 22 yaşındaydı. Eşi savcı olduğu için şehir şehir dolaştılar. “Yaklaşık iki yıl Silopi’de yaşadık. Bu arada bir de kızımız dünyaya geldi. İsmini Eylül koyduk. İki yılın sonunda da Viranşehir’e döndük. Kazım’ın tayini bu kez de Sivas’a çıktı. Sekiz ay kaldı Sivas’ta. Bu bölünmüşlük beni çok üzüyordu. Sonunda çok sevdiği işinden istifa ederek, Viranşehir’e yanımıza geldi. Oğlumuz Mesut da doğmuş, yeniden bir aile olmuştuk. Onlara iyi bir gelecek hazırlamak için çırpınıyorduk. 8 Nisan 1994; eşimi bizden ayıran tarih. Deniz’e hamileliğimin son günlerini yaşıyordum. Eşim o sabah beni annemlere bıraktı. Doğacak bebeğimiz için alışveriş yapacaktık. Amcamın kızı bir süre sonra büyük bir panikle avluya girdi. ‘Korkma, sadece yaralı,’ diyordu. Yaralıysa kurtulmaz diye düşünüyordum. İçime saplanan büyük bir acıyla bayılmışım. Hemen hastaneye kaldırmışlar beni. Sakinleştirici yapıp, bir süre kontrol altında tuttuktan sonra çıkmama izin verdiler. Baktım köy yolundayız. İçimden binlerce kez Tanrı’ya yalvarmıştım, ölmemiş olsun diye. Ama ölmüştü. Cenazeden sonra suç duyurusunda bulunduk ama olayın üstünü kapattılar. Zaman zaman, ‘Bana bir şey olursa dimdik dur. Beni çocuklarıma anlat’ derdi. Onsuz yaşama fikrini dahi aklımdan geçirmek istemiyordum. Bedenimin yüzde ellisi onunla birlikte gitmişti. Üç çocuğuma aynı zamanda babalık yapıyordum. Eşimin ailesi de destek oluyordu. Çocuklarıma ancak büyüdüklerinde anlatabildim babalarının neden öldürüldüğünü. Kazım’la aramızda artık platonik bir aşk var. Çünkü o benim içimde. Bu duygu beni güçlü kılıyor. İntikam duygusuna sahip değilim ama eşimin katillerinin yargılanmamasına çok üzülüyorum.”

“Ölü mü denir şimdi onlara?” Adlı Kitabın Hazırlayıcısı Saadet Yıldız ile Söyleşi – Aysel Kılıç
(22 Şubat 2011 tarihli Birgün Gazetesi)
?Bir anne sevinir mi çocuklarının sağır ve dilsiz olmasına. Ben seviniyorum ama. ?Baba? diye seslenen çocukları duymadıkları için daha az üzülüyorlardır diye düşünüyorum çünkü.? Bu sözler, binlerce kadın gibi eşini ?faili meçhul? cinayetlerde yitiren Behiye?ye ait. Behiye Salman, 28 Nisan 1992?de işe gitmek için evden çıkan eşini bir daha göremedi.
Gazeteci Saadet Yıldız, 90?lı yıllarda faili meçhul cinayete kurban gidenlerin eşleriyle konuştu. Salman?la aynı ?kader?i paylaşan kadınlar yaşananları tüm çıplaklığıyla anlatıyor.
Sevdiğinin gözleri önünde kurşunlanarak öldürülmesinin acısını dillendirmeye çalışıyor kimisi, kimisi de ziyaret edebileceği bir mezarının bile olmayışını? Yıldız, 51 kadınla yaptığı görüşmeleri ?ölü mü denir şimdi onlara?? adlı kitapta topladı. Saadet Yıldız ile kitabını, hâlâ çözülmemiş bir sorun olarak duran ?faili meçhul?leri ve Kürt kadınlarının yetkililerden beklentilerini konuştuk.

»Sizi bu çalışmaya götüren fikir nasıl oluştu?
Gazetecilik hız isteyen ve ana tanıklık etmeyi sağlayan bir meslek. Ancak gazeteci bir olayı okura hızla taşıma telaşını yaşarken, olayın arkasındaki öykülere de tanıklık eder, öyküyü ?içeriden? görme imkânını yakalar. Haber çoğunlukla ?güncel? olana endekslidir ve olayın ?güncel? olan yönü dışındaki ayrıntılar çoğu zaman bir gün yazıya dökülmek üzere birikir ve gününü bekler. Biz de 2005 yılında JİTEM itirafçısı Abdülkadir Aygan?ın itiraflarının peşine düştüğümüzde fark ettik onları. Aygan, 90?lı yıllarda katledilen sivillerin gömüldüğü mezarların krokilerini açıklamıştı, olay günceldi ve herkes Aygan?ın itiraflarının doğru olup olmadığını kanıtlayamaya çalışıyordu. Kayıp mezarları aranırken, biz de kayıp yakınlarının kapılarını çalıp kaybedilenlerin hikâyelerini dinlemeye karar verdik. Ve kayıp yakınlarını dinlerken, aslında hep gözümüzün önünde duran koca bir gerçeği nasıl fark edemediğimize şaşırdık. Ortada hangi yaştan ve statüden olursa olsun katledilmiş binlerce insan vardı ancak geride kalan kadınlar da eşlerini kaybettikleri o anda adeta zamana direnircesine ?asılı? kalmışlardı. ?Evinin önünde öldürüldü?, ?İşyerinden telsiz taşıyan kişilerce alındı?,?Baskında askeri araçla toplu bir şekilde götürüldüler?, ?Gece ansızın bir baskında yatak odasında öldürüldü?, ?Kahvehanede en sevdiği oyunu oynarken götürüldü?, ?Parkta arkadaşlarıyla derin bir sohbetin içindeyken alındı?, ?Yolculukta kayboldular? şeklinde uzayıp giden haber cümlelerinin arka planında hiçbir ifadeye sığmayan, hep kanayan, bir türlü unutulmayan, affedilmeyen kadın dramları vardı. İşte bunu fark ettiğimizde özgür basındaki kadın emekçileri olarak İnsan Hakları Derneği eski Genel Başkanı Reyhan Yalçındağ?ın da katkılarıyla böyle bir çalışma yapmaya karar verdik.

»Sadece kadınlarla görüşmeler yapmanızın özel bir nedeni var mı?
Siz birini hiç yıllarca beklediniz mi? Her kapı çaldığında yüreğiniz titredi mi? Bu kitapla bir anlamda şimdiye kadar yeterince sorgulanmayan bir gerçeği gözler önüne sermeye çalıştık. Evet, failli meçhuller, kayıplar bir şekilde gündeme getirildi, yetersiz de olsa bir şekilde tartışıldı. Ama bir de geride kalanlar vardı. Kadınlar. Onları dinledik mi hiç? Onlarla yüzleştik mi? Bu çalışmayla biraz bunu yapmaya çalıştık. Çünkü bu kadınların çoğu çok genç yaşta çocuklarıyla tek başlarına kaldılar. Çoğu henüz gencecik olan bu kadınlar, yüreklerinin kim bilir en müstesna köşesine yerleştirdikleri eşlerinin cansız bedenini bazen köprü altlarında, bazen dere yataklarında, çöp alanlarında, yol kenarlarında, kimsesizler mezarlığında, pirinç tarlalarında veya ormanlık alanlarda aradılar. Aranan Ali, Mehmet, Savaş, Ramazan, Mustafa, Üzeyir, Adnan veya diğeri olsa da, aynı paramparça yürek, aynı şaşkınlık, aynı dehşetle dokundular insana yakışmayan yerlerde bulunan bedenlere. Kimi zaman o cansız bedene dokunmak da ?lüks? sayıldı. Çünkü hiç haber alınamayanlar vardı. En son görüldükleri anla hatırlananların sayısı azımsanmayacak düzeyde.
Düşünün, eşiniz aniden kayboluyor. Akşam sevdiği yemeği yapmışsınız, gelmesini bekliyorsunuz. Ama o gelmiyor? Sonra hayata devam etmeye çalışırken, gece yarısı gelen her telefon, telaşla çalan her kapı ile ?o anı? tekrar tekrar yaşıyorsunuz. Çaresizliğin, imkânsızlığın başladığı olan o ana çakılı kalıyor tüm duyu organlarınız. Gittiğiniz her kapıda, ?yok? yanıtını alıyorsunuz. Emniyet, valilik, karakolların yollarını aşındırıyorsunuz. ?Bıkmadınız mı gelmekten? yanıtına rağmen ?Bulurum? umuduyla gecenizin gündüzünüze karışıyor ve böyle yıllar yılları kovalıyor. Zamanın onların gidişiyle durmuştu bir kere. Beyninize, yüreğinize tüm hücrelerinize kazındığı an. Ve yıllar acımasızca ilerliyor. ?Acaba ne oldu?? sorusu yıllarca beyninize kazınmış ve yanıtını bulamıyorsunuz. Çaresizsiniz. ?Toplu mezar bulunmuş? haberini aldığınızda ?Belki eşim de ordadır? diyerek gitmediğiniz mezar başı, bakmadığınız kuyu kalmıyor. Bu öyle bitmeyen bir kâbus ki, kayıpları arayan yakınlarınızdan da bir daha ses çıkmıyor. Yıllar kayıplarınızın hayatta olduğu umudunu yavaş yavaş tüketirken, bu kez de kemiklerinin peşine düşüyorsunuz. Sevdiği insanın mezarına gidip bir dua okumak, bir çiçek bırakmak, sadece kemikleri kalmış olsa da ruhu şad olsun diye mezarına bir ağaç dikmek için yıllarca beklediler, yaşadılar bu kadınlar.

»O dönemlerde ?kaybedilen? kadınlar da yok muydu?
Kaybedilen kadınlar da vardı. Örneğin Fahriye Mordeniz, eşi Mahmut Mordeniz?le birlikte kaybedildi. Diyarbakır?ın Lice ilçesinde başlayan Şırnak?ta son bulan bir öykü. Yıllarca aynı yastığa baş koymuşlar, çocuklarına iyi bir gelecek kurmak için didinip durmuşlardı. Bir eş olmaktan çok birbirlerinin yoldaşı, arkadaşı ve dert ortağıydılar. Hep yan yana yürümüşlerdi bu hayatta ve ölüme de birlikte gitmişlerdi. Mahmut ve Fahriye Mordeniz 3 Aralık 1996 günü Cizre Silopi karayolunun 16. kilometresinde ölü olarak bulundu. Zozan Eren?de eşi Orhan Eren ile birlikte kaybedildi. Zozan, Kulp?ta hemşirelik, eşi Orhan ise Lice Cezaevi?nde gardiyan olarak çalışıyordu. İki çocukları vardı. 26 Eylül 1997?de kaybedildiler.

»50 kadının hikâyesini, acısını dinlediniz. Bu görüşmeler sizde nasıl bir etki bıraktı?
Aslında bu röportajları yaparken çok zorlandık. Sonuçta bu kadınların yaraları hiçbir zaman kapanmadı. O yarayı tekrar tekrar kanatmak gibi bir şey. Ama bir de şunu düşünüyorsunuz, bu gerçekler sonuçta yazılmalı ve bilinmeliydi. Çoğu daha çocukken evlendirilmiş ve eşleriyle birlikte büyümüşler. Genç kadın oldukları dönemde ansızın eşleri ya kaybedilmiş ya da öldürülmüş. Hayatta yapayalnız kalmışlardı. Kendileriyle ilgili sorular sorduğumuzda şaşırıyorlardı. Onlar için hayat yoktu. Birçoğu genç yaşında intiharı düşünmüş, kimisi de intihara yeltenmiş. Tek yaşam gerekçeleri çocukları olmuş. Öykülerde de dikkatinizi çeker Şırnak?taki kadınlar hiç kendilerini anlatamadılar. Çünkü onlar için kendileri diye bir şey yoktu. O yüzden kendileriyle ilgili sorulara ise yanıt veremediler. Bu röportajlarda şunu çok net gördük. Evet, bu kadınlar çok yalnız kaldı. Ve bunda hepimizin payı var. Ama bir de aile, toplum ve devlet terörüne karşı varolma mücadelesi vermiş kadınlar da vardı. Para bulamadıkları zaman kilometrelerce yol kat ederek Cumartesi Anneleri?nin eylemlerine katılan kadınların onur mücadelesini de görmek gerekiyor.

»90?lı yıllardan bugüne kadar gelen bir soruna dikkat çekiyorsunuz. Devlet ?faili meçhul? sorunun aydınlatılması için gerekli adımları attı mı sizce?
Aslında failli meçhul cinayetler yeterince aydınlatılmadı. O dönemin köklü sorgulanması gerekiyor. Sadece o dönem işlenen cinayetler birkaç kişinin marifeti değildi. Cesaretlice üzerine gidilip, o dönemin özeleştirisinin verilmesi ve bu ailelerden en azından özür dilenmesi gerekiyor.

AKP her defasında talepleri reddetti

»Başbakan Erdoğan geçtiğimiz haftalarda kayıp yakınları ile bir araya geldi, ardından da gözaltından kayıplar için Meclis?te bir alt komisyon kuruldu? Sizce AKP hükümeti sorunu çözme noktasında samimi mi?
AKP?nin samimi olup olmadığı zamanla ortaya çıkacaktır. Ancak şunu da görmek gerekiyor; daha önce BDP?nin Meclis?e sunduğu Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulması ve CHP?nin faili meçhullerin aydınlatılması için komisyon kurulması önerileri her seferinde AKP?nin aleyhte oyları ile reddedilmişti. Sonuçta bu yaklaşım da AKP?nin ne kadar samimi olup olmadığını gösteriyor.

Bu acıları başkaları yaşamasın

»Gazeteci kimliğinizle, bu görüşmeleri yaptınız. Kürt kadınları, hikâyelerinin ötesinde neler paylaştı sizinle? Beklenti ve talepleri nelerdi?
Bu kadınların en büyük isteği, adaletin yerini bulması. Bazı dosyalarda soruşturmalar başlatılsa, davalar açılsa da etkili bir yargılama yapılmadı. Dosyalar tozlu raflara terk edilmişti. Faillerin kim olduğu açıklanmadı.
İç hukuk yollarının tükenmesi nedeniyle çoğu AİHM?e başvuru yaptı. Birçok kadın da adalete güven olgusunu yitirmesi nedeniyle faillerine kendi yüreklerinde ceza vermişler ve Allah?a havale etmişler. Gerçeklerin açığa çıkmasını isteyen bu kadınlar, ?artık ölümler olmasın, biz bu acıları yaşadık başkaları yaşamasın? diyor. Manevi destek istiyorlar. Bir kez de olsa kapılarının çalınmasını istiyor.
Kadınlar hayatın gerisinde, ama mücadelenin önünde durarak açtırdıkları kuyuların sorumluları yargılansın istiyor. Diğer kuyular açılsın: kimsesizler mezarlığında kimliksiz ölüler kalmasın; ?Benim babam da canlı mıydı?? diye soran çocuklar yetişmesin istiyor. Onlar, kaybettikleri kadar, hayatta tutmaya çalıştıkları için de adalet istiyor.

‘Mezarsız yatan ölülerin’ hikayesi – Fatma Koçak
(29.01.2011 tarihli Günlük Gazetesi)
“Evinin önünde öldürüldü”, “Telsizli kişilerce kaçırıldı”, “Helikopterle götürüldü” ya da “Kahvede gözaltına alındı” diye uzayıp giden haber cümlelerinin ardında, hiçbir ifadeye sığmayan tarifsiz acılar kaldı. “Faili meçhullerden” geriye kalan kadınların öyküsü, DİHA tarafından “Ölü mü Denir Şimdi Onlara?” kitabında bir araya getirildi.

‘Mezarsız yatan ölülerin’ sevdikleri konuşuyor

“Ölü mü denir şimdi onlara/ Durmuş kalpleri çoktan/ Ölü mü denir şimdi onlara/ Kımıldamıyor gözbebekleri/ Ölü mü denir peki/ En büyük limanlara demirlemiş/ En büyük gemiler gibi/ Kımıldamıyor gözbebekleri/ Ölü mü denir şimdi onlara” Edip Cansever’in aynı adlı şiirinden alınan bu dizeler, gidenlerin ardından kalanlara ağıttır aynı zamanda. Gazeteci Saadet Yıldız tarafından hazırlanan ve tarihe acı tanıklık edenlerin konuştuğu, “Ölü mü Denir Şimdi Onlara?” isimli kitap, Aram Yayınları tarafından okuyucuya sunuluyor. Dicle Haber Ajansı’nın (DİHA) çalışması olan kitap, gencecik hayatlarında seçmedikleri yaşamın seçilmişleri olan kadınları anlatıyor.

Derin devlet, JİTEM, Hizbul-kotra cinayetlerinin sanıklarının bir çoğunun serbest bırakıldığı bu günlerde yayınlanan kitap, henüz yazılmamış bir tarihin faili meçhul (belli) cinayetlerinin derin ilişkileri olan cellatların aldığı hayatların tanığı ve mağdurlarının süslenmiş edebi cümlelerle değil, sade bir dille okuyucuya sunuyor. Kitap aynı zamanda Mutki’de başlayan kazıların ardından yer altında kemiklerin çıktığı bir dönemde ‘mezarsız yatan ölülerin’ kemikleri ve geride kalan binlerce savrulmuş hayatla yüzleşmek için bir adım olma niteliğinde.

GERİYE KALAN ONBİNLERİN SESİ OLDULAR
Adları Hanım, Rukiye, Gülay, Pembe, Saliha, Dilber, Refika, Mahsima, Mekiye, Dursun, Leyla, Cihan, Müzeyyen, Derman, Aynur diye uzayıp gidiyor. Bir bellek olarak anlattıkları ise, 17 bin faili meçhul ve 324 kayıp hikayesini özet olarak veriyor. Faili meçhul cinayetlerin yoğun olarak yaşandığı Batman, Diyarbakır, Van, Urfa, Hakkari, Şırnak, Dersim başta olmak üzere 12 kentten, 51 kadınla yapılmış söyleşilerin yer aldığı kitabın önsözünü de yine kadınlar yazıyor.

Bir coğrafyanın her yerinden kanadığı 1990’lı yıllarda, aile, toplum ve devlet kıskacına karşı var olma mücadelesi vermiş kadınların kimi zaman boyun eğen, ama çoğunlukla başkaldırı hikayelerinin anlatıldığı kitapta okuyucular, para bulamadıkları zaman kilometrelerce yol katlederek Cumartesi Anneleri’nin eylemlerine katılan kadınların onur mücadelesine tanık olacak. Gazete sayfalarında, “Evinin önünde öldürüldü”, “İşyerinden telsizli kişilerce kaçırıldı”, “Askeri helikopterle götürüldü” ya da “Kahvede oyun oynarken gözaltına alındı” diye uzayıp giden haber cümlelerinin ardında, hiçbir ifadeye sığmayan tarifsiz acılar kaldı ve onları kimse sormadı. Kitap tam da böylesi bir bakar körlük ortasında tarihe şöyle sesleniyor: “Düşünün; sabah arkasından el salladığınız eşiniz bir daha geri dönmüyor. Akşam sevdiği yemeği yapmışsınız, bekliyorsunuz. Yıllar geçiyor, yemek soğuyor, ama o gelmiyor. Kulağınız kapıda, gözünüz yolda bir ömür geçiyor. Bazen sokaktan gelip geçen birini ona benzetiyorsunuz da yüreğiniz yerinden oynuyor. Ama hayır, o değil. Bunu siz de biliyorsunuz. Rüyalar da eşlik ediyor bu bekleyişe. Öylesine yakın ki rüyadaki, her an kapıdan içeri girecek gibi. Umutlar tükenmeye yüz tuttukça, rüyadaki de çekiliyor sessizce.”

ACI DOLU YILLARINI AÇTILAR
Kitapta adete yıllardır içinde biriktirdiği acı sırrı açan kadınlar, hayatın gerisinde, ama mücadelenin önünde durarak açtırdıkları kuyuların sorumluları yargılansın istiyor. Diğer kuyular açılsın; Veli Küçük, Cemal Temizöz, Levent Ersöz ve birkaç JİTEM’ciden daha fazlası yargılansın istiyor. Kimsesizler mezarlığında kimliksiz ölüler kalmasın; “Benim babam da canlı mıydı?” diye soran çocuklar yetişmesin istiyor. Onlar, kaybettikleri kadar, hayatta tutmaya çalıştıkları için de adalet istiyor. Kitap bir dönemin tetikçisi Hizbullahçıların özgür kaldığı şu günlerde, yaşananlar unutulmasın, yeni acılar yaşanmasın diyor.

ELLERİNDEKİ FOTOLAR HEP GENÇ KALDI
İnsan hakları savunucusu Reyhan Yalçındağ’ın önsöz yazısında, “Sevdikleri mezarsız kadınlar” diye tarif ettiği öykülerinin fikir olarak ortaya çıkışı ise, 2005 yılında JİTEM elemanı Abdülkadir Aygan’ın itiraflarının ardından başladı. Yıldız, Aygan’ın itiraflarının ardından faili meçhullere ilişkin haber yapmak için gittiği evlerde, aile-toplum-devlet üçgeninde acılarıyla bu kadınların nasıl görünmez kılındığına tanıklık etti. “Peki ya eşi?” diye sorduğunda erkekler set oldu ve göstermedi onları. Çünkü bir çoğu ya ömür boyu yalnızlığa mahkum edilmişti yada gelenekler içinde eşinin ağabeyi ile hiç sorgusuz evlendirilmişti. “Acının özgürleştirdikleri” kadın hikayelerinin yanısıra böyle hikayelerde vardı. 5 yıllık bir çalışmanın sonucu olan kitabın giriş yazısında Yıldız, “Acılarından mahçup olduk da çoğu kez, başımızı önümüze eğerek geçip gittik yanlarından. Yaz oldu-kış oldu, yıllar yılları buldu; biz yaşlandık, onlar yaşlandı ama ellerindeki fotoğraflar hep genç kaldı. Elden ele dolaşırken fotoğraflar, yıllandı acı. Gencecik suretlerin altında biriken öfke soğuk kaldırımlardan hesap sordu” diyor.

ACILAR BİZİ AYNI AİLENİN ÇOCUKLARI YAPTI
Kitaba bir yazısı ile katkı sunan ve “Bizler aynı ailenin fertleri gibiyiz. Birbirimizi anlamamız için hissettiğimiz acıları konuşmamız bile gerekmiyor” diyen Cezayir Kayıp Aileleri Girişimi (CFDA) Sözcüsü ve Kayıplara Karşı Avrupa-Akdeniz Federasyonu (FEMED) Kurucusu ve Başkanı Nassera Dotour ise, oğlunun kaybediliş hikayesini anlattıktan sonra, “Birgün yakınlarımıza ne olduğunu öğreneceğimize inancım tam. Cezayir’de gerçekler ortaya çıkmadan mücadeleyi bırakmayacağım. Aynı mücadeleyi Kürt aileleri için de vereceğim” diye ses veriyor.

Kurgusal değil gerçek acıların, felaketleri yaşayanları tarafından dile getirildiği kitaba, yazdığı önsözde Sosyolog Nazan Üstündağ da, “Hafızaların tanıklığı gelişim palavralarıyla süslenmiş tarihe gerçek ismini koyar: Zulüm, kayıp ve sürekli elimizden kayıp giden umutlar silsilesi” sözleriyle gerçeğin acıtan yönüne dikkat çekiyor.

Raflarındaki yerini bugün alacak olan kitabı, gerçeklerle yüzleşmek ve acıları paylaşmak için mutlaka okuyun…

EVCİLİK OYUNUNDA KOCALAR KAYBOLUR MU?
“Kaybedilen şu kişinin eşi” diye başlayan satırların ötesinde kitapta, adlarıyla yaşadıklarını kendi ağzından anlatan kadınların tarihe ve vicdanlara yalın seslenişleri ise oldukça çarpıcı.

Leyla Gasyak: Eşimin elbiseleri kan içindeydi. Kurşun ve kesici aletlerle delik deşik olmuşlardı. Oturup o elbiseleri yıkadım. Gözyaşlarım eşimin kanına karıştı. Bize yaşatılanları asla unutmuyoruz, unutmayacağız da.

Rukiye Aksoy: Çocuk sahibi olmak için yıllarca bekledik. Ama Edip kızıyla sadece kırk gün yaşayabildi. Beritan için en iyi, en güzel şeyleri diliyorum. Çünkü o eşimin hediyesi.

Pervin Buldan: Kızım babasının öldüğü gün doğdu. Biri ölürken, diğeri hayata gözlerini açıyordu. Yaşam ile ölüm arasındaki o ikilemi yaşamaktan kendimi bir türlü alamadım. Zelal’in doğum gününü hep daha sonraki günlerde kutladım.

Şemse Tekin: O güne kadar insan öldürmenin bu kadar kolay ve saniyelik bir iş olduğunu bilmiyordum. Bunu görmek çok ağırdı. Eşimin beyni duvarlara sıçramıştı. Telsizle ‘Bir terörist öldürdük’ demişlerdi de, başka birinden söz ediyorlar sanmıştım.

Türkan Yetişen: Önceleri bir evcilik oyunundan ibaretti evliliğim. On üç yaşındaydım ve bir evcilik oyununda gün gelip de kocaların kaybolduğunu henüz bilmiyordum.

Hanım Tosun: İri yarı adamlar Fehmi’yi zorla bir arabaya sokmaya çalışıyorlardı. Oğlum, ceketinden ve ayaklarından tutarak babasını götürmelerine engel olmak istiyor, ama gücü yetmiyordu. Yere düşmüş, çamurun içinde ağlıyordu. Gördüğüm en son şey Fehmi’nin arabadan sarkan ayaklarıydı.

Cihan Sincar: ‘Kürt çocukları öldükçe burada yaşadığıma utanıyorum. Yaşadığım sürece mücadele edeceğim’ diyordu. Yaşatmadılar. Mücadelesine ihanet etmedim, Meclis töreniyle toprağa verilmesine engel oldum. Bayrak artık benim elimde.

Müzeyyen Kaplan: Eşimin cenazesini eve getirip yere bıraktılar. Çok öfkelenmiştim yere bırakmalarına. Döşek serip, üzerine yatırdım. Sanki eve gelmiş, yorgun da ben kendisine yatak seriyordum. ‘Kimse yaklaşmasın, bu son günümüz’ dedim. Sabaha kadar kendisiyle konuştum.

Dursun Saygı: Nedenini hiç anlamazdım, ama beni sürekli döverdi. Şimdi keşke çocuklarının başında olsaydı da dövmeye devam etseydi diyorum. Bizi böyle bir hayata mahkum ettiği için onu asla affetmeyeceğim.

Hakkari’nin Şemdinli İlçesi’ne bağlı Derecik (Rubarok) Beldesi’nde 1994 yılında tabura gömülen 12 köy korucusundan Yusuf Çelik’in eşi Emine Çelik, “Yarbay Ali Çamurcu ile askerleri köyümüzü yakıp, eşlerimizi götürünceye kadar bizim de bir hayatımız vardı. Yarbay hamile olmama aldırmadan karnımı acımasızca tekmeledi. Irak’a kaçarken mağarada doğurdum. Yavrum mosmordu, oracıkta öldü” diye anlatıyor.

Kitabın Künyesi
Ölü mü Denir Şimdi Onlara?
Hazırlayan: Saadet Yıldız
Aram Yayınları, Dicle Haber Ajansı (Diha) Yayınları
Ocak 2011
288 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Politika, Söyleşi
Holokost Endüstrisi – Norman G. Finkelstein

Holokost Endüstrisi kitabıyla dünya çapında büyük tartışma yaratan Norman Finkelstein Yahudi kökenli bir entelektüel. Naziler ailesinin bütün fertlerini katletmiş, babasını...

Kapat