“Özgürlük Körebe” Oyununda Kime Hantuş – Müslüm Kabadayı

“Özgürlük Körebe” Oyununda Kime Hantuş – Müslüm Kabadayı
Nasıl ki yeni ve daha gelişkin teoriler, ?somut durumun somut tahlili?ni öncüllerini de çok iyi özümleyerek geliştiriliyorsa, insanların ve hatta toplumların konumlarını değerlendirirken çocukluklarına, ilk evrelerine başvurmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Burada bunun genetik, sosyolojik ve psikolojik boyutlarına derinlemesine dalacak değilim; özlü biçimde şunu belirtmeliyim: Organizma ilk örneğinden doğal seçilimler ve bölünmeler yoluyla evrimleştiğine göre, insan davranışları ve bilinçli eylemleri de çocukluktan (?İlkata? da diyebiliriz.) sıçramalarla değişir/gelişir.
4,4 milyar yaşındaki Dünya?nın sudan karaya çıkan ilk canlılarının yaşını 600 milyon yıl öncesine dayandığı, şu ana kadar ulaştığımız bilimsel veriler ışığında dile getiriliyor. 3,5 milyon yıl öncesine tarihlenen insansı canlının da bugünlere evrimleşerek geldiğini dikkate aldığımızda, doğadaki tüm canlıların ?yaşama hakkı?nın en önemli düşmanının ?doğal afetler? olarak kavramlaştırdığımız depremler, seller, buzul çağı, salgın hastalıklar vd. olduğunu söyleyebiliriz. Doğrusu, bilimsel incelemelerde ?ilkörnek?le yaşayan ?sonörnekler? arasındaki ilişkilerin benzerlik ve ayrılık oranlarını, genetik çalışmaların bu denli zenginleştiği günümüzde saptamak daha da kolaylaştığı bilindiğine göre, insan türünün davranışlarıyla ilgili antropolojik ve sosyo-psikolojik incelemelerin bu veriler üzerinden değerlendirilmesi daha anlamlı olacaktır. İnsanın toplum yaşamını geliştirmesi, ?ilktoplum? biçiminden köleci, feodal, kapitalist, sosyalist ve sonunda ?eşit ve özgür bireylerin kurduğu gelişkin toplum? olan komünizm süreçlerini izlediği/izleyeceği değerlendirmeleri çerçevesinde şu soru önemlidir: Doğal birikimi ve eylemli bilinciyle karmaşık ve zengin kültürler yaratan insan, geliştirdiği en önemli niteliklerinden biri olan ?özgürlük?ünü nasıl gerçekleştirecektir?
Doğrusu bu sorunun yanıtını oluştururken, başta vurguladığım ?İnsan davranışları ve bilinçli eylemleri çocukluktan (?İlkata? da diyebiliriz.) sıçramalarla değişir/gelişir.? tezimin temelini oluşturan bilimsel çalışmalara başvurmakta yarar görüyorum. Biraz uzun olacak ama 22.11.2011?de www.sol.org.tr?de yayımlanan ?Atalarımız Elli Milyon Yıl Önce Sosyalleşti? başlıklı haberde yer alan bilgileri paylaşmak istiyorum. Bu bilgilerin kaynağı ise şöyle: Stepwise evolution of stable sociality in primates, Susanne Shultz, Christopher Opie & Quentin D. Atkinson,Nature, 479,219?222, 10 November 2011
?Primat türleri, sosyal yapıları açısından büyük çeşitlilik sergiliyorlar. Savana babunu ve şebek gibi kimi türlerde düzinelerce, bazen yüzlerce erkek ve dişi bir arada yaşıyor, birden çok bireyle çiftleşmek yaygın. Gibonlarda ve marmoset gibi Yeni Dünya maymunlarında ise tek eşlilik daha yaygın. Gorillerde ve Arap babunlarında tek erkek ve çok dişili haremler hakim. Şempanze ve bonobolarda ise bireyler ve küçük gruplar zaman zaman bir araya gelerek büyük gruplar oluşturup, sonra yeniden dağılabiliyor. Hem soyağacı hem fosil verileri, 60 milyon yıl öncesine kadar primatların gececi, iri gözlü, küçük beyinli ve çoğunlukla yalnız yaşayan yaratıklar olduğuna işaret ediyor. Günümüz Madagaskar’ına mahsus makimsiler (lemurgiller), bu açılardan o dönemin atasal primatlarını andırıyorlar. Sonuçlara göre, 50-60 milyon yıl öncesi bir dönemde, atasal primatların maymun ve insanı kapsayan kolu, yalnız yaşamdan sosyal grup halinde yaşama geçtiler. İlginç olan, bu değişimin gece yaşamından gündüz yaşamına geçişe eşlik etmesi. Nitekim pek çok türde canlılar, avcılara karşı kendilerini grup halinde savunurlar. Gündüzcü türlerin avcıları da daha çok olduğundan, gündüzcülüğe geçen türlerde sosyalliğin evrilmesi beklenebilir. Makalede bahsedilmeyen bir nokta ise bu geçişin, dinozorların 65 milyon yıl önce soylarının tükendiği dönemi takip etmesi. Yani gündüzcülüğe geçişin kendisi de, dinozorların baskısının ortadan kalkmasıyla ilgili olabilir. Çalışma, günümüz primatlarında yaygın görülen tek erkekli (harem) ve tekeşli yapıların ise çok daha sonra, 15 milyon yıl kadar önce ortaya çıktığını buldu. Yani önce büyük sosyal gruplar halinde yaşam. Küçük eş gruplarından oluşan yapılar ise daha sonra ortaya çıktı. Bu değişim birden fazla defa, birden fazla soyda gerçekleşti. Bu sonuç da, karmaşık sosyal yapıların evrimin tedrici bir süreç olmadığına ve sıçramalar halinde yaşandığına işaret ediyor. Makaleye göre, sosyalleşen primat türleri yalnız yaşama geri evrilmiyorlar. Öte yandan soylar içinde bir tip sosyal yapı, yerini bir diğerine bırakabiliyor. Örneğin katı sosyal bağlara ve hiyerarşilere sahip soylarda, daha sonra gevşek yapılar evrilebiliyor. Elbette bu değişimler milyonlarca yıl sürüyor.
Bu çalışma, insanda sosyal yapı çeşitliliğini açıklayabilir mi? İnsanda, tek bir tür içinde büyük bir sosyal yapı çeşitliliği görüyoruz. Çevresel, sosyo-ekonomik ve rastlantısal süreçlere bağlı olarak dar veya kalabalık grupların, çokeşli veya tekeşli, kadın-egemen veya erkek-egemen yapıların her birine örnekler mevcut. Ancak insanda bu sosyal yapı çeşitliliği katılımsal (genetik) değil, kültürel kanallarla aktarılıyor. Bu da sosyal yapılar arasında çok hızlı değişime olanak tanıyor. Bu çalışma da primat evriminde, gündüzcülüğe geçiş ile sosyallik arasında, daha önce tahmin edilen bağlantıyı verilerle desteklemiş oldu. Ayrıca primat sosyal yaşamlarının çok esnek olduğu ve farklı ekolojik koşullara hızla uyarlanabildiği fikrinin geçersiz olabileceğini gösterdi. Nitekim yakın akraba olan türler -farklı koşullarda dahi yaşasalar- benzer sosyal yapılar gösteriyorlar. Bu da primat türleri arasında görülen farklı sosyal yaşam tiplerinin kalıtımla belirlendiğine ve yavaş evrildiğine işaret ediyor. Elbette bu evrimsel örüntü, insan toplumları arasındaki farklılaşmayı açıklamıyor.?
Bu bilgilerde dikkat çeken önemli unsur, ?Ancak insanda bu sosyal yapı çeşitliliği kalıtımsal (genetik) değil, kültürel kanallarla aktarılıyor.? saptamasıdır. Bir parçası olduğu canlıların biyolojik evriminden farklı olarak insan, kültürel bir evrim de yaşamaktadır. Son yıllarda primatlar üzerinde karşılaştırmalı araştırmalar yaygınlaşmaktadır. Bu araştırmalardan birinde ortaya konan bulgu, beynin bölümlerinin (lobların, korteksin) gelişimlerindeki farklılaşmayla ilgilidir. Bu açıdan şempanzenin görsel korteksinin daha gelişkin olması, onun araç yapma ve kullanma yeteneğini geliştirmesine bağlanmaktadır. Aynı biçimde ?bonobolarda daha iri olan beyin bölgeleri arasında amigdala-korteks (ön beynin, düşünce, hafıza, bilinç gibi karmaşık faaliyetlerle ilgili dış kabuğu) bağlantıları, ayrıca korteksin ön insular ve ön singulat kısımları da bulunuyordu. Amigdala gibi bu bölgeler de duygusal işlevlerle, özellikle de empatiyle ilişkilidir. Örneğin acı çeken birini gördüğünüzde bu bölgeler aktive olur.? İnsanlara en yakın bu iki canlının özelliklerinden yola çıkarak insan beyninin davranışlarla ilişkisine dair son dönemlerde tartışmalı değerlendirme yapan sinirbilimciler ve psikologların ileri sürdükleri önemli verilerden biri de, insanlar arasında siyasi eğilim farklarının da amigdala ve singulat korteks farklarıyla bağıntılı olduğu iddiasıdır. Bu çerçevede özellikle sağ eğilimlilerin korku, sol eğilimlerin empati bölgelerinin görece büyük olduğu yönündeki yayınlar ABD?de yaygınlaşmaktadır. Burada ayrıntısına girmemizi gerektirmeyecek kadar çok başka örneklerden de anlaşıldığı üzere insanın biyolojik evrimiyle kültürel evrimi arasında diyalektik bir ilişki olduğu ortadadır. Özellikle ellerin kullanımındaki becerinin artmasıyla beynin davranışları yönlendiren bölümündeki dokunun kalınlaşması, bu dokunun kalınlaşmasına koşut olarak da insanın becerilerinin giderek zenginleşmesi arasındaki ilişki bunun çarpıcı örneklerinden biridir.
Hastalıklar başta olmak üzere insan biyolojisiyle ilgili çalışmaların temelini, son yıllarda genetik araştırmalar oluşturmakta. Alzheimer hastalığına neden olan beta amiloidi, APOE adlı bir proteinin temizleyebildiğini fare üzerinde deneyerek kesinleştiren bilim insanları, bu hastalığı tedavi ederek insanın kaybettiği becerilerini yeniden kullanmasını sağlayabilecekler. Genetik alanda yapılan bu anlamdaki doğa-insan-toplum ilişkisini daha sağlıklı ve verimli kılabilecek çalışmalar kadar, GDO?da görüldüğü üzere canlıların yaşamsal formasyonlarını bozan uygulamalar da söz konusudur. İşte tam burada insanın davranışsal ve fiziksel farklılıklarını genlerle açıklamayı hedefleyen kestirmeci ya da indirgemeci yaklaşımların, aynı zamanda ?eylemsel yetke?den ?bilinçli eylem? aşamasına sıçrayan insanın ?özgürlük?ü için de sorun teşkil ettiğini belirlemek gerekiyor. İnsanı anlamada genetiği başa koyan yaklaşımların, insanın toplumsallığı ve çevrenin başat rolünü küçümsedikleri için yanlış, hem de ayrımcı ideolojilere malzeme sunduğu için sosyal açıdan sorunlu olduğu ortada. Dolayısıyla insanın davranış ve düşüncelerini anlamak için genlere değil, sosyal kuramları temel almak gerekmektedir. Diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemle insan ve toplum çözümlemesinin temel verilerine baktığımızda, insanı giderek doğasından koparan ve kendisine yabancılaştıran temel çelişkinin üretim ilişkilerinden kaynaklandığını rahatlıkla görmekteyiz. Mevcut dünya koşullarına baktığımızda, daha büyük kârlar için sera gazlarının salınımı sınırını aşan sermaye sınıfı, küresel ısınmanın diğer etkenleriyle birlikte, en temel haklardan biri olan canlıların yaşam hakkını bile tehlikeye sokmaktadır. Son yıllarda bu tehlike nedeniyle bazı hayvan ve bitki türlerinin 1500 km kadar kuzeye doğru ortam değiştirmek zorunda kalmaları, bunun çarpıcı bir sonucudur. Küresel ısınma başta olmak üzere birçok nedenle doğamızda meydana gelen iklim değişikliklerinin, böyle giderse canlı türlerinde % 80 oranında azalmaya yol açacağı belirtilmektedir. Böyle bir dünyada ?özgürlük?ün ne olup ne olmadığını değerlendirmek için çocukluğumuza, ?ilkörnek?imize gitmeyi öneriyorum.
Oyun yeteneği güçlü canlıların ?gençsellik?ini yitirmedikleri ve bu çerçevede empati kurma, yaşamı canlı kılma eğilimlerinin de geliştiği, primatlar üzerine yapılan deneylerde görülmüştür. İnsanın oyun yeteneğinin doğal yaratıcılıkla geliştiği çocukluk döneminin, onun sınıfsal çelişki ve çatışmaların kurbanı olmadığı koşullarda ne denli paylaşımcı ve geliştirici olduğunu gösteren sayısız çalışma yapılmıştır. O dönemdeki özgürlüğün tadını, sınıflara bölünmüş toplumsallık içine girdikçe yitiren her insanın, ?Keşke çocuk kalsaydım!? diyerek sık sık hayıflandığına tanık oluruz; özellikle edebi türlerde bu durumu dile getiren şiirlerle karşılaşırız.
Piyasa ilişkilerinin pek girmediği köy ortamında geçen çocukluğuma baktığımda, doğal ortamın olanaklarını özgürce kullandığımız oyunlarımıza kendi emeğimizle ürettiğimiz oyuncaklarımız biçim verirdi. ?Fışfış, küsküç, taş oyunları? başta olmak üzere tüm oyunlarımızda herkes yeteneğini, yaratıcılığını ortaya koyardı. Paylaşmayı bilmeyenler bir daha oyuna dahil edilmez, bu konuda kendini yenileyene kadar soyutlanırlardı. Kimse, mülkiyet duygusuyla oyuna katılmadığı için bir sonraki oyun zamanı dört gözle beklenirdi. Bu oyunlardan birinde, Anadolu?da ?saklambaç, körebe, ebegütmeç? olarak adlandırılanında, ebeden önce gelip bellek yapılan yere elimizi vurduğumuzda ?hantuş? derdik. Anadolu?da yaygın olarak ?ebe sobe? dendiği biliniyor. Doğrusu bu sözcük bana hep büyülü gelmiştir, kökenini ve bizim yöreye nasıl geldiğini şu ana kadar saptayamadım; Derleme ve Tarama Sözlüklerinde de bulamadım. Tarayabildiğim kadarıyla internet ortamında da anlamına dair bir açıklama yok. Irak?ta bir aşiretin adı olarak geçiyor, Lübnan?da da bir köyün? Amik?teki Çerkezler arasında ?özensiz giyinen ya da davranan kişiler? için niteleme sıfatı olarak kullanıldığını 90 yaşındaki Hayriye Ekener?den öğrendim.
Bu büyülü ?hantuş?un, çocukluğumuzdaki eşitlik ve özgürlük ortamını bozanlara karşı kullanıldığını varsayıyorum şimdi. Fışfış oynarken kullandığımız höbek ve değneklere el koyanlara ?hantuş? demeye devam edebilseydik, büyüdüğümüzde tarla takım, mal mülk kavgasıyla ömrümüzü heder etmezdik. Doğrusu, insanın doğaya, topluma karşı yaşam olanaklarının geliştirilerek korunması sorumluluğuyla duygu ve düşüncelerini özgürce yaşama geçirmesi arasındaki bağı kurmasındaki temel engel ?mülkiyet ilişkisi?dir. İşte özgürlük, bu ilişkiye ?hantuş? diyebilmekle başlar.
Müslüm Kabadayı

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Etiyopya Kralının Gözleri’ne Bir Bakış – F. Mustafa Fıstıkçıoğlu

Edebiyatımızda önemli bir yer tutan Mustafa Balel?in, ?Karanfilli Ahmet Güzellemesi?sini izleyen yedi yıllık bir suskunluğun ardından kaleme aldığı ?Etiyopya Kralının...

Kapat