Perspektifi ve paradigmayı değiştirme zamanı – Fikret Başkaya

fikret_başkayaİnsanlığın yüz yüze geldiği sorunların kaynağında, Karl Polanyi’ nin “Büyük Dönüşüm” (1) dediği yatıyor. Başka türlü söylersek, Marx’ın tahlilini yaptığı ve ipliğini pazara çıkardığı kapitalist üretim tarzı yatıyor. Şimdilerde burjuva uygarlığı insanlığı ve uygarlığı yeni bir eşiğe taşımış bulunuyor. Ortaya çıkan bu durum artık sürdürülebilir değil. Tüm emareler ve göstergeler tam bir sürdürülemezlik tablosunun ortaya çıktığına işaret ediyor.

Eğer insanlığın ve uygarlığın oldukça uzun tarihi dikkate alınırsa, kapitalist üretim tarzının geçerli olduğu dönemin bu tarihin, bu geçmişin çok küçük bir bölümünü temsil ettiğini söylemek mümkündür. Zira gezegenin tarihi milyarlarca yıl, gezegende canlı yaşamın varlığı yüz milyonlarca yıl, “bilen ve yapan insan” anlamında homo sapiens’in tarihi 65 bin yıl kadar, insan toplumlarının tarımı ve hayvancılığı keşfedip yerleşik hayata geçtiği neolitik devrim denilenden bu yana 11 bin 500 yıl geride kaldı. Oysa, kapitalizmin tarih sahnesine çıkışından bu yana geçen zaman sadece 500 yıl kadar, kapitalizmin sanayi kapitalizmine dönüştüğü, sanayi devriminden bu yana da, yaklaşık 250 yıldan az bir zaman geçmiş bulunuyor. Başka türlü söylersek, kapitalizm çağı geride kalan uzun tarihte sadece küçük bir parantez… O halde şimdilerde genel bir sürdürülemezlik durumunun ortaya çıkmış olması nasıl açıklanabilir? Ve bu durumdan muhtemel çıkış nasıl mümkün olabilir? İnsanlığın ve uygarlığın geleceğini kurtarmanın koşulları neler olabilir? Yeni bir perspektife ve paradigmaya (2) açılan yol nasıl aralanabilir? O halde bu tahlili neden bir sürdürülemezlik hâli ortaya çıktı? sorusuyla sürdürebiliriz.

1. Neden bir sürdürülemezlik durumu ortaya çıktı?

Bir sürdürülemezlik durumu ortaya çıktı, zira kapitalizm insanlık ve uygarlık tarihinde bir sapmaydı. Bir kere kapitalizm koşullarında ekonomi-toplum ilişkisi ters-yüz edilmiş durumdadır. Sağlıklı işleyebilen bir toplumda, ekonominin topluma içerilmiş (mündemiç) olması gerekirken, kapitalizmde toplum ekonomiye içerilmiş, ona tâbi hale gelmiş durumdadır. Başka türlü ifade edersek, toplum ekonomik kerte tarafından kolonize edilmiş, dolayısıyla ilişki ters-yüz olmuş durumdadır. İkincisi, kapitalizm koşullarında üretimle ihtiyaçlar arasındaki bağ da kopmuş bulunuyor. Üretim, doğrudan ihtiyaçları karşılamak için değil, piyasada satmak, kâr etmek amacıyla yapılıyor. Başka türlü ifade edersek, “kullanım değeri” değil, “değişim değeri” üretiliyor ve bu süreç sınırsız üretim mantığına göre yol alıyor. Sistem rekabete dayalı olarak işliyor ve “çılgın rekabet” her kapitalisti her seferinde daha çok üretmeye zorluyor. Bu yüzden kapitalist sürekli “ileriye doğru kaçmak zorunda olan biridir”. Ayakta kalabilmesi için büyümeye, toplam artı-değerden daha büyük pay alabilmeye bağlıdır. Aksi halde yarışı kaybetmek, oyun dışına itilmek kaçınılmazdır. Her bir kapitalist veya kapitalist işletme, her seferinde daha çok üretmek ve satmak zorunda ama üretmek demek, doğadan bir şey almak, eksiltmek ve doğaya bir şey atmak, kirletmek demektir… Kapitalist işletmeler çevreye (doğaya) verilen zararı bir maliyet unsuru olarak görmüyor. Fatura kaçınılmaz olarak her zaman topluma ve doğaya çıkıyor. Velhasıl Marx’ın dediği gibi, kapitalizm geçerliyken üretim ve tüketim etkinliği, doğaya ve topluma zarar vermeden yol alamıyor (3). Sonuç itibariyle belirli bir eşik aşıldığında (şimdilerde olduğu gibi) sınırlı bir dünyada sınırsız büyüme sürdürülebilir olmaktan çıkıyor…

Kapitalizmin bir başka özelliği de “kutuplaştırıcı” bir eğilime ve dinamiğe sahip olmasıdır. Her düzeyde (yerel, bölgesel, ulusal, uluslararası) ve her seferinde bir kutupta zenginliğin birikmesi, ancak karşı kutupta yoksulluğun derinleşmesi, yaygınlaşmasıyla mümkün olabiliyor. Üstelik her ileri aşamada aradaki uçurum derinleşmek kaydıyla. Şimdilerde kutuplaşma, skandal kelimesiyle ifade edilebilir boyutlara ulaşmış bulunuyor. Nitekim bu gün 67 milyarderin (ailenin densin) serveti, yaklaşık 3,5 milyar insanın gelirine eşittir ve geçerli eğilimler varlığını sürdürmeye devam ettikçe, bu skandalın daha da büyümesi kaçınılmazdır. Skandalın sürekli büyümesi bir vakıa ama, her halde bu durumun sorun edilmiyor oluşu daha büyük skandaldır!.. Zira her geçen gün toplumların temeli hızlı bir tempoyla aşınıyor ve bu durum hâlâ “kalkınma”, “ilerleme”, “büyüme”… olarak sunulabiliyor…

Kapitalizm ücretli emek sömürüsüne dayanıyor ve geniş toplum kesimlerini mülksüzleştirmeden yol alamıyor. Sermayenin büyüyebilmesi toplum çoğunluğunun yaşam için gerekli üretim ve tüketim araçlarından mahrum edilmesiyle mümkün olabiliyor… Şimdilerde özelleştirme adı altında topluma-kamuya ait ne varsa özel şahıslar-şirketler, velhasıl dev kapitalist işletmeler, finans tekelleri tarafından yağmalanıyor, bu durum tartışma konusu bile yapılmıyor… Üstelik şeylerin “normal hâli sayılıyor… Ortak yaşam alanlarının yok edildiği bir toplumsal yaşam mümkün müdür? Sürdürülebilir midir? Ortak mallar, herkes tarafından, kadın, erkek, çoluk-çocuk, genç-yaşlı, tüm insanlar tarafından paylaşılan, kullanılan şeyler, mallar-hizmetler demektir. Herkese ait olan veya hiç kimseye ait olmayan müşterekler anlamındadır. Ve ortak mallar toplumsal yaşam için vazgeçilmezdir.

Aristotales , bundan yaklaşık 2400 yıl kadar önce, ortak şeylere sahip olmayan hiç bir toplumun var olamayacağını yazmıştı… Oysa şimdilerde ortak yaşamın gereği olan ne varsa hızlı bir tempoyla yağmalanıyor. Ve bu yağma “büyüme”, “kalkınma”, bizde “muasır medeniyet seviyesini yakalama” adına sunulup-meşrulaştırılıyor… Eğer bu sefil süreç, dizginlerinden boşanmış metalaşma, şeyleşme, “özelleştirme” dalgası vakitlice durduramaz ise, artık insanlığın ve uygarlığın bir geleceği olması mümkün değil. Zira, ortakça/topluca sahiplenilmesi/kullanılması/yararlanılması gereken tüm ortak varlıkların ve zenginliklerin, dar bir kapitalist oligarşi tarafından hoyratça sömürülmesi, yağmalanması, talan edilmesi, sahiplenilmesi, özel-mülk statüsüne indirgenmesi, sadece sosyal mahiyetteki kötülükleri büyütmekle kalmıyor, ekolojik yıkımı da azdırıyor ve doğada canlı yaşamı riske atıyor. Üstelik toplum-doğa metabolizmasında da bir “kırılmaya” neden oluyor… Dolayısıyla, doğanın kendini yenilemesini problemli hale getiriyor. Ne yazık ki, şimdilerde özelleştirilmeyen, metalaştırılmayan, bir kâr aracına dönüştürülmeyen hiç bir şey kalmamış gibi…

Bunun anlamı ortak yaşamın maddi temelinin aşındırılmasıdır. Öyle inatçı, öylesine küstah bir kör gidiş ki, hiç bir şeyi ıskalamıyor. İşte: topraklar, hava, su, ışık, atmosfer, nehirler, göller, denizler, koylar, okyanuslar, ormanlar, bitki örtüsü (flora), biyolojik çeşitlilik, canlı türleri, tohumlar, kamu hizmetleri, sosyal hizmetler, velhasıl akla gelen ne varsa özelleştirilip bir kâr aracına dönüştürülüyor… Oysa bütün bunlar insanlığın ortak varlığıdır ve bu niteliğinden ötürü de özel şahıslar tarafından, sahiplenilmesi, yağmalanması, metalaştırılması, bir kâr ve kazanç aracına dönüştürülmesi, özelleştirilmesi kabul edilebilir değildir.

Aynı şekilde, doğası gereği kamuya ait olan ve kollektif olarak yararlanılması gereken, hiç kimseye ait olmayan, herkesin kullanımına açık hizmetlerin , eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, kültür ve sanat etkinliği, tarihi miras, ulaşım, yollar, köprüler, kamu binaları, meydanlar, işte Atatürk Orman Çiftliği gibi yerler… iletişim, her türlü belediye hizmetleri… herkese aittir, herkesin hakkıdır ve bunların metalaştırılması, paralılaştırılması, özelleştirilmesi, özel kâr ve kazanç nesnesi ve aracı haline getirilmesi asla kabul edilebilir değildir…

O halde herkesin olan, herkes tarafından ortakça kullanılması, sahiplenilmesi gereken şeylerin birileri, şirketler, sermaye grupları tarafından sahiplenilmesi, özelleştirilmesi, yağma ve talan edilmesi, hem mantıkî değildir ve haksızlıktır ve hem de kabul edilebilir değildir. Şu basit nedenle ki, bir tekil insanın (bireyin) sadece kendi emeğiyle, kendi çabasıyla sınırlı bir şeyler üretmesi mümkün olsa bile, zengin olması mümkün değildir. Zenginliğin yolu başkasının, başkalarının emeğine ve/veya emeğinin ürününe el koymaktan geçer de ondan…

Birincisi, bireyin gerçek ekonomik gücü, doğrudan ve öncelikle emeğin (çalışmanın) uygulandığı doğal ortama/doğal koşullara bağlıdır, doğanın katkısının belirleyiciliği söz konusudur. Başka türlü söylenirse, doğanın katkısı olmadan yeni bir şey, bir değer üretmek mümkün değildir.

İkincisi, bize geçmiş nesillerden miras kalan üretici güçlerin bilgi, beceri yeteneğin payı-katkısıdır;

Ve nihayet, üçüncüsü de, yaşayan neslin üretici gücünün işbirliği, (coopérataion)

Başka türlü ifade etmek gerekirse, bu dünyada üretilen, yaratılan ne varsa bu üçü sayesindedir, ve netice itibariyle bu üçüne borçludur. Bu da demektir ki, hiçbir kimse, her ne surette olursa olsun, sadece kendi emeği, kendi çabası, çalışması ve yeteneği sayesinde zengin olamaz. Gerçi kendisi de büyük mülk sahibi, bir lord olan İngiliz filozofu John Locke aynı fikirde değildi. O sahip olunan zenginlikte bireyin katkısının (payının) %99,9 olduğunu iddia söylemişti… Oysa bunun tam tersinin geçerli olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz… O halde üç şey: 1. Doğanın katkısı; 2. Geçmiş nesillerin bıraktığı mirasın katkısı; 3. İşbirliği içinde çalışan bu günün canlı emeği olmadan bir şey üretmek mümkün değildir… Öyleyse, ortak malların, ortak varlıkların özelleştirilmesi, özel mülk kategorisine indirgenmesi, özelleştirilmesi, haksızdır, mantıksızdır, etik ve âdil değildir, doğaya, geçmiş nesillere (atalarımıza), bu gün yaşayanlara ve gelecek nesillere haksızlıktır, saygısızlıktır, velhasıl kabul edilebilir değildir… O halde herkesin olan, herkese ait olan ne varsa ortakça kullanılmalı ve korunmalıdır.

Bu vesileyle hatırda tutulması, dikkate alınması gereken bir önemli husus da şudur: Geçerli yaygın anlayışta, bir şey devletin tasarrufundaysa, devletleştirilmiş ise, devletin denetimi altında gerçekleşiyorsa, onun kamuya (socium’a) ait olduğu şeklindedir. Oysa, bir şeyin devletin tasarrufu altında olması, onun toplum, kamu (socium) tarafından sahiplenildiği, ortak mal ( common good veya Fransızcası bien commun) olduğu anlamına gelmez. Eğer gerçekten öyle olsaydı, bunca zamandır topluma-kamuya ait olana mülk sahipleri sınıfı tarafından el konulması mümkün olmazdı. Başka türlü ifade edersek, kapitalist toplumda devlet-sermaye ikiliği veya karşıtlığının reel bir karşılığı yoktur. İtalyan mukayeseli hukuk profesörü ve aktivist Ugo Mattei’nin de zarif bir şekilde ifade ettiği gibi, Devlet- özel mülkiyet ikilisi veya piyasa-kamu ikilisi sıfır toplamlı bir denklem değildir… Daha az devlet, daha çok özel teşebbüs veya bunun tersi diye bir şey söz konusu değil… Eğer tevatür edildiği gibi böyle bir ikilik, karşıtlık olsaydı, devlet kategorik olarak kamuyu gözeten ve koruyan bir şey olsaydı, kamuya, topluma, herkese ait olan ortak varlıkların, müştereklerin (commons) özelleştirilmesi, kapitalistler tarafından sahiplenilmesi, özel mülk kategorisine indirgenmesi, yağmalanması, talan edilmesi mümkün olmazdı… Tarih boyunca bu tür bir saldırıya maruz kalan insanlar, toplum kesimleri, ortakça sahip olduklarını korumak için büyük mücadeleler vermişlerdir ve bu gün de bu mücadele devam etmektedir… Şimdilerde dünyanın her köşesinde neoliberal saldırıya karşı ortaya çıkan ve mücadelede yürüten, sayıları 1990’lı yıllardan bu yana hızla artın tüm sosyal hareketler, esas itibariyle ortak malları [müşterekleri] savunla amaçlı hareketlerdir.

Ortak varlığın ortakça kullanılması gerekiyor ama geçerli anlayışta sermaye tarafından sahiplenilmeyen, özel mülk ve meta kategorisine indirgenmeyen hiç bir şey “makbûl” sayılmıyor. Bir şeyin değerli sayılması, veya değerlendirilebilir olması için özel mülke dönüştürülmesi, özelleştirilmesi gerektiği varsayılıyor… Eğer bir şey, sermayenin etkinlik alanının dışında kalmışsa, kâr etmenin hizmetine koşulmamışsa, “israf edilmiş” sayılıyor ve bir “kayıp” (waste) olarak görülüyor! Bu yüzden ne var ne yoksa metalaştırılıyor, şeyleştiriliyor, paralılaştırılıyor , özelleştiriliyor! Dünyanın hemen her yerinde ve Türkiye’de son bir kaç on yılda yapılan işte bu…

Eğer devlet kurumlarıyla, devlet aygıtıyla, özel mülkiyet çıkarları veya özel sermaye ittifakı olmasaydı, bu ikisi karşıt, çelişik unsurlar olsaydı, herkese ait topraklar büyük toprak sahiplerinin eline geçebilir miydi? Kolonyalist-emperyalist girişimler mümkün olur muydu? İşçiler bir hak talebinde bulunduklarında veya köylüler toprağı suyu korumak için ayağa kalktıklarında, Gezi Parkı’nda ve başka yerlerde kent sakinleri bir ortak alanı korumak için harekete geçtiklerinde… karşılarında kimi buluyorlar? Fakat ortada apaçık bir çifte standart var: Devlet bir özel mülke el koyduğunda, sahibine bir tazminat ödüyor. Mesela bir baraj veya otoyol inşa etmek için çiftçilerin toprakları devletleştirildiğinde bir tazminat ödüyor. Lâkin aynı baraj veya otoyol özelleştirildiğinde hiç kimseye bir ödemede bulunmuyor. Baraj da, yol da, herkese ait olduğuna, müşterekler kategorisine dahil olduğuna göre, birincisi böyle bir şey yapmaya hakkı olmaması gerekir ve eğer böyle bir şey yapılırsa da herkese bir ödemede bulunulması gerekirdi… Bir başına bu tekil örnek bile devletin aslında ne olduğu, kimin çıkarlarının bir aracı olduğu, neyin hizmetinde olduğu hakkında bir fikir vermeye yeter… Eğer devlet gerçekten demokratik olarak kamuyu, toplumu temsil ediyor ve onun hesabına hareket ediyor olsaydı, kamuya, topluma, herkese ait olan müşterekleri özel mülke dönüştürmek mümkün olur muydu? Oysa özelleştirme, devletin kendine ait olmayan bir şeyi başkasına satması, daha doğrusu sermayeye hediye etmesi demektir. Eğer gerçek durum böyleyse, “kimin malını kime satıyorsun (hediye ediyorsun) denmesi gerekmez miydi?

O halde hükümetler ne için var? Sermayenin büyümesi için ne gerekiyorsa onu yapmak için var… İşte, düşük ücret, uygun alt-yapı, ucuz hammadde ve enerji, “yetişkin işgücü”, sermaye sınıfı için düşük vergi, sermaye sınıfına yüksek oranlı teşvikler, kamuya ait olan, olması gereken ne varsa özelleştirmek, sermayeye peşkeş çekmek için var… Tabii hepsi bu kadar da değil, zarar eden şirketleri devletleştirip, kâr eder hale getirmek ve yeniden özel sermayeye sunmak, yeniden özelleştirmek için var… Nihayet “yatırım iklimini” kıvamına getirmek var… Hepsinin ötesinde de mülk sahibi sınıfları ve onların servetini ve zenginliğini tehlikeli sınıflardan korumak için var!

Elbette daha önce de söylediğimiz gibi, kapitalizm sadece sosyal mahiyette sorunlar (açlık, işsizlik, yoksulluk, hastalık, savaşlar, vb.) ortaya çıkarmakla kalmıyor, aynı zamanda ekolojik dengeyi de bozuyor, ekolojik yıkımı tetikliyor. Ve şimdilerde kapitalizm koşullarında gerçekleşen üretim ve tüketim etkinliği, antroposen ( anthropocène) (4) bir dönemin ortaya çıkmasına neden olmuş bulunuyor. Bunun anlamı, insan toplumlarının üretim ve tüketim etkinliğinin, geçerli yaşam tarzının, artık jeolojik sorunlar ve sonuçlar yaratır hale gelmesidir… Kapitalizm çağında bizzat insan toplumları birer jeolojik faktör haline gelmiş durumdalar… Başka türlü ifade edersek, artık bizzat insanlık önemli bir jeolojik güç haline gelmiş bulunuyor.

İnsanlığın ve uygarlığın kritik bir kavşağa gelip dayanması, esas itibariyle kullanım değeri yerine değişim değeri üretmenin, üretimle ihtiyaçlar arasındaki bağın kopmasının; her seferinde her bir kapitalist işletmenin daha çok üretmek zorunda olmasının ; ama üretim sürecinde doğaya ve insana verilen zararların dikkate alınmamasının sonucudur. Şimdilerde tehlikeli bir tablonun ortaya çıkmasının gerisindeki asıl neden budur ve bu durum, vakitlice müdahaleyi gerektiriyor. Aksi halde vakit geçmiş olabilir ve geriye kurtarılacak pek bir şey kalmayabilir.

2. O halde ne yapmak gerekiyor?

Bir kere bu kör gidişten çıkmak ama bunu da vakitlice yapmak gerekiyor. Bu da aracı, aracın direksiyonundakini ve aracın istikâmetini değiştirmekle mümkün. Başka türlü söylersek, yönetenleri değil, yönetimi değiştirmeyi gerektiriyor. Aslında yönetimi ve sistemi de değil, sistemi, uygarlığı değiştirmek gerekiyor. Zira, burjuva uygarlığı artık gününü doldurdu, sürdürülebilir değil. İnsanlığa teklif edebileceği bir şey yok… Her seferinde, her ileri aşamada çözdüğünden daha çok sorun yaratır duruma gelmiş bulunuyor. Hem sosyal ve hem de ekolojik mahiyetteki sorunları çığ gibi büyütmeden yol alamıyor. İnsanî –sosyal mahiyetteki sorunlara ve kötüleşmeye, antroposen [anthropocène] bir aşamaya geçilmesinin sonucu olan doğal bozulma ve kötülükler de eşlik ediyor ve bu ikisinin diyalektiği durumu daha da vahim ve sürdürülemez hale getiriyor. Atmosfer hızlı bir tempoyla ısınmaya devam ediyor, hava kirleniyor, canlı türleri yok oluyor, okyanuslar tuzlanıyor, doğal felaketlerin sayısı ve yoğunluğu artıyor, her türlü riskler büyüyor, yaşamın tadı kaçıyor, hastalıklar artıyor, vb… Fakat bütün bu olup-bitenler kendiliğinden ortaya çıkmıyor… Birilerinin verdiği kararların, yaptıkları tercihlerin, dayattıkları politikaların sonucu olarak tezahür ediyor… Velhasıl dar bir küresel oligarşinin, yeryüzünün egemenlerinin eseri… Elbette olup-bitende herkesin sorumluluğu eşit değil… Eğer durum böyleyse, başka aktörlerin sürece müdahalesiyle bu gidişi durdurmak ve tersine çevirmek, perspektifi ve paradigmayı değiştirmek de pekâlâ mümkün demektir.

Bu amaçla, herkesin olana dar bir oligarşi tarafından el konulması durumuna son vererek işe başlamak, ortak malları, herkesin olanı, müşterekleri asıl bulunması gereken zemine çekmek, toplumdan çalınanı asıl sahibine iade ederek başlamak gerekiyor. Eş zamanlı olarak, kullanım değerini ihya etmek, lüzumsuz, dahası zararlı şeylerin üretimine son vermek ve tabii doğa-toplum, doğa-insan, insan-toplum ilişkisini yeniden tanımlamak ve asıl bulunması gereken zemine çekmek; yaşamın kaynağı olanı hoyratça sömürmekten vazgeçmek… Toplum yaşamını, kollektif yaşamı yeni bir temel üzerinde yeniden dizayn etmek, toplumsal yaşamı her düzeyde demokratikleştirmek. Bu amaçla şimdilerde oynanan, seçimlere dayalı sefil demokrasi oyununu reddetmek. İnsanlığın ortak iyiliğini gerçekleştirebilmek için çok kültürlülüğü hayata geçirmek. Devletin toplumun-kamunun koruyucusu ve garantisi olduğuna dair yanlış anlayışı sorgulamak. Sosyal eşitlik ve dayanışmayı bir yaşam ilkesi haline getirmek. İnsan doğası denilip, insanın doğuştan bencil olduğu türü kabûlleri reddetmek…

İşte ancak böylesi bir paradigma değişikliği, uygarlığın ve insanlığın ortak geleceğini güvence altına alabilir ve insanlığın ortak iyiliğini sağlayabilir… Zira insanlığın ortak iyiliğini hedeflemek, hem bu gün ve hem de gelecekte insanların haysiyetli bir yaşam sürebilmelerinin önkoşuludur. İnsanlığın ortak malı (müşterekler) olarak ne varsa korumak ve geliştirmek, her bireyin, her topluluğun, her ulusun, her halkın görevidir… Ve hiç bir ayrım gözetilmeksizin herkesin insanlığın ortak mirasından ve ortak mallardan (müştereklerden) eşit koşullarda yaralanması gerekir. Oysa bu günün kuralı, insanlığın ezici çoğunluğunu bu mirasın dışına atmak üzerinedir…

Velhasıl, insanlığın ortak iyiliğini ihya etmek için ortak kötülüğün bertaraf edilmesi gerekiyor, aynı anlama gelmek üzere vakitlice kapitalizm belasından kurtulmak gerekiyor. Bunun için de Gezi direnişinin işaret ettiği tarafa bakmak gerekiyor…

* Bu yazı, editörlüğü Sosyoloji Mezunları Derneği (SOMDER) tarafından yapılan ve Ütopya Yayınevi tarafından yayınlanan, Gezi Tartışmaları: İsyanın dünü bu günü yarını başlığını taşıyan kitap için yazıldı (F.B.)

(1)Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm- Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri, çeviri Ayşe Buğra, Alan Yay. İstanbul 1986.
(2)Fikret Başkaya, Yeni Paradigmayı Oluşturmak- Kapitalizmden Çıkmanın Gerekliliği ve Aciliyeti Üzerine Bir Deneme, Özgür Üniversite Kitaplığı, Ankara, 2011.
(3)Karl Marx, Kapital. Birinci cilt, 3. Baskı, s. 517, Sol Yayınları – Ankara
(4)İnsan faaliyetlerinin dünyanın ekosistemi üzerinde küresel çapta önemli etkilere sahip olduğu jeolojik devreyi tarif etmek üzere kullanıma sokulan Fransızca bir kelime…

Fikret Başkaya
11 Temmuz 2015 http://www.ozguruniversite.org/

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Politika
Suç ve Ceza romanına ve Dostoyevski’ye dair – Mazlum Beyhan

Dünya edebiyatının en büyük yazarlarından biri olan Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 30 Ekim 1821 günü Moskova'da bir doktor ailesinin çocuğu olarak...

Kapat