Platon’da Bilgi ve Algı

PLATON’DA BİLGİ VE ALGI
Günümüzde çok kişi, görümsel (ampirik) bilginin, algıya dayandığını ya da algıdan türediğini kanıtsız kabul etmektedir. Bununla birlikte Platon’da ve birtakım başka okulların filosofları arasında, “bilgi” adı verilmeye değer hiçbir şeyin duyulardan türetilemiyeceğine; tek gerçek bilginin kavramlarla ilgili olduğuna varan bir öğreti göze çarpar. Bu görüşe göre “2 + 2=4” gerçek bilgidir. “Kar beyazdır” türünden bir anlatımsa çift anlamlılık ve belirsizlik dolu olduğundan filosofun doğrular öbeğine (corpus) girmez.
Belki Parmenides’e geri götürülebilecek bu görüşü, felsefe dünyası açık biçimiyle Platon’a borçludur. Şimdi, Platon’un bilgiyi algıyla bir tutan görüşe karşı yaptığı eleştiriyi ele alacağım. Bu eleştiri, Theatetos’un ilk yarısındadır.
Thatetos’ta “bilgi”nin bir tanımı aranır, diyalog olumsuz bir vargıyla kapanır, Değişik tanımlar ileri sürülür ve yadsınır. Hiçbir doyurucu tanım yapılmaz.
Bunlardan ilki ve benim de üzerinde duracağım tek tanımı Theaetotos şöyle dile getirir.
“Bir şeyi bilen kişi, bildiği şeyi algılıyor gibi geliyor bana. Şimdi görebildiğim kadarıyla bilgi algıdan başka bir şey değil.”

İNSAN HER ŞEYİN ÖLÇÜSÜ
Sokrates bu öğretiyi, Pratagoras’ın “insan her şeyin ölçüsüdür”, yani verilen herhangi bir şey bana, bana göründüğü gibi; sizeyse size göründüğü gibidir” öğretisiyle özleştirmektedir. “O halde algı tüm var olan bir şeydir. Bilgi olduğu için de şaşmaz” tümcelerini ekler Sokrates.
Daha sonraki tartışma büyük ölçüde, algının öz çizgilerini belirtmeye ayrılmıştır. Böyle bir tartışmanın sonunda, algı gibi bir şeyin bilgi olmadığından ortaya çıktığını kanıtlamak uzun sürmez.
Sokrates, Protagoras’ın öğretisine, Herakleitos’un, her şeyin tüm (daima) değiştiği yani, “var demekten hoşlandığımız her nesnenin gerçekte, olup sürecinde bulunduğu” öğretisini katar. Platon, bu öğretinin, duyu nesneleri için doğru, gerçek bilgi nesneleri için yanlış olduğuna inanır. Fakat, diyalog boyunca, onun olumlu (pozitif) öğretileri arka planda kalır.
Sadece duyu şeylerine uygulanabilir olsa bile Herakleitos’un öğretisiyle, bilginin algı biçimindeki tanımını birlikte ele alırsak, bilginin olan değil olmakta olan konusunda olduğunu anlarız.

BAĞLANTISAL ÖNERMELER
Bu noktada çok ilkel nitelikte çözülmezler çıkar karşımıza: 6’nın, 4’ten büyük, 12’den küçük, dolayısıyle hem büyük hem küçük olduğu söylenir. Çelişmedir bu. Aynı biçimde, Sokrates, henüz genç ve yeterince büyümemiş olan Theaetetos’tan şimdi daha uzundur. Fakat birkaç yıl sonra Theaetetos’tan daha kısa olacaktır. Bu bakımdan Sokrates hem uzundur hem kısa. Bağlantısal önerme düşüncesi Platon’u yanıltmış anlaşılan. Hegel’e değin (Hegel dahil) pek çok filosof aynı durumda. Sözü edilen türden çözülmezler, tartışmayla yakın ilgileri bulunmadığından bir yana bırakılabilir.
Theaetetos’ta algı, nesneyle duyu organı arasında karşılıklı bir etki gibi görüşmüştür. Nesne ve duyu organı Herakleitos’a göre, sürekli biçimde değişmekte ve değişirken algılayışı da değiştirmektedir. Sokrates, sağlıklıyken şarabı tatlı, sayrıyken acı bulduğuna işaret eder. Algılayandaki değişme, algılayışın değişimine neden olmuştur.

HAYVAN HER ŞEYİN ÖLÇÜSÜ
Bu diyalogla Protagoras’ın öğretisine çeşitli itirazlar ileri sürülmüş, sonra bunlar geri alınmıştır. Protagoras’ın domuzları ve maymunları da tüm şeylerin ölçüsü sayması gerektiği söylenir. Onlar da algılıyan varlıklardır çünkü. Öte yandan düş ve delilikteki algıların geçerliği üzerine sorunlar çıkarılır ortaya. Protagoras’ın haklı olmasıyla, hiç kimsenin bir başkasından daha çok şey bilemiyeceği anlatılır: Protagoras sadece, tanrılar ölçüsünde bilge olmakla kalmıyor, daha kötüsü aptaldan daha bilge olmuyor. Ayrıca, bir kişinin yargıları öbürünün yargıları ölçüsünde doğruysa, Protagoras’ın yanıldığını ileri sürenler onun haklı bulunduğu nedenin aynıyla haklı olacaklardır.
Sokrates kendini o an Protagoras’ın yerine koyarak, bu karşı çıkışların çoğunu yanıtlamaya çalışır. Düşlerdeki algılar algı olarak doğrudur. Domuzlar ve maymunlarla ilgili kanıtıysa kaba bir küçümseme olduğundan bir yana bırakır. İnsanın her şeye ölçü olması durumunda, bir kişinin başkası ölçüsünde bilge olacağı kanıtınaysa, yine Protagoras adına ilginç bir karşılık bulur: Bir yargı başka bir yargıdan daha doğru olmadığı halde, daha iyi sonuçlara sahip olabilmesi anlamında daha iyi olabilir. Pragmacılığı anımsatıyor bu.(44)
Sokrates bu karşılığı verir. Yine de yetinmez, şunları ekler: Bir doktor sayrılığımın gidişini önceden bildirdiğinde, geleceğimi benden daha çok biliyor demektir. Yurttaşlar devletin neyi buyurması gerektiği konusunda anlaşamıyorsa, birtakım insanlar, geleceği başkalarından daha çok biliyor demektir. Böylece, bilge kişinin, şeylerin ölçüsü olmaya, bir aptaldan daha layık olduğu sonucu kaçınılmazdır.
Bütün bunlar her insanın bütün şeylerin ölçüsü olduğu öğretisine karşı duruşlardır. Bilginin algı anlamına geldiği konusundaki öğretiyi birinciye yol açtığı ölçüde dolaylı olarak ilgilendirirler. Algıya olduğu kadar, belleğe de (hafızaya da) yer vermek gerektiğini öne süren dolaysız bir kanıt bulunmaktadır ayrıca. Bu kanıt kabul edilir, ileri sürülen tanım, o uzanımda değiştirilir.

HERAKLEİTOS’UN ELEŞTİRİSİ
Şimdi Herakleitos öğretisinin eleştirilerine geliyoruz: söylendiğine göre bu öğreti önce, Herakleitos’un, Ephesoslu yetenekli gençler arasındaki ardıllarınca (tilmizlerince) ileri uçlara vardırılmış. Bir şey, ya yerini ya da niteliğini değiştirerek değişir. Sürekli akış öğretisi, şeylerin tüm (daima) her iki bakımdan da değişmekte olduğunu savunuyor. Ona bakılırsa, şeyler sadece birtakım niteliklerini değil bütün niteliklerini değiştirmektedir. Yetenekli gençler böyle düşünmüşler.(45) Bu kanı çapraşık sonuçlara varır. “Bu beyazdır” diyemeyiz sözgelimi. Konuşmaya başladığımız an o nesne beyaz olsa bile, tümcemizi bitirmeden değişmiştir. Bir nesneyi gördüğümüzü söyliyemeyiz. Görme, kesiksiz olarak görmeyiş’e dönüşmektedir. Her şey her yolda değişiyorsa, görme’ye görmeyiş’ten algılayışa algılanmayış’tan daha başka bir anlam vermeye hakkımız yoktur. “Algı bilgidir” dediğimiz ölçüde “algı bilgi değildir” de diyebiliriz.

SÖZCÜK ANLAMLARI DEĞİŞMEZ
Yukarıki kanıtların vardığı sonuç, sürekli akışta olan ne olursa olsun, sözcük anlamlarının hiç değilse bir an değişmeden kalması gerektiğidir. Yoksa, hiçbir sav (assertion) belirli olamaz, hiçbir savın doğruluğu, yanlışlığından daha güçlü biçimde savunulamaz. Tartışma ve bilginin olanaklı olması isteniyorsa, değişmez olan bir şey bulunmalı. Sanırım kabul etmek gerekir bunu. Büyük ölçüde bir akış, sözü geçen kabule uygundur.
Bu noktada Parmenides, çok büyük ve ulu bulunduğundan tartışma konusu yapılmaz. “Saygıdeğer, yüce ve soylu bir derinliğe sahip bir kişi o, herkesten çok sayarım onu.” Bu görüşleriyle Platon, durağan (statik) bir evrene karşı sempatisini, tanışma amacıyla kabul etmiş olduğu Herakleitos’un sürekli akış öğretisine karşı da antipatisini göstermiş olur. Böyle yüceleyici sözlerden sonra Parmenides, seçeneğini Herakleitos seçeneğine yaklaştırmaktan kaçınır.

BİLGİ ALGI ÖZDEŞLİĞİ
Gelelim Platon’un, Protagorasçı bilgiyi-algı özdeşliği çabasına karşı tutumuna. Gözlerimiz kulaklarımızla olmaktan çok, gözlerimiz ve kulaklarımız aracılığıyla algıladığımızı anlatarak girişir işe Platon. Bir bölüm bilgimizin herhangi bir duyu organına ilişkin bulunmadığını belirtir sonra. Sözgelimi, her ikisini birden algılıyan duyu organı bulunmadığı halde seslerin ve renklerin benzemezliğini biliriz. “Varlık, varlık olmayış, benzerlik, benzerlik olmayış, aynılık ve ayrılıklar, birlik ve genellikle sayılar” için belirli bir duyu organımız yoktur. Aynı usavurma, saygıdeğer, saygıdeğer olmıyan iyi ve kötü kavramları için de yapılabilir. “ Zihin kimi şeyleri kendi aracılığıyle, başka şeyleriyse vücut yetenekleri aracılığiyle düşünür.” Serti ve yumuşağı dokunmakla anlarız. Fakat onların var ve karşıt olduklarını zihin belirler. Varlığa ulaşan, sadece zihindir. Varlığa ulaşmazsak doğruluğa da ulaşamayız. Bundan, şeyleri sadece, duyular aracılığıyla bilemiyeceğimiz sonucu çıkar. Çünkü sadece duyularla, nesnelerin var olduğunu bilemeyiz. Dolayısıyla bilgi, izlenimlerde değil, düşüncede yer alır. Algı, varlığı ve sonuçta, doğruluğu kavramada hiçbir payı olmadığı için bilgi değildir.
Bilginin algıyla özleştirilmesine karşı öne sürülen bu kanıtta kabul edilebilecek olanı kabul edilmemesi gerekenden ayırmak güç. Platon’un tartıştığı, birbiriyle bağlantılı üç tez var:
1 – Bilgi algıdır.
2 – İnsan her şeyin ölçüsüdür.
3 – Her şey akış durumundadır.
Kanıtın öncelikle işlediği birinci tez, bizim az önce ele aldığımız son parça dışında başlı başına tartışılmış değildir pek. Orada karşılaştırma, varlığın bilgisi ve sayının anlaşılmasının bilgiye esas olduğu, fakat bunların, herhangi bir duyu organıyle ortaya koyulmadığından, algıda içerilemeyeceği ileri sürülmüştür. Onlarla ilgili olarak söylenenler değişiktir. Benzerlik ve benzemezlikle başlıyalım:

BENZERLİK – BENZEMEZLİK
Bir rengin, görmekte olduğum, ayrı koyulukta iki parçasının, duruma göre benzer ya da benzemez olduğunu kendi adıma “algılayış” değil “algı yargısı” saymak isterim. Bir algılayış bilgi değil, ortaya çıkan (vuku bulan) bir şeydir ve eş ölçüde fizik ve psikoloji dünyasına ilişkindir. Doğallıkla, Platon’un yaptığı gibi, algıyı algılıyanla bir nesne arasındaki ilişki olarak düşünürüz. “bir masa görüyorum” deriz sözgelimi. Burada “ben” ve “masa” mantıksal kuruluşlardır. Kaba görünüşün özü sadece belirli renk parçalarıdır. Bu renk parçaları, dokunma imgeleriyle çağrışım yapar; sözcüklere neden ve bir anılar kaynağı olabilirler. Dokunma imgeleriyle bütünlenen algılayış, fiziksel olduğu varsayılan bir “nesne” olur. Sözcükler ve anılarla bütünlenen algılayış, öznenin bir parçası olan ve zihinsel sayılan bir algı durumuna geçer. Birincisi sadece bir görünüştür. Ne doğrudur ne de yanlış. Sözcüklerle bütünlendiğinde yargı olur ve doğruluğa yanlışlığa el verir. Bu yargıya ben “algı yargısı” diyorum. “Bilgi algıdır” önermesi “bilgi algı yargısıdır” biçiminde yorumlanabilir. Sadece bu biçimde, gramer yönünden doğrulanmaya yatkın olur.
Benzerlik ve benzemezliğe dönelim: İki rengi aynı anda görüp, yine aynı anda algıladığımda, benzerlik ya da benzemezliğin, verinin parçası olması ve algı yargısında ileri sürülmesi tüm olanaklıdır. Platon’un, benzerlik ve benzemezliğin algılanmasına yarayan hiçbir duyu organına sahip olmadığımız yolundaki kanıtı beyin kabuğunu hesaba katmaz ve bütün duyu organlarının vücut yüzeyinde olduğunu varsayar.
Benzerlik ve benzemezliğin, olanaklı, algısal veriler olarak işin içine katılması yolundaki kanıt şudur: Ayrı koyulukla A ve B gibi renk gördüğümüzü ve “A, B’ye benziyor” yargısını verdiğimizi düşünelim. Daha ileri giderek, Platon’un yaptığı gibi, böyle bir yargının, genellikle doğru ve bizim ele aldığımız durumdaysa özellikle doğru olduğunu düşünelim. Öyleyse, A ile B arasında, sadece, bizim açımızdan benzerliği ileri süren bir yargı değil, bir benzerlik bağlantısı (relation) bulunmaktadır. Salt bizim yargımız bulunsaydı ortada, doğruluk ve yanlışlığa el vermeyen keyfi bir yargı olacaktı o. Doğruluk ve yanlışlığa el verdiğinden A ile B arasındaki benzerlik, bizden ayrı olarak da vardır, salt zihinsel olamaz. “A, B’ye benziyor” yargısı doğruysa, “A kırmızıdır”, “A yuvarlaktır” yargıları ölçüsünde “olanak” açısından doğrudur. Benzerlik algısında zihin, renk algısında olduğundan daha çok işe karışıyor değildir.

VARLIK
Platon’un, üzerinde çok durduğu “varlık”a geliyorum şimdi. Ona göre, ses ve rengin ikisini birden içeren bir düşünceye sahibiz. Yani o ses ve renk vardır. Varlık her şeye ilişkindir ve zihnin kendi başına kavradığı şeyler arasındadır. Varlığa ulaşmadan doğruluğa ulaşmak olanaksızdır.
Burada, Platon’a karşı kanıt, benzerlik ve benzemezlik durumundaki kanıttan bütünüyle ayrıdır. Yeni kanıt, Platon’un varlık konusunda söylediği sözlerin, kötü bir gramer ya da söz dizimi (syntax) olduğudur. Böyle bir durum, sadece Platon için değil, Tanrı varlığıyla ilgili ontolojik kanıt türünden sorunlar için de önemlidir.
Bir çocuğa “arslan vardır, tek boynuzlu at yoktur” dediğinizi düşünün. arslanlar konusundaki görüşünüzü, çocuğu hayvanat bahçesine götürüp, “bak, işte bir arslan” diyerek kanıtlayabilir, filosof değilseniz, “işte onun var olduğunu görüyorsun artık” tümcesini eklersiniz. Filosof olarak böyle bir tümce kullanırsanız saçmalıyorsunuz demektir. “Arslan vardır” demek, “arslan bulunmaktadır”, yani, “x bir arslandır, uygun bir arslan için doğrudur” demektir. O uygun x için “vardır” diyemeyiz, sadece, vardır fiilini, tam olan ya da olmayan bir tanıta (description) yükliyebiliriz. “Arslan” pek çok şeye uygulandığı için tam olmayan bir tanıttır (description) “Hayvanat bahçesindeki en büyük arslan”sa tam bir tanıttır. Çünkü tek bir nesneye uygulanmıştır.
Şimdi, açık kırmızı bir renk parçasına baktığımızı düşünelim. “Bu benim şimdiki algımdır” diyebilirim. Aynı zamanda şimdiki algım vardır” tümcesini kullanabilirim. Ancak “bu vardır” diyemem, çünkü “vardır”, sadece bir ada karşıt olarak bir tanıta uygulandığında anlamlıdır. Böylece varlık, zihnin, nesneler yoluyla öğrendiği şeylerden biri olmak durumundan çıkar.
Sayıların anlaşılmasına gelince, burada göz önüne alınacak çok ayrı iki şey bulunuyor:
1 – Aritmetik önermeleri,
2 – Görümsel (ampirik) sayma önermeleri.
“2+2=4” birinci, “on parmağım var” ikinci türden önermelerdir.
Aritmetiğin ve genellikle salt matematiğin algıdan türemediği konusunda Platon’la uzlaşıyorum. Salt matematik, “insanlar insandır” türünden, fakat, genellikle daha karmaşık totolojilerden kuruludur. Matematik bir önermenin doğruluğunu bilmek için. dünyayı değil, simgelerin anlamını incelemek zorundayız. Amacı sadece kısaltma olan tanımları bir yana bırakırsak simgeler, “ya da”, “değil’’, “bütün”, “kimi” sözcükleridir. Bunlar, “ Sokrates” sözcüğünde olduğu gibi, güncel dünyadaki herhangi bir nesneye karşılık değillerdir: Bir matematik denklemi, iki öbek simgenin aynı anlama sahip bulunduğunu ileri sürer. Salt matematiğe bağlı kalmadıkça bu anlam, algılanabilecek konusunda herhangi bir şeyi bilmeksizin anlaşılabilir bir anlam olmalıdır. Sonuçta matematik doğruluk, Platon’un belirttiği gibi, algıdan bağımsız, sadece simgelere ilişkin özel bir doğruluk.

ALGIDAN TÜREMEMİŞ BİLGİ TÜRLERİ
“On parmağım var” türünden sayma işlemine ilişkin önermeler, tümüyle ayrı dizgedendir (kategoridendir). Hiç değilse, fiilsel olarak algıya dayanır. “Parmak” kavramının algıdan soyutlandığı açıktır. Fakat “on” kavramı nereden çıkmıştır? Burada gerçek bir tümele ya da bir Platon ideasına varıyor gibi görünebiliriz. “On”un algıdan soyutlandığını söyliyemeyiz. Çünkü, bir nesne konusunda “o” olarak görünen bir algılayış eş ölçüde başka türlü de görülebilir. Bir elin bütün parmaklarına hep birlikte “parmak” adı verdiğimi düşünelim. Bu durumda “iki parmağım var” diyebilirim. Böylesi, daha önce on sayısı yardımıyla betimlediğim algı olgusunun aynını tanıtlar. Dolayısıyla “on parmağım var” anlatımında algı, “bu kırmızıdır” anlatımında olduğundan daha küçük; kavramsa yine birinci anlatımda, ikincisinden daha büyük bir pay alır. Sorun, bir aşama sorunudur.
“On” sözcüğünün ortaya çıktığı önermeler konusunda denecek şudur: Bu önermeler, doğru bir biçimde çözümlendiklerinde “on” sözcüğüne karşılık olacak hiçbir kök öge içermezler. Durumu “on” gibi büyük bir sayıda açıklamak, işi karıştırır. İyisi mi, “on parmağım var” tümcesi yerine, “iki elim var” tümcesini koyalım.
“Bir a vardır bir de b. a ve b özdeş değildir. x ne olursa olsun ‘x elimdir’ anlatımı yalnız ve yalnız x’in a ya da b olması durumumla doğrudur.”
“İki” sözcüğü görülmüyor burada. a ve b harflerinin görüldüğü doğru. Onların iki olduğunu, beyaz, siyah ya da herhangi bir renkte olduklarını bilme gereksiniminden daha büyük bir gereksinimle bilmek zorunda değiliz.
Dolayısıyla sayılar, belirli kesin bir anlamda biçimseldir. Değişik derlemelerden her birinin, iki üyeye sahip olduğunu ileri süren değişik önermeleri doğrular olgular, ortak bir kök ögeye değil ortak bir biçime sahiptirler. Bu bakımdan onlar, Özgürlük Heykeli, ay, George Washington konusundaki uzay-zamanın belirli bir parçasına ilişkin önermelerden ayrıdırlar. Özgürlük Heykeli konusunda ileri sürülebilecek bütün anlatımlar arasında ortak olan, işte bu, uzay-zaman parçasına ilişkinliktir. “İki tane şu ya da bu vardır” türünden önermeler arasındaysa biçim dışında ortak hiçbir şey yoktur. “İki” simgesinin, içinde yer aldığı önermenin anlamına olan bağlantısı; kırmızı simgesinin, içinde yer aldığı önermeye olan bağlantısından çok daha karmaşıktır. Belirli bir anlamda, “iki”nin hiçbir anlamı bulunmadığını söyleyebiliriz. Çünkü o, doğru, bir anlatımda ortaya çıktığı zaman, anlatımın anlamı içinde “iki”ye karşılık hiçbir kök öge yoktur. Eğer istersek, sayıların bitimsiz değişmez v.ö. olduğunu söyliyebiliriz. Ancak sözlerimize, onların mantıksal uydurular olduklarını da eklemeliyiz.
Dahası var: ses ve rengi amaçlayarak Platon, “ikisi birlikte ikidir, her biri birdir” diyor. “İki”yi gözden geçirmiştik, şimdi de “bir”i alalım ele. Varlık konusunda düşülen yanlışa benzer bir yanlışa düşülüyor burada. “Bir” yüklemi nesnelere değil, birim sınıflara yüklenir. “Yerin bir uydusu var” diyebiliriz. Fakat “ay birdir” demek, sözdizimsel (syntactical) yanlışlığa düşmektir. Böyle bir sav (assertion) ne anlatır? Aynı biçimde, ayın çeşitli bölümleri olduğundan “ay çoktur” da diyebilirsiniz. “yerin bir uydusu vardır” demek, “yerin uydusu” kavramının bir özelliğini, yani şu özelliği dile getirmek demektir:
“x yerin bir uydusudur önermesinin yalnız ve yalnız x, c olduğunda doğru olduğu bir c vardır.”
Gökbilimsel (astronomik) bir doğruluktur bu. Fakat, “yerin uydusu” yerine “ay”ı ya da başka bir özel adı koyarsanız sonuç ya anlamsızdır, ya da totoloji. “On”un “parmağım” kavramının bir özelliği olması gibi, belirli kavramların özelliğidir “bir”. “Yerin bir uydusu vardır. Bu da aydır. Dolayısıyla ay birdir” savı (assertion), “havariler 12’dir. Peter de bir havariydi. Dolayısıyla Peter 12’dir” savı ölçüsünde kötüdür. İkinci savda, 12 yerine “beyaz”ı koysaydık, sonuç geçerli olurdu.
Yukarki düşünceler şunu gösteriyor: Mantık ve matematik gibi, algıdan türememiş biçimsel bilgi türleri bulunduğundan, Platon’un bütün öbür bilgilerle ilgili kanıtları yanlıştır. Doğallıkla, onun vargısının yanlışlığını değil, o vargının doğruluğunu var saydıracak geçerli bir neden bulunmadığını kanıtlar bu.

HER ŞEYİN ÖLÇÜSÜ
“İnsan her şeyin ölçüsüdür” ya da kendisinin yorumuyla düşünürsek, “her insan her şeyin ölçüsüdür” diyen Protagoras’ın durumuna göz attığımızda, tartışmanın gelişeceği düzeyi belirlemenin esas olduğunu görürüz. Başlangıçta, algılayışlarla çıkarımları ayırt etmek gerektiği açıktır. Algılayışlar arasında her insan, kaçınılmaz olarak kendi algılayışıyla sınırlıdır. Başkasının algılayışları konusundaki bilgisini, okumak ve işitmekle sağladı. Düş görenlerin ve delilerin algılayışları, algılayış olarak, tümüyle, başkalarının algılayışları ölçüsünde geçerlidir. Onlara karşı tek itiraz, alışılmadık bağlamları dolayısıyla, yanlış çıkarımlara yol açmaya yatkın oluşları biçimindedir.
Çıkarımlar konusunda ne diyebiliriz? Onlar da eş ölçüde kişisel ve özel midir? Bir bakıma, durumun böyle olduğunu kabul etmeliyiz. İnandığım şeye, beni çeken bir neden olduğu için inanmalıyım. O neden bir başkasının savı (assertion) olabilir. Sözgelimi, kanıtları gözden geçiren bir yargıçsam yeter bir neden sayılabilir bu. Ayrıca, bir Protagorasçı olabilirim. Başlangıçta kendisiyle uyuşmasam da, küçük bir dikkat sonucu haklı çıktığını görmüş olduğum bir muhasebecinin bir sayı dizisi konusundaki kanısını benimkine üstün tutarak kabullenmem usa yatkındır. Bu anlamda bir başkasının benden bilge olduğunu düşünebilirim. Doğru yorumlandığında, hiçbir yanlış yapmadığımı değil, yanlışlarıma ilişkin kanıtın bence açık olması gerektiğini içerir Protagorasçı tutum. Geçmişteki benle ilgili olarak, başka biri konusunda verilircesine yargı verilmesi olanaklıdır. Algılara karşıt olarak çıkarımlarla ilgili, kişisel olmayan doğruluk ölçütü bulunduğunu var saydırır böylesini. Yaptığım herhangi bir çıkarım, bir başkası ölçüsünde doğruysa, Platon’un Protagoras’ta bulduğu anlıksal (intellectual) kargaşa gerçekten var demektir. Önem taşıyan bu noktada, Platon haklı görünüyor. Algıların görümsel özdekteki (material) çıkarımın doğruluğu için yapılan denetleme olduğunu söyleyecektir bir görümcü (empirik).

EVRENSEL AKIŞ
Evrensel akış öğretisini Platon alaya almıştır. Bu konuyu savunmuş olan herkesin onu, Platon’un ona kazandırdığı aşırı biçimde görmüş olacağını sanmıyorum. Sözgelimi, gördüğümüz renklerin sürekli olarak değiştiğini varsayalım. “Kırmızı” gibi, bir sözcük, ayrı koyulukta pek çok renge uygulanır. “Kırmızıyı görüyorum” dediğimizde, bu sözleri kullanmak için geçen zaman boyunca, tümcenin doğru kalmaması için bir neden yoktur. Platon, vargılarını, algılama, algılamama, bilme, bilmeme türünden mantıksal karşıtları, sürekli değişme süreçlerine uygulıyarak elde eder. Ama, bu gibi karşıtlar, böyle süreçleri betimlemeye elverişli değildir. Sisli bir günde, önünüzde yürüyen bir adam düşünün. Adam gittikçe sislere bürünür. Sonunda onu hiç görmediğinizden emin bulunduğunuz bir an gelir. Arada bir kuşku zamanı vardır. Mantıksal karşıtlar kolaylık olsun diye yaratılmışlardır. Sürekli değişme, olanağını Platon’un bilmezlikten geldiği nicel bir aygıt ister. Platon’un bu konuda söyledikleri büyük ölçüde konu dışıdır.
Aynı zamanda, sözcüklerin bir aşamaya değin kesin anlamı bulunmadıkça, tartışmanın olanaklı olmadığı kabul edilmelidir. Burada aşırı mutlak olmak kolaydır. Sözcükler anlamlarını değiştirir. Sözgelimi “idea” sözcüğünü alalım. Platon’un ona verdiği anlamı öğrenebiliriz. Ancak enikonu bir öğrenim süreciyle. Sözcüklerdeki anlam değişmelerinin, sözcüklerin betimlediği nesnelerdeki değişmelerden daha yavaş olması zorunludur. Sözcük anlamlarında hiçbir değişme olmaması zorunlu değil. Belki mantık ve matematiğin soyut sözcüklerine uygulanmaz bu. Böyle sözcüklerin, önermelerin maddesine değil, yalnızca biçimine uygulandığını görmüştük. Burada da mantık ve matematiği kendine özgü bulmaktayız yine. Platon, Pythagorasçıların etkisi altında, başka bilgileri epeyce matematikle kaynaştırmış. Bu yanlışı en büyük filosofların çoğuyla paylaşımıştır. Fakat, ne olsa yanlış yanlıştır.

Bertrand Russell
Batı Felsefesi Tarihi 1
Çeviren: Muammer Sencer

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here