Sanat Atardamarlarımızdan İbrahim Demirel – Müslüm Kabadayı

İnsanlar vardır, atom karıncadır; yılmadan ve kararlılıkla amaçları doğrultusunda ömürlerini adarlar. Bunlardan, amaçları bilim ve sanat yoluyla insanı yüceltmek, toplumları eşitlik-özgürlük deryasında yaşatmak ve geliştirmek olanları hep hayranlık ve saygıyla takip etmişimdir. Dolayısıyla onların oluşturduğu bilim ve sanat okyanusunda bir damla olmak, yaşam rehberim olmuştur.

Bilim ve sanat okyanusuna katkıda bulunanlar arasında ülkemizden yetişenler de az değildir. Her ne kadar gezegenimiz sermayenin eliyle yeni bir ortaçağa götürülüyor, her alandan sahtelik çoğalıyorsa da, bu okyanusun akarsularını kurutmayı başarabilmiş değiller. Nâzım Hikmet’lerin yolundan giden şairler, Orhan Kemal’lerin izini genişleten yazarlar, gerçekçi sanatçılar, toplumcu bilim insanları çoğaldıkça da kurutamayacaklar. Bu düşüncemizi somutlayan örneklerden biri de İbrahim Demirel. O, fotoğraf sanatçılığı başta olmak üzere yayıncılığı, grafikerliği, sanat galericiliği vd. özellikleriyle sanat akarsularımızdan biridir.

Onun adını 1970’li yılların ikinci yarısında ilk kez öğrendim, fotoğraf ve şiirleri estetik biçimde düzenlediği kartpostal ve posterlerden. Sonra gazetelerde çıkan haberlerden, Nâzım Hikmet’le ilgili yaptığı bir çalışmadan dolayı hapse atılmasından, sergilerinden, çıkardığı tematik fotoğraf katologlarından çalışmalarını takip ettim. İki yıl önce ressam Erdal Ateş dostumun önermesine karşın atölyesine gidip söyleşemediğim için üzülüyordum. Nihayet 10 Aralık 2016’da Sanatyapım Galerisi’ne eşim Sevda ve kızımız Diren Evin’le giderek, kendisiyle yüz yüze tanışma olanağı buldum. Kısa sürede halk deyimiyle “kanımızın ısındığı” İbrahim Demirel’in insani güzelliğine tanık olmaktan da mutluluk duydum. 13 Aralık’taki buluşmamızda yanımda büyük kızımız İlkyaz ve şair-yazar Ali Ozanemre Ağabey varlardı. İlk buluşmadaki “kanımızın ısınması”, bu kez “kaynamaya” dönüştü. Bunda, kendisinin Akçadağ İlköğretmen Okulu’nda, Ali Ozanemre’yle benim Düziçi İlköğretmen Okulu’nda okuyarak Köy Enstitülerinin mirasından yararlanmış olmamızın payının yüksek olduğunu belirtmeliyim.

Sanat dünyası, İbrahim Demirel’i 1964’te Ortaköy Öğretmen Okulu’nda açtığı resim sergisinden itibaren fotoğraf sanatçılığı, grafikerliği, yayıncılığı vd. çalışmalarıyla tanıyor. Özellikle genç kuşağın bilmesi için onun yaşamının önemli kesitlerinden söz etmekte yarar var. 1941’de Malatya’nın Akçadağ ilçesine bağlı Körsüleymanlı köyünde dünyaya gelen İbrahim Demirel, çok çocuklu ailede büyür. Adaklı evin tek erkek çocuğudur. Adak yerinden dönerken bir kartalın anası Hatun’un üstünde dönmesi, erkek olacağının işareti olarak görülür. Köy dayanışması, aile sıcaklığı ve Kızılbaş sevgisiyle kişiliği yoğrulur. 1958’de Akçadağ İlköğretmen Okulu’nda, doğanın zenginliğinden ve ortaklaşmacı köy yaşamından beslenen yaratıcılığını geliştirme olanağı bulur. Bunun yansıması olarak 1961’de Çapa Öğretmen Okulu Resim Semineri’ne girer. 1964’te mezun olur ve aynı yıl Van’ın Gülsümler köyünde öğretmenliğe başlar. 1966’da İstanbul Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’na girer. Sanat yaşamında dönüşüm sağlayan bu okula giriş sınavına dair anısı, onun hem ataklığını hem de kendini ifade etme biçimini ele vermektedir. Sınavda hoca, “Deniz canlılarını çizeceksiniz,” der. Çocukluğu dağlık bölgede geçtiğinden ve o güne kadar deniz canlılarıyla ilgili bilgisi sınırlı olduğundan, bir süre kağıdın başında durur. Çizenlere göz attığında bu işin altından kalkamayacağını anlar ve hocaya seslenir: “Başka canlıları çizebilir miyiz?” Şöyle bir yüzüne anlamlı bakan hoca, “Çizebilirsiniz,” der demez Kürecik doğasında gördüğü hayvanlarla kompozisyon yaparak çalışmasını teslim eder. Sınavı kazanır ve sanat yolculuğunda hızla ilerlemeye başlar.

Aynı yıl Hayat Mecmuası fotoğraf yarışmasında birincilik ödülü alarak öne çıkmaya başlar. 1970’te okulunu bitirdikten sonra 1978’de Gazi Eğitim Enstitüsü’nde hocalığa başlayana kadar İstanbul, Bursa, Kayseri ve Ankara’da çalışmalarını yürütür. 1975’te Ankara’da Umut Poster Fotoğrafik Stüdyosu’nu kurar. 12 Eylül 1980’de kapatılana kadar bu stüdyoda ürettiği şiirli posterler ve kartpostallar, ülkenin her tarafında ilgi görür. O yılları yaşayanların çok iyi anımsayacakları üzere, bayramlarda, yılbaşlarında, önemli günlerde postayla en çok gönderilenler bu kartpostallar olmuştur. Rafları süslediği gibi köy evlerindeki aynaların çerçevesine takılmıştır.

1978’de öğretim görevlisi olarak girdiği Gazi Eğitim Enstitüsü’nde grafik ve fotoğrafçılık dersleri vermeye başlar. 1981’de Fotoğrafçılık ders kitabını yayınlar. İletişim Fakültesi’nde hocalığını sürdürürken 1982’de Ankara’da Sanatyapım Plastik Sanatlar Galeri ve Atölyesi’ni kurar. Burada sanat eğitimi yanında sergiler düzenler. Cumhuriyet’le yaşıt olan Kayıhan Keskinok da bu atölyede dersler verir. Birçok ressam ve fotoğraf sanatçısının yetişmesinde okul görevi üstlenen bu galeri-atölye, aynı zamanda İbrahim Demirel’in resim, etnografik parçalardan oluşan koleksiyonlarla fotoğraf arşivinin de mekanı olur. Toprakaltı parçalardan oluşan koleksiyonunu ise kişisel müze kayıtlarına geçirerek evinde korumaya alır. Bu yönüyle müzeciliğimize katkıda bulunur.

1988’de “sanatta yeterlilik” alan sanatçıya, diğer yandan ülkede ve yurtdışında birçok ödül verilir. Çok önemli grafiklere, kitaplara, fotoğraf gösterilerine, sergilere imza atar. Gazi Üniversitesi’nden 2008’de emekli olana kadar birçok öğrencinin yetişmesinde emeği geçer.

Sanatçının bir bakıma ömrünü adadığı çalışmaların kitaplaşarak hem kitlelere ulaşmasına hem de kalıcı hale getirilmesine 1978’de başladığı anlaşılıyor. O yıl, Fikret Otyam kitabını yayınlar. Türkiye’de böyle çalışmaların ilklerindendir. 1979’da Hollanda Hükümeti tarafından ilk fotoğraf albümü olan “ Yaşam Kavgası “ yayımlanır. Bundan önce de takvimler, grafikler, kapaklar yayınlamıştır ama kitaplaşma serüveni şiir ve fotoğrafların birlikte kompozite edildiği kartpostallar bu kitapta yer alır. Onunla iki görüşmeden edindiğim izlenim odur ki, üretmek ve paylaşmak konusunda Kürecik coğrafyasından aldığı imece ruhuyla hareket etmektedir. Ürettikleri dikkatle incelendiğinde Filiz-Fikret Otyam’lar başta olmak üzere Nâzım Hikmet, Tahsin Saraç, Mustafa Ayaz, Kayıhan Keskinok gibi onlarca sanatçı için yayınladığı kitaplarla bunu kanıtladığı söylenebilir.

Tematik çalışmayı ciddiye aldığı bilinen İbrahim Demirel’in bu çerçevede Türkiye’de; Afrika, Asya ve Avrupa’da gerçekleştirdiği onlarca projeyi kitaplaştırdığını görmekteyiz. Seçilen temalarda insan-toplum, doğa, tarihi mekanlar ve kentlerin ağır bastığı anlaşılmaktadır. Çalışmaların adları, bunu doğrulamaktadır: “Anadolu’dan Canlar Pazarı, Kayaköy, Beyşehir, Kurban, Bolşoy Balesi, Mısır’a Yolculuk, Boşluğun Sesi, Moldova, Cirit Oyunu, Nemrut, Çocuklara Merhaba, Pakistan, Doku ve Ritim, Pencereler, Emekçi Kadın, Seydişehir, Erenlerin İzinden , Sinemayı Yazanlar, Gelibolu, Şirince, Glissando, Tek Ağaçlar, Yalnız Ama Özgür, Göçerler, Toprak Ana, Islak Aynadan , Tunus, Işıkların Dansı, Uzakdoğu, Kalimerhaba, Van, Kapadokya, Yunan Adaları, Karçallar, Zonguldak, Kar Beyazı, Kireç Beyazı, Kınık”

Çalışmalarından söz etmişken, iki görüşmemizde de dile getirdiği bir konuyu kamuoyuyla paylaşmakta sakınca görmüyorum. Tam tersine ahde vefa açısından önemsiyor ve bundan böyle hem kurum-kuruluşların hem de kişilerin, telif hakkı kaygısından önce ortaya konan emeğe saygı gösterme bilincini kazanmaları için altını çiziyorum. İbrahim Demirel’in “1976-1980 Nazım Hikmet Takvimleri” çalışmasını, yıllar sonra Nâzım Hikmet Vakfı yayınladığı kitapta kullanır. Ancak, sanatçının adından söz etmez. Acaba, Nâzım Hikmet gibi toplumcu bir sanatçının emeğin kurtuluşu için yaşamını adadığını,

onun adına kurulan vakfın yöneticileri ya da bu kitabı hazırlayanlar unuttular mı? Oysa İbrahim Demirel, o takvimleri yayınlarken, bedelini hapse girerek ödemiş bir sanat emekçisidir.

Sanatçı, birçok tema, kişi ve kurum-kuruluşla ilgili çalışmalarını yayınlamaya, galeride sergiler açmaya, “Sanatyapım” adıyla dergi çıkarmaya devam ederken, kendisiyle ilgili de onlarca söyleşi, haber, belgesel ve kitap yayınlanmıştır. Bunlardan ikisi, onun sanatı ve sanatçılığı üzerine yapılmış önemli çalışmalardır. 2004’te Gültekin Çizgen’in “İbrahim Demirel Fotoğrafları Üzerine Bir İnceleme” kitabı yayınlandı. 2011’de de Önder Şenyapılı’nın “1980’lerden Bugüne İbrahim Demirel” çalışması gün ışığına çıktı. Bu kitabı İbrahim Demirel bana armağan ettiğinde şunu söyledim kendisine: “1986’da Ankara’da bir grup arkadaşımızla ‘Yaşamın Tüm Birimlerinde Yoğunluk Sanat Kitabı’nı üç sayı yayınlamıştık. Kitap formatındaki bu çalışmamızla ilgili bizi çok heyecanlandıran ve geleceğe karşı sorumlu kılan ilk yazıyı da Önder Şenyapılı Güneş Gazetesi’nde kaleme almıştı. Yanılmıyorsam başlığı da ‘Aynı Açıdan Bakanlar…’ idi.” Önder Bey’in yakın arkadaşı olduğunu, sürekli görüştüklerini söyledi ilk görüşmemizde. İkinci görüşmemizde de bu konudan Önder Bey’e söz ettiğini ve onun da “Böyle bir konuyu hatırlıyorum,” dediğini bana aktardı. 30 yıl sonra bu konunun tazelenmesi beni oldukça duygulandırdı. İki açıdan; birincisi 20’li yaşlarımızda yaptığımız bu “sanat kitabı”ndan alıntılar yapan Önder Şenyapılı, mealen şu sorumluluğu yüklemişti boynumuza: “Uzun yıllardır edebiyatımızda çığır açan bir toplu çıkış görülmüyordu. Bu gençler, yeni bir çığır açmaya adaylar.” O çalışmanın yasal sorumlusu olan Mikail Erdil arkadaşımızın en verimli olabilecek bir zamanda, 16 yıl önce aramızdan ayrılmasının acısı da ikincisi tabi.

Kitabın “Giriş”inde Önder Bey’in İbrahim Demirel’e dair kaleme aldığı şu cümleleri paylaşmak istiyorum: “Yaptıklarının çoğunu yakından izledim. Gerçekleştirdiklerinin çoğuna tanık oldum. Zaman zaman tanıklığımı yazıya döktüm. Farklı yıllarda, farklı organlarda yayımlanmış yazılar bir araya getirilir ve topluca okunursa, İbrahim Demirel’in uğraş sevgisinin, fotoğraf aşkının, üretimsel gücünün yanı sıra tükenmeyen enerjisinin, ilişkilerinin, dost canlısı olumlu kişiliğinin daha iyi anlaşılacağını düşündüm.” İki günlük izlenim ve konuşmalarımızdan benim de çıkardıklarımdı bunlar. Önder Bey’i bu gerçekçi değerlendirmesi için selamlıyorum.

Sanatçının fotoğraf sanatı üzerine de şunu yazıyor Önder Şenyapılı: “İbrahim Demirel’in ojektifi hınzırlık ediyor. İbrahim Demirel’in objektifi can evinden vuruyor. İbrahim Demirel’in objektifi düşündürüyor. İbrahim Demirel’in objektifi ‘insansız” saptamalarıyla ‘insan’ın “hali pür melali’ini sergiliyor.” Bunu okuduğumda kendisiyle fotoğraf sanatı üzerine konuşurken dile getirdiği şu cümle parlıyor beynimde: “Fotoğrafı herkes çekebilir. Şu sizin üç yaşındaki Diren Evin de çeker. Ben fotoğraf yaparım. İşte o zaman fotoğraf, sanat olur.” Böylece “çekmek”le “yapmak” arasındaki sanatsal anlam farkını belleğimize yerleştiriyor. Doğrusu onun sadece fotoğraf ve grafikte değil, basılan kitapların sayfa düzenlemesinde de estetiğe ne denli önem verdiğini gördükten sonra, sanatı üzerine değerlendirme yapmanın haddimi aştığını belirtmek isterim. Bu noktada, insani durumlar ile sanat aşkı arasındaki diyalektik açısından önemli gördüğüm bir “fotoğraf olayı”na değinmek istiyorum. Doğduğu köyü görmek üzere gittiğinde, amcası Mustafa’nın öldüğünü öğrenir. Bir yandan sevdiği insanı kaybetmenin acısını yaşar, diğer yandan onun cenaze töreninden “fotoğraf yapmaya” çalışır. O fotoğraflardan birine dikkatle bakıldığında İbrahim Demirel’in yaşam-sanat felsefesini anlamak mümkündür.

Sanatyapım Galeri’ye ilk gittiğimizde karşılaştığımız Orhan Akyürek’ten söz etmek durumundayım. Niye mi? Çünkü, iç odalardan birinde İbrahim Demirel’le Orhan Akyürek’in kavuklu resimleri vardı. Birinin altında “Sadrazam Zopalı İbrahim Paşa”, diğerinin altında ise “38. Padişah

Hakkı bin Orhan” yazıyordu. Bu kompozisyon üzerine pek konuşamamıştık o zaman. İkinci gidişimizde Ali Ozanemre’yle birlikte sadece resimleri inceleme değil, mimar ve ressam Orhan Akyürek’in yazdığı dosyalar dolusu fermanlara ayrıntılı bakma olanağı bulduk. Ferman dosyasının kapağında şöyle yazıyordu: “Hakkı bin Orhan El Muzaffer Daima”. Fermanlardaki metinleri okuduğunuzda, ülkenin mevcut durumunu ve gidişini hicvettiğini anlamak için çok zeki olmaya gerek duyulmayacağını hemen anlarsınız. Doğrusu daha önce Orhan Akyürek adını hiç duymadığımız için biraz mahcup olduk. 1932 Isparta doğumlu Akyürek’in, Milli Kütüphane (1983) başta olmak üzere İzmir Adliye Sarayı (2004), Cumhurbaşkanlığı Resepsiyon Salonu ve Basın Toplantısı Salonu (1999), Tayyare Sineması Kültürel Restorasyonu (1995), Ankara Büyük Koleji (1990), Hasanoğlan Milli Eğitim Akademisi vd. yapıların projesini yaptığını öğrenince bir eksikliğimizi daha gördük. İnsanı, İbrahim Demirel gibi üretken kılan temel dinamiklerden biri, bu “bir eksikli olma durumu” değil mi zaten…

Ankara Artisan Galerisi’nde, İstanbul Dört Boyut Galerisi’nde resim, İstanbul Artisan Galerisinde ve Ankara Galeri Sanatyapım’da gümüş takı sergisi açan Orhan Akyürek, Ayla Demirel’le birlikte “Sanatının 40. Yılı”nda(2008) İbrahim Demirel’e çok görkemli bir kutlama sürprizi yaparlar. Dostlukları böylece daha da pekişir. Öyle ki, “Zopa Rakısı”nın üzerine “Şair-i Azam İbrahim Paşa” adına beş dizelik bir şiircik yazar. Sanatyapım’daki muhabbetleri demlenerek koyulaşır. Yeri gelmişken Ayla Hanım’ın da babasının fotoğraf sanatı uğraşını sürdürdüğünü ve atölyenin sorumluluğunu üstlenerek kültür mirasını geleceğe taşımaya çalıştığını da vurgulamalıyım.

Resim, fotoğraf ve kitapları incelerken söz arasında Ali Ozanemre, “Ressam ve şair arkadaşım var Ümit Sarıaslan. Tanır mısınız?” diye sordu. “Tanımaz olur muyum… 1978’de Gazi Eğitim Enstitüsü’nde hocalığa birlikte başladık. Daha sonra ben İletişim Fakültesine geçtim. Çok şey paylaştık kendisiyle,” diye yanıt verdi İbrahim Demirel. Derken anılar, gözlemler girdi araya. “Bakalım, bundan sonraki görüşmelerimizde başka kimler ve neler girecek araya…” derken, 2000’li yılların başında Antakyalı şair Sabahattin Yalkın aracılığıyla tanışıp dostluk kurduğum Ümit Sarıaslan’la İbrahim Demirel’in yaşadıkları bir olaydan söz etmeden geçemeyeceğim. Ülkemizde gericiliğin toplumsal zeminine dikkat çekmek bakımından önemli bu olay, Demirci’nin bir köyünde geçer. Gazeteci Abdi İpekçi’nin ölümünden sonra kendilerini davet eden Demirci Belediye Başkanının davetine icap ederler. Bir köye inceleme ve fotoğraflama amacıyla gittiklerinde köylü bir kadının güzel bir kompozisyonlu fotoğrafını çeker. Hemen ardından pijamalı bir adam, “Köyümüze gomonoslar gelmiş, kadınların fotoğraflarını çekiyorlar!” diye bağırınca köylülerin, üzerlerine yürüdüklerini görürler. Araya Ümit Sarıaslan girerek köylüleri teskin etmeye çalışır. O arada otomobillerine binip kaçarlar ve linç edilmekten kurtulurlar. Daha sonraki yıllarda Ümit Sarıaslan’ın bu olayı işlediği yazıyla ödül aldığını da belirtti sanatçımız.

Galeri ve atölyenin tüm bölümlerini görme olanağı buldum bu iki görüşmemizde. Şövalelerin bulunduğu bölümde sanatın genel ilkeleri ve resim sanatının incelikleriyle ilgili duvarlara asılmış yazılar, çizimler ve örnek resimler vardı. Kendisi de dijital resim yapan İlkyaz Kabadayı için zengin malzeme içeren bu tabloların fotoğraflarını çektim. Vedalaşırken İbrahim Demirel’le, İlkyaz’ın resimlerine bakmak istedi. İnceledikten sonra da, “Bunlar güzel çizimler. Gelecek vadediyorsun. Çok çalışmalısın,” diyen İbrahim Demirel’in, öğrenciyi motive etme konusunda da mahir bir eğitimci olduğuna tanık olduk. Yeteneği keşfetme ve onu açığa çıkarabilmesi için özgür ortam oluşturma konusundaki duyarlığını, Diren Evin’in piyano, körüklü fotoğraf makinesi, resim ve kitaplarla oynamasına izin vermesinde görmüştük.

Yetmiş beş yılı geride bırakan İbrahim Demirel’e paylaşımlarından dolayı teşekkür ediyorum. Sağlıklı ve verimli yıllar diliyorum.

Müslüm Kabadayı
Ankara, 17 Aralık 2016

1 YORUM

  1. Sanat ve Sanatçı insanın ve toplumun aynası görevini görmektedir. Sanat insanın kendisini kabiliyetini keşif aracıdır. Ne mutlu bizlere, sanatı bu kadar güzel anlatan, biz sanat yoksunlarına aracı olan, değerli Müslüm Kabadayı’ya sonsuz teşekkür, ve saygılar sunuyorum emekçi yüreğine.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here