Sartreci “Öteki” ve Sosyal Medyada Kimlik İnşası
Sartre’ın Bakış Açısından Temel Dinamikler
Jean-Paul Sartre’ın “öteki” kavramı, bireyin benliğinin ve kendilik bilincinin, bir başkasının bakışı aracılığıyla nasıl şekillendiğini açıklar. Sartre’a göre, “öteki”nin bakışı bizi nesneleştirir, kendimizi onun yargılayıcı perspektifinden görmemize neden olur ve bu da özgürlüğümüz üzerinde bir tehdit oluşturur. Bu durum, bir yandan utanç gibi duyguların kaynağıyken, diğer yandan benliğimizin tanınması için zorunlu bir koşuldur. Sosyal medya platformları, bu varoluşsal dinamiği kitlesel bir ölçeğe taşır. Geleneksel sosyal etkileşimlerde “öteki”nin bakışı genellikle anlık ve sınırlıyken, sosyal medyada bu bakış sürekli, kayıt altında ve potansiyel olarak sınırsız sayıda kişiden gelir. Her beğeni, yorum, paylaşım veya takip, Sartre’ın tarif ettiği nesneleştirici bakışın dijital bir tezahürüdür. Kullanıcı, kendi kimliğini sunarken aynı zamanda sürekli olarak bu dijital “ötekiler”in tepkilerini öngörmeye ve ona göre davranmaya çalışır.
Kimlik Sunumunun Dijital Mekanizmaları
Sosyal medyada kimlik, sabit bir öz olarak değil, sürekli kurgulanan ve performe edilen bir olgu haline gelir. Kullanıcılar, profil bilgileri, paylaşılan gönderiler, beğeniler ve takip edilen hesaplar aracılığıyla belirli bir benlik imajı oluşturur. Bu süreç, Sartre’ın “kötü niyet” kavramıyla yakından ilişkilidir. Birey, özgürlüğünün ve kendi özünü yaratma sorumluluğunun verdiği kaygıdan kaçmak için, kendisini sosyal medyanın sunduğu kalıplara ve beklentilere uygun bir “nesne” olarak sunar. Örneğin, popüler bir kültür ögesi haline gelen “aesthetic” profiller, bireyin kendisini belirli bir temanın, tarzın veya yaşam biçiminin nesnesi haline getirmesinin bir yansımasıdır. Burada birey, “Ben, Instagram’ın güzellik standartlarına uygun bir kişiyim” veya “Ben, entelektüel içeriklerle ilgilenen biriyim” gibi sabitlenmiş kimliklere sığınarak, kendi özgür ve akışkan potansiyelini inkâr eder. Bu performans, “öteki”nin onayını almak için sergilenen bir tiyatrodur.
Onaylanma Arzusu ve Yabancılaşma
Sartre’ın felsefesinde “öteki”nin bakışı, temelde bir yabancılaşma mekanizmasıdır. Sosyal medyada bu yabancılaşma, algoritmalar ve metrikler aracılığıyla kurumsallaşmıştır. Beğeni sayıları, takipçi istatistikleri ve etkileşim oranları, bireyin toplumsal değerinin ve kimliğinin niceliksel göstergeleri haline gelir. Kullanıcı, kendi değerini bu dışsal ve sayısal onay mekanizmaları üzerinden tanımlamaya başlar. Bu durum, Sartre’ın “cehennem başkalarıdır” sözünü dijital bağlamda yeni bir anlama kavuşturur. Cehennem, sürekli olarak kendimizi bir başkasının gözünde, bir istatistik olarak görmek zorunda kalmamızdır. Öz-benlik, dışarıdan gelen bu sürekli değerlendirmeye endekslendiği için, birey kendi içsel motivasyonlarından ve otantik arzularından uzaklaşır. Kendisini, dijital dünyanın onayladığı bir profile dönüştürerek, kendi özneliğine yabancılaşır.
Sosyal Doğrulamanın İki Yüzü
Sosyal medya, Sartre’ın “tanınma” arzusu açısından çelişkili bir alan sunar. Bir yandan, birey “öteki”nin bakışı aracılığıyla varlığını doğrular ve toplumsal bir kimlik kazanır. Paylaşılan bir gönderiye gelen olumlu tepkiler, bireye “ben buradayım ve değerliyim” hissini verir. Ancak diğer yandan, bu tanınma her zaman koşulludur ve belirli bir performansa bağlıdır. Otantik bir benlik sunmak, her zaman onaylanmayla sonuçlanmayabilir. Bu nedenle kullanıcılar, algoritmaların ve kitlenin beklentilerine uygun, kurgulanmış bir benlik sergilemeye yönelir. Bu durum, Sartre’ın özgürlük anlayışıyla doğrudan çatışır. Sartre’a göre özgürlük, kendi değerlerimizi kendimizin yaratması ve bu seçimlerin sorumluluğunu üstlenmemizdir. Sosyal medyada ise özgürlük, çoğu zaman dışarıdan dayatılan değerler ve trendler doğrultusunda “doğru” kimliği seçmekle sınırlanır. Bu, özgür bir seçim gibi görünse de, temelde bir tür uyum sağlama ve nesneleşme sürecidir.
Dijital Etkileşimde Özneler ve Nesneler
Sosyal medya etkileşimleri, Sartre’ın özne-nesne diyalektiğini karmaşıklaştırır. Geleneksel etkileşimde, bir kişi özne konumundayken diğeri nesne konumuna geçebilir. Sosyal medyada ise kullanıcılar aynı anda hem özne hem de nesne konumundadır. Bir kullanıcı, kendi profilini düzenlerken ve içerik paylaşırken aktif bir öznedir. Ancak aynı zamanda, başkalarının profillerine bakan, onları yargılayan ve nesneleştiren bir öznedir. Aynı kullanıcı, başkalarının bakışına maruz kaldığında ise bir nesneye dönüşür. Bu sürekli rol değişimi, kimlik algısını istikrarsızlaştırır. Birey, ne tamamen kendi eylemlerinin öznesi ne de tamamen başkalarının yargılarının nesnesi olabilir. Bu ikili konum, benlik duygusunda bir parçalanmaya yol açabilir. Kullanıcı, hangi kimliğin “gerçek” olduğunu, hangisinin performans olduğunu ayırt etmekte zorlanabilir.
Platformların Yapısal Etkisi
Sosyal medya platformlarının teknik ve iş modeli, Sartre’ın “öteki” dinamiklerini güçlendirecek şekilde tasarlanmıştır. Platformlar, kullanıcıların dikkatini çekmek ve platformda daha fazla zaman geçirmelerini sağlamak üzere çalışır. Bu amaca hizmet eden algoritmalar, genellikle onay, anlaşmazlık veya şaşkınlık gibi duyguları tetikleyen içerikleri öne çıkarır. Bu yapı, kullanıcıyı sürekli olarak “öteki”nin tepkisini hesaba katmaya ve içeriğini buna göre optimize etmeye iter. Ayrıca, platformların sunduğu “bloklama” veya “kısıtlama” gibi araçlar, “öteki”nin bakışından kaçmak için dijital bir yol gibi görünse de, bu aslında Sartre’ın belirttiği gibi bir çözüm değildir. Çünkü “öteki”nin varlığı, benliğin oluşumu için yapısaldır; ondan tamamen kaçınmak mümkün değildir. Bu araçlar, yalnızca geçici bir rahatlama sağlarken, temel varoluşsal gerilimi ortadan kaldırmaz.
Dijital Çağda Benlik ve Topluluk
Sartre’ın “öteki” kavramı, sosyal medyadaki kimlik sunumu deneyimini anlamak için güçlü bir çerçeve sunar. Sosyal medya, bireyin kendisini “öteki”nin bakışı aracılığıyla inşa etme sürecini hem yoğunlaştırmakta hem de küresel bir ölçeğe taşımaktadır. Bu dijital ortam, tanınma arzusu ile özgürlük, otantiklik ile performans arasında süregelen gerilimi daha görünür kılar. Kullanıcılar, bir yandan topluluk duygusu ve sosyal doğrulama ararken, diğer yandan bu onay mekanizmalarının kendi benlikleri üzerindeki dönüştürücü ve bazen sınırlandırıcı etkisiyle yüzleşmek durumunda kalır. Bu analiz, dijital kimliklerimizin, Sartre’ın işaret ettiği varoluşsal ikilemlerden bağımsız olmadığını, aksine onların yeni ve karmaşık bir biçimde tezahür ettiğini göstermektedir.
