SCHOPENHAUER: Yazarlık ve Üslup Üzerine

Her şeyden evvel iki tür yazar vardır: Sırf ele aldığı konu için yazanlar ve sadece yazmak için yazanlar. Birinci tür, kendisine insanlarla paylaşılmaya değer görünen düşüncelere yahut tecrübelere sahiptir, ikinci türdekiler ise paraya ihtiyaç duyar ve dolayısıyla esasen para için yazarlar. Onlar yazmak için düşünürler ve düşüncelerini eğip bükerek uzattıkça uzatmalarıyla kendilerini ele verirler; keza yarı doğru yarı yanlış, ters, sahte, zorlama ve kararsız olan düşüncelerini işleme tarzlarıyla ve bir de kaypaklık sevgileriyle ki böylelikle olmadıkları gibi görünebilirler. Onların yazılarındaki açıklık ve sarihlik eksikliğinin nedeni budur.

Dolayısıyla sırf sayfayı doldurmak için yazdıkları çok çabuk fark edilir, kimi zaman en iyi yazarların bile durumu böyledir; sözgelimi Lessing”in Dramaturgie*sinin kimi bölümleri, hatta Jean Paul’ün romanlarının çoğu. Bu anlaşılır anlaşılmaz kitap derhal fırlatılıp atılmalıdır, çünkü zaman çok değerlidir. Doğrusunu söylemek gerekirse, yazar sayfayı doldurmak için yazmaya tevessül eder etmez okuru aldatmaya başlamış demektir; çünkü onun yazma bahanesi söyleyecek bir şeylerinin olduğudur. Para için yazmak ve telif hakkının korunması aslında edebiyatın yı

kimidir. Okunmaya değer herhangi bir şey yazacak olan ancak mutlak anlamda ele aldığı konunun hatırı için yazan insandır. (Sırf ele aldığı konunun hatırı için yazmadıkça kimse okunmaya değer herhangi bir şey yazamaz.) Edebiyatın her dalında eğer sadece birkaç kusursuz kitap olmuş olsaydı, kim bilir bunun ne büyük bir faydası olurdu! Bunu tasavvur etmek güç. Yazarak para kazanmak mümkün oldukça böyle bir şey asla söz konusu olamaz. Sanki para lanetlenmiş gibi görünmektedir, çünkü öyle veya böyle para için yazmaya başlar başlamaz her yazar derhal soysuzlaşmaktadır. En büyük adamların en iyi eserleri ya hiçbir karşılık beklemeksizin ya da karşılığında çok az bir şey elde ederek yazmak zorunda kaldığı dönemden kalmadır. Bu şu İspanyol atasözüyle de teyit edilmektedir: Honorayprovecho no caben en un saco. (Onur ve para aynı keseden bulunmaz). Gerek Almanya’da gerekse başka ülkelerde, günümüz edebiyatının içler acısı durumunun baş müsebbibi kitapların para kazanmak için yazılıyor olmasıdır. Para ihtiyacı içerisinde olan herkes oturup bir kitap yazıyor; halk da onu para verip satın alacak kadar budaladır. Bunun ikinci sonucu dilin yıkımıdır,

Bir sürü kötü yazar yeni basılmış olan kitaplardan —demek istediğim bu gazeteci taifesinin yazdıklarından— başka bir şey okumayan bu okur kitlesinin ahmaklığı sayesinde hayatını sürdürmektedir. Gazeteci taifesi bunlar için en uygun isimdir. Daha açık bir dille söylemek gerekirse bunlar “günlük iş çileredir (sözcüğün Fransızca kökeni telmih).

Keza bir başka açıdan, üç tür yazardan bahsedilebilir. Birinci türe düşünmeksizin yazanlar dahil edilebilir.

Bunlar hafızalarındakini veya hatırlayabildiklerini, hatta doğrudan başka insanların kitaplarındakini yazarlar. Sayıca en kalabalık olan bu zümredir. İkinci kümede yer alanlar yazarken düşünenlerdir. Bunlar yazmak için düşünürler; bunlar da oldukça kalabalıktır. Üçüncü kümede ise yazmaya başlamazdan önce düşünmüş olanlar vardır. Bunlar sadece düşündükleri için yazarlar; ve nadirattandırlar.

Yazmaya başlayıncaya kadar düşünmeyi geciktirmiş olan ikinci sınıf yazarlar, rasgele ava çıkan ve bu yüzden evlerine çok fazla bir şey getirmeleri beklenmeyen (yahut getirip getirmemeleri tamamen talihe bağlı olan) aycılara benzer. Öte yandan üçüncü kümedekiler yahut ender rastlanan yazarlar bir battue ye (şikarını kaçırmayan avcıya) benzerler. Burada av daha önceden yakalanmış ve bir zaman sonra salıverileceği kapalı bir alana konulmuştur; aradan uzunca bir zaman geçtikten sonra buradan alınıp bir daha kaçması mümkün olmayacak bir başka kapalı yere konulacaktır. Artık avcının yapacağı tek şey nişan alıp okunu fırlatmaktan —bir başka söyleyişle düşüncelerini kâğıda dökmekten— ibarettir. Bu, avcının sergileye pek bir şeyler ele geçirdiği bir avdır.

Fakat yazmazdan evvel gerçekten ve ciddi biçimde düşünen yazarların sayısı her ne kadar ziyadesiyle az ise de, bunlardan konunun özü üzerine düşünenlerin sayısı çok daha azdır; bu sözünü ettiklerimden geri kalanlar sadece bu konu üzerine yazılmış kitaplar ve bu konu üzerine başkalarının söylemiş oldukları üzerine düşünürler. Düşünebilmek için onların başka insanların düşüncelerinin daha doğrudan ve daha güçlü uyarıcı dürtüsüne sahip olmaları gerekir. Bunlar onların en yakın temalarıdır ve bu yüzden her zaman onların tesiri altında kalırlar ve doğrusunu söylemek gerekirse yazdıklarında özgün bir şeye rastlamak imkânsızdır. Buna mukabil öncekileri düşünmeye sevk eden bizatihi konunun kendisidir, bu yüzden onla

rın düşünmesi doğrudan bu konuya yönelir. İsimleri ölümsüzleşecek yazarları ancak bunlar arasında buluruz. Anlaşılsın ki burada sözünü ettiklerim edebiyatın daha yüksek dallarında eser veren yazarlardır, yoksa bir kitabın önemli kısımlarını seçip çıkarma sanatıyla ün salan yazarlar değil.

Bir yazar malzemesini doğrudan kendi kafasından, bir başka ifadeyle kendi müşahedelerinden çıkarmadıkça okunmaya değer değildir. Kitap imalatçıları, derlemeciler, suret çıkarıcıları, sıradan tarih yazarları ve bunlara benzer diğerleri malzemelerini doğrudan başka kitaplardan alırlar; ve geliştirip genişletme yahut değiştirme şöyle dursun malzeme başka hiçbir yere uğramadan, veya herhangi bir tetkikten geçmeden doğrudan parmaklarına aktarılır. (Eğer kitaplarındaki her şeyi bilmiş olsaydılar, bir sürü okur yazar insan nice olurdu bir düşünün!) Bu yüzden çoğu zaman onların konuşmaları öylesine müphem ve muğlak bir mahiyete sahiptir ki, insanlar gerçekte onların ne düşündüklerini anlamak için beyhude yere kafa yorarlar. İşin doğrusu onlar hiçbir şey hakkında düşünmezler. Onların iktibasta bulundukları kitaplar da kimi zaman tamamen aynı şekilde tertip edilmiştir: Öyle ki bu tür yazım tarzı bir kalıbın kalıbından ilham çıkarılmış alçı kalıba benzetilebilir; sonunda Antinous’un yüz hatlarından geriye tanınabilir çok az bir şey kalır. Dolayısıyla derlemeler mümkün olduğunca çok az okunmalıdır. Bunlardan tamamen uzak durmak da güçtür, çünkü derlemeler birkaç yüz yıl içerisinde birikmiş bilgiyi küçük bir hacim içerisinde toplayan özet-kitapçıklar da ihtiva ederler.

En son yazılmış olanın her zaman en doğrusu; daha sonra yazılmış olanın daha önce yazılmış olana göre her bakımdan bir terakki olduğunu; ve her değişimin daima bir ilerleme ve gelişme anlamına geldiğini düşünmekten daha büyük bir yanlışlık tasavvur edilemez. Düşünen ve doğru yargıya sahip olan insanlar, büyük bir

gayret ve sebatla konularının peşine düşenler; bunlar sadece istisnadır. Haşereler —dünyanın her yerinde kuraldır— her zaman hazır pusuda beklerler ve düşünürlerin olgun görüşlerini kendilerine mal ederek yorulmak bilmez bir şekilde kendilerince geliştirmeye çalışmakla meşguldürler.

Dolayısıyla eğer bir insan kendisini herhangi bir konuda geliştirmek [bir konu hakkında okuyarak bilgi sahibi olmak] istiyorsa derhal kendisini, bilim sürekli ilerlemektedir ve yenileri hazırlanırken eski kitaplardan yararlanılmıştır zannıyla o konu hakkında yazılmış en yeni kitaplara sarılmaktan, dikkatini münhasıran onlarla sınırlamaktan uzaklaştırması gerekir. Doğru yararlanmış lard ır, ama nasıl yararlanmışlardır? Yeni yazarlar çoğu kez eski kitapları tam olarak anlamaz; aynı zamanda onların kullandıkları sözcük ve ifadeleri aynıyla kullanmaya da gönülsüzdürler, dolayısıyla sonuçta eski yazarların çok daha iyi ve çok daha açık bir şekilde söylediği şeyi keyiflerince eğip büküp berbat ederler; çünkü eski yazarların yazdıkları, konu hakkındaki kendi canlı bilgilerine dayanır. Halbuki yeniler çoğu kez onların yazmış oldukları en iyi şeyleri, en çarpıcı açıklamaları ve en isabetli yorumları ıskalarlar, çünkü yeniler bunların değerlerini takdir edemez veya ne denli anlamla yüklü olduklarını hissedemezler. Onları cezbeden tek şey sathi ve yavan olandır.

Eski ve kusursuz bir kitap çok kere yeni ve kötülerinin hatırına rafa kaldırılır; oysa bunlar sırf para için yazıldıklarından tafralı, tantanalı bir hava ile ortaya çıkarlar ve yazarlarının dostları tarafından göklere çıkarılırlar. Bilim alanında kendisinden söz ettirmek isteyen bir kimse pazara yeni bir şey sürer; bu çok kere daha önce doğru olarak kabul edilmiş bir ilkenin eleştirilmesine dayanır, öyle ki o bu yolla kendine ait yanlış bir ilkeyi doğru olarak kabul ettirebilir. Ve zaman zaman onun bu çabası kısa bir müddet ba

şanlı olabilir, ama nihayetinde eski ve doğru olan öğretiye geri dönülür.

Bu yenilikçiler dünyada kendi değersiz kişiliklerinin dışında hiçbir şeyin ciddiye alınmaya değer olmadığım düşünürler, göz önüne çıkarmak istedikleri, teşhir etmek için can attıkları budur. Onlar bunu gerçekleştirmenin en kestirme yolunun bir paradoksla başlamak olduğunu düşünürler; kafalarının kısırlığı onlara bu uğurda tutulacak yolun görmezden gelme yahut inkâr olduğunu telkin eder; ve uzun zamandır kabul görmüş olan doğrular inkâr edilmeye başlanır; sözgelimi yaşamsal güç, sempatik sinir sistemi, generatio equivoca, Bichat’ın heyecanların işleyişi ile zihnin çalışması arasında yaptığı ayrım ya da olmadı kaba atomculuğa geri dönerler vs., vs. Dolayısıyla bilimin yolu çoğunlukla gerileyici-yozlaştırıcıdır.

Takip ettikleri yazarları tercüme etmenin yanı sıra aynı zamanda onları düzeltip değiştiren mütercimler de bu yazarlar zümresine dahildir, ki bu bana her zaman küstahça görünmüş bir şeydir. Bu tür yazarlara derim ki: Başka insanların kitaplarını rahat bırakın, çevrilmeye değer kitapları kolaysa kendiniz yazın.

Okur eğer mümkün ise gerçek yazarları, öğretilerin kurucularını ve kâşiflerini ya da her halükarda herhangi bir bilgi dalında büyük üstatlar olarak tanınmış olanları okumalı ve onların muhtevalarını yenilerinden okumak yerine ikinci-el kitapları satın almalı.

Hiç kuşkusuz inventis aliquid adder e facile est (herhangi yeni bir keşfe ilâvede bulunmak kolaydır), dolayısıyla bir insan konusunun ilkelerini inceledikten sonra konu üzerine yazılmış daha yeni bilgilerle, yeni ilâvelerle tanış – malıdır. Umumiyetle aşağıdaki kural her yerde olduğu gibi şurada da geçerlidir, yani: Yeni olan nadiren iyidir, çünkü iyi bir şey ancak kısa bir zaman için yenidir.

Adres bir mektup için ne ise başlık da bir kitap için o olmalıdır; bir başka söyleyiş, onun temel amacı kitabı kamuoyunda onun içindekilere ilgi duyacak olanlara ulaştırmak-takdim etmek olmalıdır. Dolayısıyla başlığın etkileyici olması gerekir; esas itibariyle kısa olduğundan, veciz, kısa ve gizli anlamlara gebe olmalıdır ve eğer mümkünse muhtevayı tek bir sözcükle anlatmalıdır. Bu sebepten ötürü uzun olan yahut hiçbir anlam ifade etmeyen ya da dolaylı veya muğlak olan bir başlık kötüdür; yanlış ve yanıltıcı olan da böyledir: Adresi yanlış yazılmış olan bir mektup nasıl sahibine ulaşmaz ve unutulmuş bir köşede beklerse bu sonuncusu da kitabın başına aynı akıbeti getirir. En kötü başlıklar çalıntı olanlar, demek istediğim daha önce başka kitapların taşıdığı başlıklardır; çünkü bunlar her şeyden önce bir fikir hırsızlığıdır, ikinci olarak mutlak bir özgünlük yoksunluğunun en ikna edici kanıtıdır. Kitabına yeni bir başlık düşünecek kadar bir özgünlüğe sahip olmayan bir insan ona yeni bir muhteva kazandırma kabiliyetinden haydi haydi yoksundur. Taklit edilmiş, bir başka deyişle yarı çalıntı başlıklar da bunlara akrabadır; sözgelimi ben “Tabiattaki İrade Üzerine”yi yazdıktan uzunca bir zaman sonra, Oersted “Tabiattaki Akıl Üzerine”yi yazmıştı.

* * * *

Bir kitap asla yazarının düşüncelerinin damgasından daha fazla bir şey taşıyamaz. Bu düşüncelerin değeri ya üzerine düşündüğü konu yahut malzemede ya da malzemesini, bir başka söyleyişle üzerine düşündüğü şeyi geliştirdiği biçimde saklıdır.

Kitapların malzemesi çok çeşitlidir, tıpkı kitaplara atfedilen meziyetlerin de gene onların malzemesine yahut

muhtevasına göre değişmesi gibi. Tecrübenin neticesi olan her türlü malzeme, bir başka söyleyişle, ister tarihsel ister fiziksel olsun en geniş anlamıyla ve kendi başına ele alınan olgular üzerine dayalı olan her şey bu tabire dahildir. Kitaba kendine özgü karakterini kazandıran da bu temel fikir, Leitmotiv dir, öyle ki onu her kim kaleme almış olursa olsun bir kitap bu yüzden önemli olabilir; buna mukabil biçim söz konusu olduğunda bir kitabın sözünü ettiğimiz bu kendine özgü karakteri onun yazarına bağlıdır. Ele alman konular herkesin erişebileceği ve herkesçe bilinen bir mahiyete sahip olabilir; fakat bunların ele alınma yahut yorumlanma tarzı, bunlar üzerine düşünülmüş şey kitaba değerini kazandırır ve bu yazara bağlıdır. Dolayısıyla eğer bir kitap bu sözünü ettiğimiz açıdan kusursuz ve rakipsiz ise, yazarı da öyledir. Bu demektir ki okunmaya değer bir yazarın üstünlüğü, yazar malzemeye yahut muhtevaya ne kadar az bağımlı veya ne kadar az şey borçlu ise, o denli büyüktür; ne kadar iyi biliniyor ve ne kadar çok ele alınmış ise onun üstünlüğü de o kadar büyük olacaktır. Sözgelimi üç büyük Grek tragedya yazarının hepsi de aynı konuyu ele almışlardır.

Dolayısıyla bir kitap meşhur hale gelmiş ise, okur onun muhtevasından ötürü mü, yoksa biçiminden ötürü mü meşhur olduğuna titiz bir şekilde dikkat etmeli ve ayrım buna göre yapılmalıdır.

Muhtevasın dan ötürü çok büyük öneme sahip kitaplar, çok sıradan ve derinlikten yoksun adamların kaleminden çıkabilir, ki bu muhteva sadece onların bilgisi dahilinde olmuş olabilir. Sözgelimi yabancı ülkeler, ender rastlanır tabii hadiseler, bir konu üzerine yapılmış tecrübeler, tanıklık ettikleri yahut bu konuda otorite olanların araştırılması ve özel bir şekilde tetkik edilmesi için zaman ve çaba sarf etmiş oldukları tarihsel hadiseler hakkında bilgiler sunan kitapların durumu böyledir.

Öte yandan muhtevanın herkesin bilgisi dahilinde olduğu yahut çok iyi bilindiği noktada her şey biçime bağlı olacaktır ve bu muhteva hakkında düşünülmüş olan her ne ise, kitaba sahip olduğu bütün değeri kazandıracaktır; okunmaya değer herhangi bir şey yazabilecek olan sadece yüksek seciyeye sahip seçkin kimselerdir. Çünkü diğerleri başka herkes için düşünülmesi mümkün olan şeyleri düşünürler sadece. Bunlar kendi zihinlerinin damgasını kazırlar; fakat bu zaten herkesin aslına sahip olduğu şeyin damgasıdır.

Bununla beraber halk biçimden ziyade muhteva ile ilgilenir ve sırf bu sebepten ötürü bu yüksek bir kültür düzeyi bakımından geri kalmışlık göstergesidir. Halk muhtevadan hoşlanma tarzını (muhtevaya verdiği bu önceliği) en gülünç biçimde şiir söz konusu olduğunda gösterir: Şairin hayatının —eserlerinin ana motifinin anlaşılmasına hizmet edecek— gerçek olaylarını ya da kişisel koşullarını büyük bir titizlikle araştırır; hatta daha da ileri gider ve sonunda bunları şairin şiirlerinden daha ilgi çekici bulur hale gelir; Goethe hakkında yazılmış olanları Goethe’nin yazdıklarından daha fazla okur, Faust efsanesini Goethe’nin Faust9undan daha büyük bir gayretle ve tecessüsle tetkik eder. Bürger, “İnsanlar Leonora’nin gerçekte kim olduğu sorusu üzerine bir sürü malumat ihtiva eden hacimli nutuklar kaleme alacaklar” demişti, şimdi bunun Goethe’nin durumunda harfi harfine gerçekleştiğini görüyoruz, çünkü şimdi Faust ve Faust efsanesi üzerine bu nitelikte bir sürü yorum ve açıklamaya sahibiz. Bunlar tamamen bu sözünü ettiğimiz karaktere sahiptirler ve öyle de kalacaklardır. Muhtevayı biçime bu tercih ediş güzel bir Etrüsk vazosunun biçim ve bezemesini bir tarafa bırakıp imal edildiği çamur ve renkleri kimyasal bir incelemeye tabi tutan bir adamın durumuyla aynıdır.

Kullanılan malzeme aracılığıyla etkileyici olma ve

böylelikle halkın bu uğursuz eğilimine yaranma çabası erdem yahut üstünlüğün doğrudan doğruya biçimde saklı olduğu yazı dallarında mutlaka eleştirilmeli ve kınanmalıdır; sözgelimi şiir ve inşa alanında olduğu gibi. Bununla birlikte tiyatroları ele aldıkları malzeme sayesinde doldurmaya çalışan çok sayıda kötü oyun yazarı vardır. Meselâ bunlar sahneyi, hayatları dramatik hadiselerden ne kadar yoksun olursa olsun her türden şöhretli insanla doldururlar; hatta kimi zaman onunla sahneye çıkacak kişilerin ölmesini bile beklemezler.

Burada sözünü ettiğim madde ve biçim arasındaki ayrım sohbet bakımından da doğrudur. Bir insanın sohbet edebilmesini sağlayan temel nitelikler zekâ, yargı gücü, nükte ve neşeliliktir; bunlar sohbete biçim kazandırırlar. Ne var ki sohbetin muhtevası, bir başka söyleyişle bir kimsenin bir başkasıyla üzerine konuşabileceği şey, yani onun bilgisi öyle uzun boylu insanın dikkatinden kaçmaz. Eğer bu çok sınırlı ise, çok istisnai bir derecede yukarıda zikredilen biçimsel niteliklere sahip olmadıkça sohbetin hiçbir kıymeti olmayacaktır; çünkü onun malzemesi herkesçe bilinen insanlık ve tabiat ile ilgili sıradan şeylerle sınırlı olacaktır. Bununla beraber eğer bir insan sözünü ettiğimiz bu nitelikler bakımından herhangi bir nakiseye, fakat diğer taraftan sohbetini kıymetlendirecek bu türden bir bilgiye sahip ise durum tam tersi olacaktır; bu değer o zaman bütünüyle onun sohbetinin muhtevasına bağlı olacaktır, çünkü bir İspanyol atasözüne göre, “Mas sabe el necio en su casa, que el sabio en la agena (Bir aptal kendi işini akıllı bir adamın başkalarını bildiğinden daha fazla bilir)

Bir düşünce ancak sözcüklerin sınır çizgisine ulaştığı ana kadar gerçekten yaşar; ondan sonra derhal donar ve

hayatiyetini kaybeder; hal böyle iken yine de eski zamanların fosilleşmiş hayvanları ve bitkileri kadar uzun ömürlüdür. Gerçekte çok kısa olan ömrü derhal kristalleşiveren bir billur tane ile mukayese edilebilir.

Bir düşünce ifade edilir edilmez (ya da sözcüklerini bulur bulmaz) içimizdeki varlığını yitirir yahut en derin anlamıyla neşesini ve kıvraklığını kaybeder. Başkaları için var olmaya başlarsa içimizde hayatiyetten kesilir; bir çocuğun dünyaya gelmesiyle anasından uzaklaşması gibi… Keza şair de söylemiştir:

İhr müsst mich nicht durch Widerspruch veırvirren1 Sobald

man spricht, beginnt man schon zu irren.1

Yürümek için baston ne ise, düşünce için Kalem de odur, fakat nasıl ki insan en kolay bastonsuzken yürürse, en kusursuz biçimde de elinde kalem yokken düşünür. İnsan ancak yaşlanmaya başladığında bir baston kullanmayı ister, [baston artık onun için bir yük değil, bir yardımcıdır] kalem de böyledir.

Her nasılsa bir kere akılda yer etmiş yahut onda vücut bulmuş bir varsayım, bir fikir dış dünyadan ancak kendisi için yararlı ve kendisiyle türdeş [mütecanis] olan malzemeyi aldığı kadarıyla bir organizmanınkine benzer bir hayat sürer; öte yandan kendisi için zararlı ve kendisine yabancı olan malzeme ya baştan reddedilir ya da eğer alınma sı gerekli ise, tekrar tamamen dış arı atılır.

Hiciv yahut yergide soyut ve belirsiz tabirler tıpkı cebirde olduğu gibi somut ve belirli nicelikler yerine kulla

1 Metne bağlı bir çeviri pek bir anlam ifade etmeyeceğinden belki yorum yoluyla şöyle söylemek maksadı daha iyi ifade edebilir: “Ayak diremeniz benim hayrımadır, ne zaman ki dile gelirsiniz asıl odur benim (ve tabii serkeşlik edenin de) felaketim.” Tema zengin çeşitlemeleriyle Thomas Mann’dan takip edilebilir.

nılmalıdır. Ayrıca canlı bir insanın vücudunda kullanılan teşrih bıçağı gibi sakınarak kullanılmalıdır. Hayatını kaybetme tehlikesi karşısında güvenli olmayan bir tecrübedir bu.

Bir eserin ölümsüzleşmesi için ziyadesiyle çok mükemmeliyete veya harikuladeliğe sahip olması gerekir, öyle ki bunların hepsini birden anlayıp değerlendirecek bir insan öyle kolay kolay bulunamaz; dolayısıyla çağlar boyunca bunların kâh birini kâh diğerini anlayıp takdir edecek insanlar çıkacaktır; bu eserin itibarını uzun yüzyıllar boyunca ve her daim değişen ilgilerle muhafaza etmesi anlamına gelir, çünkü önce bir anlamda, daha sonra bir başka anlamda takdir edileceğinden ilgi hiçbir zaman tükenmeyecektir.

Böyle bir yazar veya bir başka söyleyişle nesiller boyunca yaşama iddiasında olan bir yazar, bütün dünyada çağdaşları arasında boş yere takdir edilmeyi bekleyen bir insan olabilir ancak, aşikâr farklılığı onu başka herkese karşı belirgin bir kontrast, çarpıcı bir tezat haline getirir. Hatta eğer diyar diyar dolaşan sürgün-gezgin Yahudi gibi nesiller boyunca yaşamış olsaydı bile kendi çağında nasılsa gene öyle olurdu; sözün kısası o Ariosto’nun söylediği gibidir: “Lo fece natura] e poi ruppe lo stampo”. Eğer bu böyle olmamış olsaydı, düşüncelerinin diğer insanların düşünceleri gibi neden kaybolup gitmediği anlaşılamazdı.

Neredeyse her çağda, ister edebiyatta ister sanatta, eğer bütünüyle yanlış bir fikir, bir görenek yahut bir tarz revaçta ise onun hayranlık uyandırdığını görürüz. Vasat akıl sahipleri bunları nerede olursa olsun elde edip hayata geçirmek için mantık sınırlarının ötesinde bir gayret ve çaba sarf ederler. Ama akıllı adam bunlara kanmaz ve mete

2 Ortaçağda yaygın olan bir efsanenin, haçını sırtında taşıyan Mesih’in kapısının önünde soluklanmasına izin vermediği için dünyanın sonuna kadar yeryüzünde dolaş maya mahkûm edildiği söylenen merkezi figürü.

lik vermez, dolayısıyla o moda olan şeylere her zaman uzak ve mesafeli durur. Birkaç yıl sonra halk da işin iç yüzünü anlar ve hak ettiği ne ise ona o muameleyi gösterir; şimdi o artık herkesin güldüğü bir şey olup çıkmıştır ve bütün bu moda eserlerin herkesin hayranlığını celbeden renkleri çirkin biçimde inşa edilmiş duvardan düşen alçılar gibi birer birer dökülürler ve aynı şekilde harap viran durumda dırlar. Esaslı yanlışlığını n uzunca bir zamandır gizlice farkında olduğumuz bir fikrin nihayetinde bir dayanak bulmasına ve hem gürültüyle hem de alenen ilân edilmesine üzül- memeli, bilakis sevinmeliyiz. Nasıl olsa onun yanlışlığı kısa bir zaman sonra hissedilecek ve nihayetinde aynı şekilde hem gürültüyle hem de alenen ilan edilecektir. Deyiş yerinde ise, sonunda patlayan bir çıban gibi bütün cüruf at ortaya saçılacaktır.

Kimliği meçhul bir eleştirmen tarafından yazılmış bir makaleyi yayma hazırlayıp neşreden adam, sanki onu kendisi yazmış gibi bundan sorumlu tutulmalıdır; nasıl ki işçileri tarafından yapılmış kötü bir işten bir usta yahut idareci sorumlu tutuluyorsa. Bu suretle o adam hak ettiği ne ise o şekilde muamele görecektir; törensiz merasimsiz bir başına kalacaktır.

Bir yazarın imzasını gizlemesi edebi bir sahtekârlıktır, ki derhal “Be adam, madem başka insanlara söylediğin şeyi kabule yanaşmıyorsun, ne diye tutmazsın o kara çalıcı dilini!” çığlıkları yükselir.

İmzasız bir eleştiri, ancak isimsiz bir mektup kadar müessirdir, ve bu yüzden aynı ihtiyatkârlıkla daha doğrusu güvensizlikle yaklaşılmayı hak eder. Yoksa gerçekte bir societe anonymei temsil eden bir adamın müstear ismini dostlarının dürüstlüğünün güvencesi olarak mı kabul etmek isteriz?

Yazarlar arasında var olan dürüstlük kırıntıları, başkalarının yazılarından yalan yanlış yaptıkları dürüstlükten uzak iktibas tarzında kolaylıkla görülebilir. Benim eserlerimden bütün pasaaların yanlış iktibas edildiğine şahit olurum, bunun tek istisnası benim (Die Welt als JVille und Vorstellung: vier Bücher; nebst einem Anhânge, der die Kritik der Kantischen Philosophie enthâlt [“İrade ve Tasavvur Olarak Dünya: Kant Felsefesi Üzerine Bir Eleştiri İhtiva Eden Bir Zeyille Birlikte, Dört Kitap”]) zeylimdedir ki, tamamen açık ve berraktır. Yanlış iktibasın nedeni çoğu kez dikkatsizliktir, bu tür kimselerin kalemi alışkanlık gücüyle yazılı veren önemsiz ve bayağı ifadeleri yazmak için kullanılmıştır. Kimi zaman yanlış iktibas benim yazdıklarımı geliştirmek isteyen birinin küstahlığından kaynaklanır; fakat çoğunlukla yanlış iktibas için kötü niyet yeterlidir; o zaman iğrenç ve aşağılık bir hilekârlıktan başka bir şey değildir ve o sahtekârlık yapan bir insan gibi dürüst bir insan olma karakterini ebediyen kaybeder.

* * * *

Üslup zihnin fizyonomisidir ve mizaç yahut kişilik için bedenin fizyonomisinden daha güvenli bir ipucu sunar. Bir başka kimsenin üslubunu taklit etmek bir maske takmaya benzer. Maske ne kadar güzel olursa olsun cansız olduğu için çok geçmeden yavan ve tahammül edilmez bir şey haline gelir; dolayısıyla tasavvur edilebilecek en çirkin çehre bile olsa değil mi ki canlıdır, daha iyidir. O nedenledir ki Latince yazan ve eski yazarların üslubunu taklit eden yazarlar esasen bir maskenin ardından konuşurlar; söyledikleri muhakkak ki işitilir, fakat fizyonomilerini —demem o ki üsluplarını— görmek mümkün değildir. Ne var ki kendi kendilerine düşünebilen -taklide yeltenecek kadar alçalmayacak- kimselerin, sözgelimi Scotus Erigena, Pet

rarcha, Bacon, Descartes, Spinoza ve daha birçoklarının Latince yazdıklarında üslubu müşahede etmek mümkündür.

Üslupta yapmacıklık gereksiz yere yüz ekşitmek gibi bir şeydir. Bir insanın yazdığı dil ulusunun fizyonomisidir; bu Greklerin dilinden Karay ip Adaları’nın yerlilerinin diline kadar, büyük farklılıklar gösterir.

Bir başka yazarın üslubundaki kusurları araştırmaktan geri durmamalıyız, ta ki biz de aynı hataları kendi üslubumuzda işlemekten sakınabilelim.

Bir yazarın ürettiği şeylerin değerine dair geçici bir değerlendirmede bulunmak için üzerine düşündüğü mesele hakkında bilgi sahibi olmak ya da onun hakkında ne düşündüğünü bilmek gerekli değildir, böyle bir şey insanı onun eserlerinin tamamını okumaya zorlardı, fakat nasıl düşündüğünü bilmek yeterli olacaktır. Onun üslubu onun nasıl düşündüğünün, onun düşüncelerinin temel durumunun ve genel niteliğinin tam bir dışavurumudur. Üslup bir insanın, üzerine düşündüğü konu yahut o konu hakkında söyledikleri her ne olursa olsun, bütün düşüncelerinin şekli tabiatını —her zaman aynı kalması gerekir— ele verir. Üslup bir kimsenin bütün fikirlerinin, ne kadar çeşitli olursa olsun yoğrulup şekillendiği hamurdur. Eulenspiegel’e en yakın köye yürümesinin ne kadar zaman alacağı sorulup da görünüşte anlamsız gibi görünen “Yürü bakalım” cevabını verdiğinde maksadı bir insanın yürüyüşünden belirli bir zamanda ne kadar yol alacağını görmekti. Ve tıpkı bunun gibi bir yazarın birkaç sayfasını okuduğumda onun bana ne kadar yardım edebileceğini (beni nereye götürebileceğini) anlarım.

Her vasat yazar kendi tabii üslubunu maskelemeye çalışır, çünkü kalbinin derinliklerinde benim söylediğim şeyin doğruluğunu bilir. Bu onu her türlü dürüstlük yahut naiflik fikrinden vazgeçmeye zorlar ki, kendi üstünlükleri

nin farkında olan ve dolayısıyla kendilerine güvende herhangi bir noksanlıkları olmayan üstün kafalara mahsus bir ayrıcalıktır sözünü ettiğim nitelikler. Sözgelimi sıradan akla sahip insanlar için düşündükleri gibi yazmaya karar vermek kesinlikle mümkün değildir; çünkü onlar böyle yapacak olsalar, eserlerinin muhtemelen çok basit ve çocukça görünebileceği gibi bir düşünce içerisindedirler ve böyle bir düşünce onlara zor gelir. Bununla beraber büsbütün değersiz olduğu söylenemez. Eğer dürüstçe çalış maya koyul- salar ve gayet basit bir şekilde gerçekten düşündükleri sıradan fikirleri ifade etmeye çalışsalar, okunabilirler ve hatta kendi alanlarında öğretici bile olabilirler. Fakat onlar bunun yerine gerçekte göründüklerinden çok daha derin bir şekilde düşündükleri intibaını uyandırma, okuru buna inandırma gayreti içerisindedirler.

Neticede söylemeleri gereken şeyleri zorlama ve çetrefil bir dille söyler, yeni sözcükler uydururlar ve düşüncenin etrafında dolanan ve onun üzerini örten uzayıp giden cümleler kaleme alırlar. Söylemek istedikleri şeyi aktarıcı ve onun üzerini örtücü iki ayrı çabanın arasında bocalayıp dururlar. Derin ve allâme görünmek için onu muhteşem göstermeye çalışırlar ve böylelikle insanlarda elan algıladıklarından çok daha fazla şey olduğu fikrini uyandırırlar. Dolayısıyla kimi zaman düşüncelerini parça parça yazarlar, sözün kısası söylediklerinden çok daha fazlasını kasteder gibi görünen müphem, muğlak, paradoksal cümleler (bu yazım türünün en harikulade örneği Schelling’in Doğa Felsefesi üzerine incelemesinde bulunur) karalayıverirler; kimi zaman da ifadelerinin derin anlamını anlaşılabilir hale getirmek için sanki bir telâş ve heyecan havası oluşturmak lüzumlu imiş gibi düşüncelerini bir laf kalabalığıyla ve en tahammül edilmez tafsilatlarla ifade ederler; halbuki çok önemsiz olmasa da gayet basit bir düşüncedir söz konusu olan (Bunun sayılamayacak kadar çok örneği, Fichte’nin

halka mal olmuş eserlerinde ve isimleri zikre değmez başka yüzlerce zavallı mankafanın felsefi risalelerinde mevcuttur) ya da yazarken benzemeye çalışmaktan büyük zevk duydukları belli bir üslup —sözgelimi Kate ‘xochae ‘u— derin ve bilimsel bir üslup tutturmaya çalışırlar, öyle ki öbür tarafta okuyucu içi boş, düşünceden yoksun uzun dolambaçlı cümlelerin uyuşturucu etkisiyle azap ve işkenceler içerisinde kıvranır durur (Bunun örnekleri özellikle bütün Ölümlülerin en küstahlarının, Hegelcilerin genellikle Jahrbücher der wissenschaftlichen Literatur adıyla bilinen Hegel gazetelerinde bol miktarda bulunur) ya da entelektüel bir üslup hedeflerler, ki sanki bununla hedefleri insanları çıldırtmaktır, vs.

Sayesinde nascetur ridiculus musn geciktirmeye — böylesi şiddetli sancılardan sonra doğan bu küçük gülünç yaratığı gözlerden saklamaya—- çalıştıkları bütün bu çabalar çoğu kez gerçekte kastettikleri şeyin anlaşılmasını güçleştirir. Ayrıca kendi başlarına hiçbir anlam ifade etmeyen, ne var ki belki bunlardan bir şey anlayacak birisi çıkar umuduyla kimsenin bir şey diyemediği cümleler, hatta uzun ve tekellüfü cümleler yazarlar. Bu tür çabaların tentelinde düşüncelerin yerine sözcükleri satmak için her zaman yeni yollar bulmak isteyen, yeni ifadeler ya da yeni bir anlamda kullanılan eski ifadelerle, her türden deyim ve terkipleri eğip bükmelerle işte bu denli acı verici biçimde hissettikleri şeyin eksikliğini telafi etmek için daha akıllı görünmekten başka bir derdi olmayan bıkıp usanmaz bir çabadan başka hiçbir şey yoktur. Bu amacı göz önünde tutan yazarların önce bir başka üslubu ardından bir başkasını denemelerini görmek eğlendiricidir; böylelikle onlar aklı maskelemeye çalışırlar. Bu maske tecrübesiz olanları belki bir müddet aldatabilir, fakat neticede bunun ölü bir maskeden başka bir şey olmadığı anlaşılır, o zaman bu bir eğlence konusu olur ve bir başkasıyla değiştirilir.

Bu tür bir yazarın kimi zaman sanki [şiddetli veya vahşi duygularla] sarhoşmuşçasına dithyrambos tarzında yazdığını görürüz; kimi zaman, hatta bir sonraki sayfada, tıpkı çağdaş kıyafetlere bürünmüş müteveffa Christian Wolf gibi, mutantan, tumturaklı, allâmece bir eda ile, bıktırıcı bir tafsilatçılıkla, kılı kırk yaran bir tahlil merakıyla yazar. Anlaşılmazlık maskesi en uzun ömürlü olanıdır; buna her zaman en mutlu sonuçlarıyla, ilk kez Fichte tarafından geliştirilip, Schelling’in kusursuz hale getirdiği, sonunda en yüksek zirvesine Hegel’de ulaştığı Almanya’da rastlanır sadece. Ne var ki yazmanın en kolayı kimsenin anlayamayacağı şekilde yazmaktır; öte yandan derin meseleleri herkesin anlayacağı biçimde yazmaktan daha zor bir şey yoktur. Eğer yazar gerçekten akıllı ise yukarıda zikrettiğim bütün sanatlar lüzumsuzdur, çünkü o bir insanın olduğu gibi görünmesine izin verir ve Horatius’un söylediği şeyi bütün zamanlar için doğrular: Scribendi recte sapere est etprincipium et fons3.

Fakat bu yazarlar zümresi yerine bir başkası ikame edilemeyecek tek maden olan altının yerini tutmak için yüzlerce farklı terkip deneyen maden işçilerine benzerler. Tersine bir yazar kendisini gerçekte sahip olduğundan daha fazla akıl ve anlayışa sahipmiş gibi göstermeye kalkışma çabasından korumalıdır, onun kendisini en başta koruması gereken şey budur; çünkü bu okurda tam tersi yönde bir kuşku uyandırır, zira bir insan mahiyeti her ne olursa olsun her zaman gerçekten sahip olmadığı şeyi taslar. Ve işte bu sebepten ötürüdür ki, bir yazarı naıf diye nitelendirmek onun için bir övgü ifadesidir, çünkü bu onun kendisini olduğu gibi gösterebileceğine —yahut göstermekten çekinmesine gerek olmadığına— delalet eder. Umumiyetle gay

3 “Sağduyu iyi üslubun kaynağı ve kökenidir

rı tabii olan her şey, her yerde itici olurken; naiflik insanı her zaman kendisine cezbeder. Keza her gerçek düşünür düşüncelerini mümkün olduğunca saf, açık, belirgin ve veciz bir şekilde dile getirmeye çalışır. Bu yüzdendir ki basitlik her zaman sadece hakikatin değil, fakat aynı zamanda dehanın işareti olarak da kabul edilmiştir. Üslup, güzelliğini dile getirilmiş olan düşünceden alır, halbuki sadece düşünür gibi yapan —yani düşünürlük taslayan— yazarlar için düşüncelerin üsluptan dolayı güzel olduğu söylenir. Üslup düşüncenin silüetinden başka bir şey değildir; müphem yahut berbat bir üslupla yazmak bön veya insicamsız bir kafa anlamına gelir.

Şu halde birinci kural —hatta iyi bir üslup için neredeyse bu kendi başına yeterlidir— yazarın söyleyecek bir şeyinin olmasıdır. Ah, ne azim meseledir bu! Bu kuralın ihmali Almanya’daki, özellikle Fichte’nin döneminden bu yana filozof, genel olarak söylemek gerekirse, bütün düşünür yazarların en temel ayırt edici özelliğidir. Bütün bu yazarların söyleyecek hiçbir şeyleri olmadığı halde bir şeylere sahipmiş gibi gözükme arzusu hemen ilk bakışta kendisini ele verir. Bu üslupçuluk yahut yapmacıklık sözüm ona üniversite filozofları tarafından icat edilmiş bir şeydir ve her yerde hatta çağın birinci sınıf yazarlarında bile kendisini hemen hissettirir. Bu le stile empese denilen ve sözü gereksiz yere uzatan sıkıcı, hantal üslubun olduğu kadar, sanki iki hatta birçok anlama sahipmiş gibi görünen zorlama ve muğlak üslubun; aynı şekilde hiçbir faydası olmayan tumturaklı üslubun; son olarak değirmen taşı gibi boyuna dönüp duran ve tıpkı onun gibi sersemleten karmakarışık laf kalabalığının, bir türlü sonu gelmeyen saçma sapan gevezeliğin örtüsü altında en korkunç düşünce sefaletini gizleme tarzının anasıdır. Bu son olarak sözünü ettiğimiz türden yazılar saatlerce okunsa da içinden tek bir fikir, açık seçik ifade edilmiş tek bir düşünce yakalanmaz. Bu yazım

tarzını n en kusursuz örnekleri Halle’de yayımlanan Haileshen ‘de, daha sonra Deutschen Jahrbücher denilen dergide bol miktarda mevcuttur. Sırası gelmişken geçmeyelim, Almanlar alışkanlığın zorlamasıyla bu her türden laf kalabalığını yazarın gerçekten ne demek istediğine dair en küçük bir fikir elde etmeksizin sayfa sayfa okurlar. Onu üzerine boş yere kafa patlatırlar ve onun bu zırvaları sırf yazmak için yazdığını fark etmezler.

Buna mukabil fikirce zengin iyi bir yazar hemen başından okurun güvenini kazanır; okur onun gerçekten ve içtenlikle söyleyecek bir şeyleri olduğuna inanır; ve bu akıllı okuyucuya yazarı dikkatli bir şekilde takip etme sabrı verir. Bu tür bir yazar her zaman kendisini en doğrudan ve en basit bir tarzda ifade eder, bunun tek nedeni onun gerçekten söyleyecek bir şeyleri olmasıdır; çünkü o okuyucuda başka bir şey değil, kendi kafasındaki düşünceyi uyandırmayı arzu eder. Dolayısıyla o, Boileau ile birlikte diyebilir:

“Mapense e au grand, jourpartout s’ offre et s’expose, Et mon vers, bien ou mal, dit toujours quelque chose;”

Buna mukabil daha önce sözü geçen yazarlar için aynı şairin sözleriyle “.Et qui parlant beaucoup ne disent jamais rien” (Çok şey konuşur ama asla hiçbir şey söylemez) denebilir. Keza kendilerini mümkün olduğu kadar belirgin bir şekilde ifade etmekten uzak durmak yine bu tür yazarların ayırt edici özelliğidir, öyle ki —bu yolla— ihtiyaç hâsıl olduğunda bir güçlükten yakayı sıyırmak —kaçacak bir delik bulmak— her zaman mümkündür, bu sebepten ötürüdür ki her zaman daha soyut ifadeleri seçerler. Oy-

4 “Düşünceleri her yerde gün ışığına açıktı, ve şiiri her zaman, ama iyi ama kö tü, bir şeyler söyler.”

sa akıllı insanlar daha somut ifadeleri tercih ederler daima; çünkü bunlar söz konusu meseleyi daha yakın bir görüş menziline (muhakeme alanına) taşırlar, ki bu her türlü ispatın temelidir.

Soyut ifadeleri tercih ediş çok sayıda misalle teyit edilebilir; aşağıdaki özellikle gülünç bir örnektir: Son on yılın Alman edebiyatında “neden olmak” (bewirken) yahut “meydana getirmek” (verursachen) yerine neredeyse her yerde “kayıtlamak” ya da “koşullandırmak” (bedingen) fiillerinin kullanıldığını görüyoruz. Daha soyut ve daha belirsiz olması nedeniyle [böyle bir tercih] ima ettiğinden daha azını söyler ve dolayısıyla her zaman geriye açık bir kapı bırakılmış olur; kabiliyetsizliklerinin gizli bilinci kendilerine belirli ifadelerin her türlüsüne karşı sürekli bir korku esinlediği için bu arka kapı doğrusu onların işine gelir. Oysa başka uluslar için bu, edebiyatta ahmakça ve hayatta kötü olan her şeyi hiç vakit kaybetmeksizin taklit etmeye yönelik ulusal eğilimin bir neticesidir sadece; her iki durumda da bu onun yayılma hızıyla doğrulanır. İngilizler gerek yazdıklarında gerekse yaptıklarında kendi yargılarına bağlıdırlar; fakat bu başka hiçbir ulus hakkında Almanlar için olduğu kadar geçerli değildir. Sözünü ettiğimiz bu durumun neticesinde “neden olmak” ve “meydana getirmek” fiilleri son on yılın edebiyatında neredeyse bütünüyle kalkmıştır ve insanlar her yerde “koşullandırmaksan dem vurmaktadır. Bu durum karakteristik biçimde gülünç olduğu için zikre değerdir.

Günübirlik yazıp çizenlerin kalem ellerindeyken, ancak yarı yarıya akılları başındadır ki bu durum onların akıl eksikliğini ve yazılarının usandırıcılığını izah eder; haddizatında kendi sözlerinin anlamını kendileri de anlamazlar.

çünkü ifadeleri kalıp olarak alırlar ve onları bellemeye çalışırlar. Bu sebepten ötürüdür ki yazarlarken bir araya getirdikleri şey sözcüklerden ziyade ifadelerdir; phrases banales (basmakalıp ifadeler). Bu da onların en ziyade ayırt edici özelliklerinin, açık seçik ifade edilmiş düşünce eksikliğinin nedenini izah eder; esasen onlar düşüncelerine damgasını vuracak —böyle bir— kalıptan yoksundurlar, onların kendilerine ait açık düşünceleri yoktur; bunun yerine onlarda sözcüklerin, yaygın ifadelerin, iyice aşınmış konuşma tabirlerinin ve moda tabirlerin belirsiz, karanlık iç içe geçişlerini buluruz. Neticede onlar ın bu sisli buğulu yazım tarzları eski usulle yapılmış baskıya benzer.

Diğer yandan akıllı insanlar yazdıklarında bizimle gerçekten konuşurlar ve bu sebepten ötürü hem bizim ilgimizi çekmeye, hem de bizi eğlendirmeye muvaffak olurlar. Sadece akıllı yazarlar kullanımlarına hakkıyla dikkat ederek sözcükleri bir araya getirir ve onları titizlikle seçerler. O nedenledir ki, onların üslupları ile yukarıda sözü edilen yazarlarınki arasında, gerçek bir ressam elinden çıkmış bir resimle bir şablon marifetiyle yapılmış basmakalıp tablo arasındakine benzer bir ilişki vardır. Birinde her bir sözcük, tıpkı her bir fırça darbesi, gibi özel bir anlama sahiptir oysa diğerinde her şey mekanik biçimde yapılmıştır. Aynı ayrım müzikte de gözlemlenebilir. Çünkü dehanın eserlerini her zaman ve her yerde kendine mahsus biçimde mümtaz kılan, bir bakışta ayırt etmemizi mümkün kılan aklın her yerde mevcudiyetidir; Lichtenberg’in gözlemi, yani Garrick’in5 ruhunun vücudunun bütün kaslarında mevcutluğu tespiti de buna benzer.

5 David Garric (1716-1779). Meslek hayatına şarap tüccarı olarak başlayıp, III. Richard’daki rolüyle üne kavuşmuş İngiliz aktör. Daha sonra Dr. Samuel Johnson’ın çevresinde yer almış ve ömrünün son yıllarında hatırı sayılır bir servetle Hampton’a çekilip komediler ve Farslar yazmıştır.

Yukarıda sözü edilen yazıların usandırıcılığını gelince, bu konuda genel olarak iki tür usandırıldıktan — nesnel ve öznel usandırıcılıktan— bahsetmek mümkündür. Nesnel usandırıcılık biçimi, konuştuğumuz şeye dair eksiklikten, vuzuhsuzluktan —bir başka söyleyişle yazarın ifade edecek mükemmelen açık bir fikre yahut bilgiye sahip olmamasından— kaynaklanır. Çünkü eğer bir yazar herhangi bir konuda açık bir fikre yahut bilgiye sahipse, onu ifade etmek, insanlarla paylaşmak onun en başta gelen amacı olacak ve bu amacı hep göz önünde bulundurarak çalışacaktır; dolayısıyla ortaya attığı fikirler her zaman her yerde açık seçik ifade edilecektir, öyle ki ne lüzumsuz tafsilatlara boğulacak, ne anlamsızlıkla ve vuzuhsuzlukla malul olacak ne de usandırıcı olacaktır. Hatta en temel fikri yanlış olsa bile, böyle bir durumda dahi o açık seçik düşünülmüş ve üzerine kafa yorulmuş olacaktır; bir başka söyleyişle en azından şeklen doğru olacak ve ortaya konulan şeyin her zaman bir değeri olacaktır. Buna mukabil aynı sebepten ötürü nesnel olarak yorucu bıktırıcı olan bir eserin hiçbir zaman bir kıymeti olmaz. Keza öznel usandırıcılık sadece izafidir. Bunun nedeni, okurun eserin konusuna ilgi duymaması ve ilgi duyduğu şeylerin de çok sınırlı bir mahiyete sahip olmasıdır. Dolayısıyla en kusursuz eser şu veya bu kimse için öznel olarak usandırıcı gelebilir ve tam tersine, en berbat eser şu veya bu kimse için öznel olarak oyalayıcı yahut eğlendirici olabilir: Çünkü ya kitabın konusu ya da yazarı ilgisini çekiyordur.

Keşke Alman yazarlar, bir insanın eğer mümkünse büyük bir kafa gibi düşünmesi buna mukabil başka her insan ile aynı dili konuşması gerektiğinin farkına varmış olsaydılar! Kim bilir ne büyük bir faydası olurdu bunun onlara… İnsanlar olağanüstü şeyleri söylemek için herkesin

kullandığı dilli kullanmalılar, fakat tam tersini yapıyorlar. Hiçbir kıymeti olmayan fikirleri muhteşem, mutantan sözcüklere büründürmeye çalıştıklarına ve çok sıradan düşüncelerine en acayip, en işitilmedik, en yapmacıkken nadir ifadeleri giydirdiklerine tanık oluyoruz. Cümleleri sürekli olarak yerden bir metre yüksekte cambaz ayakları üzerinde dolaşır durur. Tumturaklı ifadelerden hoşlanmalarına ve genellikle mutantan, mübalağalı, kibirli-kurumlu, hakikatsiz ve cambazına üslupla yazmalarına gelince, bu konuda onların pirleri, dostu Falstaff tarafından bir keresinde, dayanamayıp uNe söyleyeceksen (bu dünyadan bir) adam gibi söyle” diye kendisinden ricada bulunulan Pistol’dür.

Alman dilinde Fransızların stile empese tabirine tam olarak karşılık gelen herhangi bir ifade yoktur; fakat sözü edilen şeyin kendisi alabildiğine yaygındır. Gayrı tabilikle yahut yapmacıklıkla birleştiğinde, toplum içi münasebetlerde suni aidiyet, debdebe ve doğallıktan uzaklık ne ise, bu da edebiyatta odur ve aynı derecede tahammül edilmezdir. Akıl yoksunluğu [zihin kütlüğü] üzerine bu elbiseyi geçirmeye teşnedir; nasıl ki günlük hayatta karşılaştığımız budala kimseler yapma bir ağır başlılığa ve şekilperestliğe düşkündürler.

Bu yapmacık, tumturaklı üslupla yazan bir yazar ayak takımı yerine konulmaktan veya böyleleriyle karıştırılmaktan korktuğu için kendisini cicili bicili elbiselerle süsleyip püsleyen kimseye benzer: Bir tehlike ki en berbat giysileri içerisinde bile olsa bir soylu asla korkmaz. Dolayısıyla nasıl ki ayak takımından birisi elbiselerindeki belli bir şatafat, gösteriş ve tire a quatre epingles (İki dirhem bir çekirdek görünme arzusuyla) tanınırsa, sıradan bir yazar da üslubuyla kendisini ele verir.

Eğer bir insanın söyleyecek ve söylenmeye değer bir şeyi varsa, onu yapmacık deyimlerle sarıp sarmalamaya, çetrefil ifadelere ve bilmecemsi kinayelere büründürmeye ihtiyaç duymaz; fakat o kendisini basit, açık ve naif bir üs

lupia ifade ederek doğru etkiyi uyandıracağı, böyle bir üslubu tercih ettiğinden ötürü amacına ulaşmaktan geri durmayacağı konusunda emindir. Yukarıda sözü edilen suniliklere başvuran bir yazar fikir, akıl ve bilgi sefaletini ele vermiş olur.

Bununla beraber bir insanın tam olarak konuştuğu gibi yazmaya kalkışması da bir hatadır. Her yazım tarzı haddizatında her türlü üslubun atası olan abidevi-görkemli üslup ile belli bir akrabalık bağına sahip olmalıdır; dolayısıyla bir kimsenin konuştuğu gibi yazması neredeyse tersi kadar, yani yazdığı gibi konuşmaya çalışması kadar kusurludur. Bu yazarı ukala yapar ve aynı zamanda anlaşılmasını güçleştirir.

Anlatım muğlaklığı ve vuzuhsuzluk her zaman ve her yerde çok kötü bir işarettir. Bu türden yüz vakadan doksan dokuzu düşünce vuzuhsuzluğundan kaynaklanır; bu da neredeyse her zaman düşüncenin kendisinde esaslı biçimde yanlış ve çelişkili, uyuşmaz bir şeyin varlığına delalet eder. Zihinde doğru bir düşünce uyandığında hemen (kendisi için) anlatım sarahati aramaya başlar ve çok geçmeden ona ulaşır, çünkü açık düşünce uygun ifadesini çok kolay bulur.

Düşünme kabiliyetine sahip bir insan her zaman kendisini açık, sarih, anlaşılabilir ve kapalılıktan uzak sözcüklerle ifade edebilir. Güç, karanlık ve çetrefil ifadelere başvuran yazarlar kesinlikle söylemek istedikleri şeyin ne olduğunu tam olarak bilmiyorlardır. Onun hakkında belki sadece müphem bir bilince sahiptirler ki hâlâ kendisini düşünceye yerleştirmeye (düşünce olarak şekillendirmeye) çabalar; keza bunlar aynı zamanda gerçekte söyleyecek hiçbir şeye sahip olmadıklarını kendilerinden ve başka insanlardan gizlemeyi arzu ederler. Tıpkı Fichte, Schelling ve Hegel gibi bunlar da bilmedikleri şeyi biliyormuş, düşünmedikleri şeyi düşünmüş ve söylemedikleri şeyi söylemiş gözükmek sevdasındadırlar.

O halde söyleyecek, aktaracak gerçek bir şeye sahip olan bir insan onu açık seçik bir tarzda, olabildiğince kapalılıktan uzak bir üslupla ifade etmeye çalışmaz mı? Quintilianus daha önce söylemişti: “Plerumque accidii utfacili- ora sint ad intelligendum et lucidiora multo, quae a doctis- simo quoque dicuntur…. Erit ergo etiam obscurior, quo quisque deterior” 6

Bir yazar bilmecemsi ifadelerden [muammalarla bezeli bir üsluptan] kaçınmalı, gerçekten söyleyeceği bir şey var mı, yok mu bunu tam olarak bilmelidir. Alman yazarları bu kadar küt ve bön yapan şey ifade belirsizliğidir. Bunun tek istisnası bir insanın ifade etmek istediği şeyin şu veya bu bakımdan uygun olmayan bir mahiyete sahip olduğu durumlardır. Nasıl ki abartılı herhangi bir şey genellikle yazarın hedeflediği şeyin tam tersini meydana getirirse, sözcükler de düşünceyi anlaşılabilir hale getirmeye, ancak belli bir dereceye kadar hizmet eder. Eğer sözcüklere bundan daha fazla yüklenilirse (ya da sözcükler bu sınırın ötesine taşacak şekilde üst üste yığılırsa) ifade edilecek, aktarılacak düşünceyi daha da karanlık hale getirirler. Bu hedefi tam on ikiden vurmak bir üslup meselesi ve ayırt etme melekesinin işidir; çünkü her lüzumsuz sözcük amacının tahakkukuna mani olacaktır. Voltaire şu cümleyle bunu söylemek istiyordu: L’adjectif est l’ennemi du substantif. (Fakat doğrusunu söylemek gerekirse, yazarların çoğu lüzumsuz sözcüklerle düşünce sefaletlerini gizlemeye çalışırlar.)

Dolayısıyla okunmaya değer olmayan her türlü tafsilatçılıktan ve anlamsız gözlemleri birbiri ardına sıralamaktan kaçınmak gerekir. Bir yazar okurunun zamanı, yoğunlaşma gücü ve sabrı konusunda hasis davranmalıdır [bu

6 “Yiiksek eğitim görmüş bir insanın söylediği şeyler genellikle anlaşılması daha kolay ve daha açık şeylerdir… Bir insan ne kadar az eğitim görmüş ise o kadar karanlık ve anlaşılmaz yazacaktır.

7 “Sıfat ismin düşmanıdır

konularda okuru gereksiz yere zorlamamalıdır]; bu suretle o okuru önündeki şeyin titiz ve dikkatli bir okumaya değer olduğuna ikna eder ve onun için harcadığı emek ve çabayı kendisine fazlasıyla ödeyeceğine inandırır. Söylemeye değer olmayan bir şeyi yazmaktansa iyi bir şeyi söylemeden geçmek her zaman daha akıllıcadır. Bunun tam tatbiki Hesiodos’un şu düsturudur: Pleon haemisu pantos . Esasen her şey söylenmez. Le secret pour itre ennuyeux, c est de tout dire. Dolay ısı yla eğer mümkünse sadece öz! Sadece cevher! Sadece temel mesele! Asla okurun kendi kendine düşüneceği hiçbir şeye yer verme!

Küçük bir düşünceyi anlatmak için çok sayıda sözcük kullanma her zaman, her yerde vasatlığın en şaşmaz işaretidir; buna mukabil çok sayıda düşünceyi birkaç sözcüğe giydirmek seçkin kafaların hiçbir zaman aldatmayan belirtisidir.

Çıplak hakikat her zaman en güzelidir ve ifadesi ne kadar basit ise bırakacağı izlenim de o kadar derindir. Bunun nedeni kısmen dinleyicinin zihnini, ikincil düşüncelerle dikkati dağılmış olmaksızın, doğrudan ele geçirmesidir ve kısmen de retorik yahut belagat sanatlarıyla ifsat edilmediğini yahut aldatılmadığını, bilakis bütün tesirin şeyin kendisinden geldiğini hissetmesidir. Sözgelimi insan hayatının boşluğunu hangi haykırış Eyüp Peygamber’inkinden daha güzel ifade edebilir? Homo, natus de muliere, brevi vivit tempore, repletus multis miseriis, qui, tanquam flos, e gre ditur et conteritur, etfugit velut umbra.9

Bu sebepten ötürüdür ki Goethe’nin naif şiiri, Schilleren belagat sanatlarına dayalı şiirinden kıyas kabul et

8 “Yarım bütünden daha fazladır

9 Ya da şöyle: Sözgelimi insan hayatının boşluğu üzerine hangi haykırış Eyyub Peygamberin şu sözlerinden daha dokunaklı, daha etkileyici olabilir?

İnsan ki kadından doğmuştur, günleri kısadır ve sefaletle doludur. Bir çiçek gibi topraktan çıkar, vurulur gider. Bir gölge gibi kaçar ve asla durduğu yerde durmaz

mez derecede daha büyüktür. Yine bu sebepten ötürü birçok halk şarkısı üzerimizde bu kadar büyük bir tesir bırakır. Bir yazar her türlü lüzumsuz belagat sanatlarından, her türlü mübalağadan kendisini korumalıdır ve genel olarak, tıpkı mimaride olduğu gibi, süslemede aşırılıktan, her türlü ifade fazlalığından kaçınmalıdır; bir başka söyleyişle o üslupta edebi-iffeti hedeflemelidir. Fazla ve lüzumsuz olan her şey —kaçınılabilecekken kullanılan her sözcük— zararlı bir etki meydana getirir. Basitlik ve naiflik kanunu güzel sanatların tümü için geçerlidir, çünkü en yüce olan şeyle kabili teliftir (yani aynı zamanda hem basit hem yüce olmak mümkündür).

Gerçek ifade kısalığının en başta gelen şartı söylenmeye değer şeyi ve sadece onu söyleyen, buna mukabil herkesin kendi kendine düşünebileceği şeylere dair her türlü tafsilatlı açıklamadan uzak duran, bunda titizlenen insandır; bir başka şekilde söylemek gerekirse bu, insanın lüzumlu olan ile fuzuli olan arasında doğru ayrım yapmasına dayanır. Diğer yandan bir kimse asla sarahat ve vuzuhu, dilbilgisi kuralları şöyle dursun, kısa ve öz olma uğruna kurban etmemelidir. Biraz daha az sözcük kullanmak uğruna bir düşüncenin ifadesini zayıflatmak (ifade bakımından yoksullaştırmak) yahut bir cümlenin anlamını karartmak veya bozmak hazin bir yargı yoksunluğunu gözler önüne serer. Fakat bu tam da bugünlerde bunca rağbet bulmuş olan sahte vecizlik (yanlış düşünülen kısalık ve özlük) anlayışının yapmaya çalıştığı şeydir, çünkü yazarlar bu uğurda sadece amaca uygun sözcükleri değil, en temel dilbilgisi ve mantık kurallarını bile ihmal edebilmektedirler…

Bu tür yazarlar sadece tek bir fiile yahut sıfata farklı farklı görevler yükleyerek bir sözcüğü hazfetmekle okuru deyiş yerinde ise karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmaya zorlamamakta, fakat aynı zamanda budalaca bir gayretkeşlikle ifade kısalığı ve üslup vecizliği olarak kabul et

tikleri şeyi meydana getirmek amacıyla birçok bakımdan hiç yakışık almayan bir kelime ekonomisi de uygulamaya kalkışmaktadırlar. Bütün bir cümleye ışık tutabilecek bir şeyi atlayarak cümleyi okurun tekrar tekrar düşünerek çözmeye çalıştığı bir bilmeceye, bir muammaya dönüştürmektedirler.

Üsluba kısalık ve özlüğü veren, onu veciz ve birçok anlama gebe kılan şey düşüncenin ağırlığı ve kıymetidir. Eğer bir yazarın fikirleri önemli, aydınlatıcı ve genel olarak aktarılmaya değer ise, bunlar zorunlu olarak cümleleri dolduracak kadar cevher ve malzemeye sahip olacaklardır, ki cümlelere anlatım kazandıran, bütün parçalarını hem dilbilgisi kuralları hem de şifahi bakımdan eksiksiz kılan bunlardır; bu o kadar böyledir ki kimse artık bu cümleleri asla sathi, boş ya da yavan bulmayacaktır. Dolayısıyla her zaman sözcüklerin ve deyimlerin seçiminde titiz davranılmak, cümlelerin kısa ve çok anlamlı olmalarına özen gösterilmeli, böylelikle düşüncenin anlaşılabilir ve kolay anlatım bulmasına izin verilmelidir.

Bu yüzden bir yazar sözcüklerini ve söyleyiş biçimlerini daraltmak yerine düşüncelerini genişletmeye çalışmalıdır. Eğer bir insan hastalıktan iyice zayıflamış ve artık eski elbiseleri çok büyük gelmeye başlamış ise, çare onları kesip daraltmak değil, fakat sağlığına kavuşarak eski beden yapısını tekrar bulmasıdır, ki o vakit bunlar onun üzerine tam olarak oturacaktır.

* * * *

Alman edebiyatında bir üslup hatası olan öznellik edebiyatın gittikçe yozlaşan durumu ve eski dillerin ihmal edilmesiyle gitgide daha da yaygın bir hal almaktadır. Öznellikle demek istediğim bir yazarın kastettiği ve söylemek istediği şeyi bilmesinin kendince yeterli olduğunu düşünmesi ve demek istediği şeyi okurun keşif gücüne bırakma

sidir. Okuru düşünerek kendisini sıkıntıya sokmaksızın, sanki tek yanlı bir konuşmayı sürdürüyormuş gibi yazar; halbuki bu bir çift taraflı konuşma, dahası okurun soruları işitilemeyeceği için kendisini çok daha açık bir şekilde ifade etmesi gereken bir diyalog olmalıdır. İşte bu yüzden üslup öznel değil nesnel olmalıdır ve nesnel olması için de sözcüklerin doğrudan doğruya okuru yazarla tam olarak aynı şekilde düşünmeye zorlayacak şekilde seçilmesi gerekir. Bu ancak yazarın, çekim kanununa tabi oldukları ölçüde düşüncelerin kafadan kâğıda, kâğıttan kafaya olduğundan daha kolay bir şekilde geçmesi gerektiğini aklında tutması halinde mümkün olabilir. Dolayısıyla kâğıttan kafaya yolculuğa yazar elinin altında bulunan her türlü araçla katkıda bulunmalıdır. Yazar bunu yaptığında sözcükleri, tıpkı tamamlanmış yağlıboya bir resmin etkisi gibi, tamamen nesnel bir etkiye sahip olacaktır; buna mukabil öznel üslup etkisi bakımından ancak duvardaki lekeler kadar açık ve belirgin olacaktır ancak hayal gücü bunlarla tesadüfen uyanmış kimse bu figürleri görebilecektir; diğer insanlar ise sadece lekeleri ayırt edebilecektir. Sözü edilen bu ayrım genel olarak her yazım üslubu için geçerlidir ve çoğu kez belirli durumlarda karşılaşılır; sözgelimi yeni yayınlanmış bir kitapta okudum: Mevcut kitapların sayısını artırmak için yazmadım. Bu yazarın göz önünde bulundurduğu şeyin tam tersi anlamına gelir ve o ölçüde de saçmadır.

Dikkatsiz özensiz yazan bir yazar daha başından kendi düşüncelerine kendisinin çok değer vermediğini iş1 pat etmiş olur. Onlara uygun gelecek en açık, en güzel ve en güçlü ifadeyi arayıp bulmak için gerekli olan tükenmez sabrın içimizde uyanması ancak düşüncelerimizin doğruluğuna ve önemine ikna olmak suretiyle mümkündür; nasıl ki insan kutsal kalıntıları yahut paha biçilmez derecede kıymetli sanat eserlerini altın yahut gümüş mahfazalara koyar.

Bu sebepten ötürüdür ki eski yazarlar —düşünceleri kendi sözcükleriyle ifade edilmiş olduğundan binlerce yıllık dönemleri aşıp gelmiştir ve dolayısıyla saygın klasik unvanını taşırlar—evrensel bir özenle yazmışlardır. Haddizatında Platon’un Devlet’ ine girişini farklı değişikliklerle yedi kez yazdığı söylenir. Buna mubakil Almanlar, tıpkı giyim kuşamlarında olduğu gibi, yazımda da üslup ihmalleriyle diğer bütün uluslardan daha fazla göze çarparlar ki her ikisi de Alman ulusal karakterinin temelini teşkil eden özensizlik ve ihmalkârlığın tezahürleridir. Nasıl ki giyim kuşama özen göstermeme bir insanın içinde bulunduğu topluluğu hafife aldığını ele verirse, aceleci, özensiz, kötü bir üslup da yazarın okura sarsıcı saygısızlığını gösterir ki o da böyle bir kitabı okumamakla bu saygısızlığı haklı olarak cezalandırır.

OKUMAK YAZMAK VE YAŞAMAK ÜZERİNE

SCHOPENHAUER

Çev. M. Sırrı ERER
Ekim yayınları