Şiddetin İçselleştirilmesi – Nejdet Evren

“Hepsi yıkıma tapıldığına, vahşetten haz alındığına işaret ediyor” (1) Agatha Christie’nin “Fantastik Bir Hikaye” alt başlıklı “Frankfurt Yolcusu”  adlı kitabının girişinde yapılan bir tespitle başlamaktadır. Ürkütücü olan yıkıma tapılması, vahşetten haz alınmasıdır. Zira, şiddetin her türlüsünden insanın haz alması nasıl bir duygu, düşünce halidir ve şiddetin içselleştirilmesi, uygulayana tapılması nasıl bir mazoşist bir edimdir? Bu durum ancak ve ancak şiddetin ne olduğu hakkında hiç düşünmeden, tartrmadan, dilsel içeriğini bilmeden kurucu şiddetin benimsenmiş olması ile mümkün görülmektedir. Yıllar önce Pakistan parlamentosunda nükleer silahlanmada geldikleri aşamayı öven bir konuşma yapıldığında, Benazir Butto “Şerem/Utanç” diye haykırmıştı. “Nükleer silah kullanmaktan bahsetmek başlı başına bir suç sayılmalı ve kendi hükümdarlıklarını korumak için milyonlarca masum insanın hayatını tehlikeye atmaya hazır olduklarını gösteren liderler en tehlikeli suçlular olarak ele alınmalıdır” (2) 

Şiddet dünya ölçeklerinde küresel varlığını korurken, ülke ölçeğindeki göreceli barış uzun erimli  ve kalıcı olamaz; zira, bu durum küresel şiddetin bir süreliğine ötelenmesinden başka bir şey değildir.  Ayrıca, farklı kültürlerin bir arada yaşadığı toplumlarda hem küresel hem de özel şiddet, savaş/barış durumları ayrı bir anlam taşır. Homojen toplumlarda özel barışıklık kolay sağlanabilir. Heterojen toplumlar için bu durum mümkün görülmemektedir. Erk-egemenin gereksinim duyduğu şiddet genelden özele aynı karakteri taşır; ancak, özelde görünüş biçimini değiştirdiğinden genel şiddeti görünmez olur. Şiddetin her türlüsü, en az ölçekliden en fazla olanına kadar hepsi iktidar ile iç içedir; iktidarsız şiddet, şiddetsiz iktidar olamaz. Bu bağlamda genel şiddeti görmeyip özel şiddet türlerine takılmak yanılgı olmakla kalmaz, genel  şiddetin içselleştirilerek onanmasını da sağlamış olur. Şiddet-iktidar ilişkisinden, simbiyotik bağlarından dolayı özel şiddetin sönümlendiği noktada bir yenisinin üretilmesi kaçınılmazdır.

“En evrensl etik bile bir çizgi çizmek ve birilerinin ıstırabını görmezden gelmek zorunda değil midir?” (3)  Etiğin sosyolojik yapısı ekonomik-politik olgudan bağsız olmasa da, onu evrensellik boyutundan mutlak surette uzaklaştırır. Buna rağmen evrensel bir etiğin varlığı kabul edilse bile, bu etiğin şiddeti içinde barındırdığı kabul edilmiş demektir. Gerçekten de böyle midir? İlk etiğin ne olduğu bilinmez; zira, yazılı tarih insanlaşma sürecinde yazısız tarihe göre çok genç sayılır. Mitolojik verilerde kadının doğurganlığı üzerinden bereketin tanrılaştırılması ve çıplaklık göze çarpmaktadır. “Gılgameş, Yaradılış ve Tufan “ efsanelerinin konu edildiği Sümer şehir devletlerinde yarı insan yarı tanrı yöneticilerin en üst kademede bulunduğu Ziggurat’larda resmedilen kast sisteminin, yerleşik düzendeki ve taneli bitkileri üreten toplulukların, “artık ürün” e üst sınıfların alttakiler aleyhine el koymasının öncelikle kadının köleleştirilmesiyle başladığını göstermektedir. Böyle olunca, ilk sırada yer alan etik değerlerden birinin cinsellik üzerinde inşa edildiği, cinselliğin kadın aleyhine baskılandığı rahatlıkla söylenebilir. Biyolojik gelişme aşamasındaki bireyin giydirilmesi de bir baskılanma, biçimlendirme, sindirme ve sınırlandırmadır. Oluştuğu günden itibaren etik, toplumsal bir baskı aracı olarak varlığını korumaktadır. Bu baskılanmaya bireyin karşı-koyumu onun toplumsal gücü ile doğrudan ilişkilidir. Toplumsal etik ve ona karşı bireyin karşı duruşu her zaman bir çatlak yaratır. Bu çatlak hiçbir zaman birey lehine kırılmaz; zira var olan etik değiştiğinde artık toplumsal bir kimlik kazanacak ve birey yine karşısında kalacaktır. 

Peter Sloterdijk’in söylediği “Daha fazla iletişim her şeyden önce daha fazla çatışma demektri.” (4) sözünden kastedilenin “dilin Şiddeti” (5) olsa gerek. İnsanın varolma biçimlerinden en önemlileriden biri de hiç kuşkusuz sözel iletişimdir. Bu olmadan ne üretim, ne paylaşım ne de dayanışma/işbirliği mümkün değildir. Ancak dil aynı zamanda ketleyerek öteki-ni de yaratabilir. Ötekileştirilen ile iletişim neredeyse durma noktasında olmasına karşın dilin bu özel sınırlandırmasından dolayı daha az iletişmden daha az çatışma yaşanmasına neden olmaz; tam tersi daha çok çatışma yaşanır. Öyle ise, baştaki önermeyi ötekileştirme kavramı dışında kullanmak gerekir.

Savunmaya yönelik karşı-şiddet de özde bir şiddettir. Ancak bunun kaçınılmazlığı ve ret edilemez olması karşısında onu bir şiddet saymamak ya da “iyi şiddet” olarak tanımlamak mümkün müdür, üstelik bu şiddet  türünün sınırları neye göre belirlenecektir? Şiddetin meşrulaştırılması hiçbir şekilde kabul edilebilecek bir durum değildir. Ne ki; şiddet bilinçli bir eylem olarak tanımlandığında istencin yöneldiği hedef ve amacına göre şiddet ve karşı-şiddet bir diğerinden ayrılacak ve istencin yöneldiği hedef, yönelme şekli, zaman ve boyutları onun şiddet olarak tanımlanmasını ya da tanımlanmammasını sağlayacaktır; başka bir ölçü var mıdır? Bu bağlamda, özünde şiddet olan karşı-şiddet/savunma amaçlı şiddet savunma sınırlarında kaldığı sürece şiddet eğilimi/istenci olarak tanımlanamayacaktır. Aksi takdirde tüm şiddet eğilimilerine peşinen onay vermek gerekir ki bu durum insan doğasına, hayata bağlılık ilkesine aykırıdır.

Şiddeti Jean-Maire Muller şöyle tanımlamaktadır; “kesinlikle insanlığın radikal bir sapkınlığıdır.” (6) Bu tanıma göre insan kesin bir şekilde özünden ayrıldığında,sapkınlaştığında şiddet uygulayabilen ve onu içselleştirebilen bir varllıktır. “Tarihte Şiddetin (Zorun ) Rolü” ile birlikte değerlendirildiğinde bu sapmanın politik sonuçlarının etik ve patalojik sapmalardan ayrı bir noktaya düştüğü görülecektir. Muhtemelen Muller’in kast ettiği patalojik ve kurumsallaşan sapmalar olsa gerek. “Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ilişkisi” doğası gereği iktidarı ve bunu sürdürebilmek için şiddeti içinde barındıracaktır. En küçüğünden en büyüğüne tüm tüm iktidar biçimlerinin şiddet olmadan ayakta kalamayacakları gerçeği karşısında bunun içselleştirilmiş olması varlığı için kaçınılmazdır. Demokratik hak taleplerini içeren Dünyanın bir çok yerinde gerçekleştirilen kitlesel eylemler provoke edilmedikleri sürece bireysel ve kitlesel bir şiddet içermemektedirler, buna rağmen kamu düzeninin tesisi gerekçeleriyle bu eylemlerin bastırılmasında kullanılan orantısız şiddde dair  bir açıklamanın olması gerekir. Neo-liberalizmin hüküm sürdüğü 20. yy son çeyreğinde Porto Alegre’de Davos’a karşı bir araya gelen ve “Başka bir dünya mümkün” sloganını bayraklaştırıan önemli isimlerin liberalleşmesi özünde şiddetin liberalize edilerek sönümlendirilebileceği yanılgısını taşımaktadır. Zira liberalizm hiçbir zaman “politik” değil “okonomik” olarak uygulanmıştır. Yüz yıl öncesinden dillendirilen Keynes’ci yaklaşımın temeli olan “bırakınız yasınlar, bıraknız geçsinler” söylemine karşı filozofun dediği gibi “bırakınız yapsınlar, bıraknız batsınlar” söylemi dillendirilmemektedir. Dünya genelinde gözlemlendiği üzere batma noktasındaki iktidar ilişkisinde olan şirketler kamusal kaynaklar ile kurtarılmakta, kamusal gelir uçurumu her geçen gün artmaktadır. Gettolarda yaşamaya zorlanan insanlara yönelik kaynak eşitsizliği kendi içinde ekonomik bir şiddet olduğu kadar, bunlardan korunmak için yükselen duvarlar ve üstlerine çekilen eletrik verilmiş çitler diğer canlıların yaşamlarına da mal olmaktadır. Biyo çeşitliliğin ciddi manada zarar görmesi ve hatta yok olması dünya genelinde ekolojik bir yıkım, aynı zamanda yaşam koşullarının zorlaşmasına bağlı genel bir şiddeti içinde barındırmaktadır.

“…kapitalizmle bilimsel söylemin hegemonyasının birleşmesinin…” (7) bir “modernite” olarak değerlendirilmesi üzerine durup düşünmek gerekir. Aydınlanma çağı ile gök-tanrılar yere indirildiğinde “aklın üstünlüğü” zamanla akla-tapmayı yaratmıştır. Artık her şey “akla uygun olmalı”, ona biat etmeliydi. Ayrıca bu akıl denilen fenomen oryentalist bir yaklaşımla sakat, merkezinde Avrupa ve çevresinde öteki-leri barındırmaktaydı; çevredeki ötekilerin merkezin “üstün aklına” tabi olması kadar basit ne olabilirdi ki?!…Burjuvanın palazlandığı zaman diliminin de aynı bu döneme denk gelmesi göz ardı edilmemelidir. “üretim araçlarının gelişmişlik düzeyi”  artık ruhban ve aristokratların belirlediği “üst-yapı” ile çelişmeye başlamış, ruhban ve aristokların kılıcı/gök-tanrıları ellerinden alınmıştır. İngiltere ve Hollanda’da ekonomik temllerini bulan kapitalist “üretim tarzı” Fransa’da 1789 İhtilali ile siyasal/politik kisvesine bürünmüştür. Üstelik “kardeşlik, eşitlik ve özgürlük” şiarlarıyla; şiddet durmamış, İhtialal kendi çocuklarını kurban etmiş, önce kardeşlik sonra eşitlik kalkmış, özgürlük bir saman alevi gibi yanıp sönmüştür. Bin yıllar önceki tapınaklardaki tanrıya kurban sunulması şiddeti bu kez “aklın üstünlüğü tanrısına” sunulmuştur. 

Latincede “homo homini lupus”  deyimi ile binlerce yıl öncesinden insan insanın kurdu olarak tanımlanmış, onun yıkıcılığına işaret edilmiştir. Musa’nın asa ile Kızıldeniz’i bölmesi gibi liberalizm de “ hoş görü, sürdürülebilir ekonomi, çok kültürlülük vs” gibi kavramlarla kitleleri manipüle etmeyi başarmıştır. Üstelik, dünyayı köktenci bir şekilde değiştimeyi ağızlarına pelesenk etmiş kişiliklerin bu kavramlardan heyecanla söz etmeleri de manidardır. 80 li yıllarda duvarlar yıkılmıştı ve “utanç duvarı” olarak  dile getiriliyordu, yine aynı yıllarda uygulamaya konulan neo-liberal politikaların sonucunda yıkılan duvardan çok daha fazlası inşa edildiği gibi, yurdunu terk etmeye zorlanan adeta insan seli/mülteciler denizlerde yer-tanrılarına kurban oldular. “Tek gereç çözüm gerçek duvarı, Göçmen Bürosu duvarını değil, sosyo-ekonomik duvarı yıkmaktır: toplumu, insanların çaresizce kendi dünyalarından kaçmaya çalışmalarına gerek kalmayacak şekilde değiştirmektir.” (8) 

İnsanlık tarihinde ilişkilerin karmaşıklaşmaya başladığı günden beri yazılı kurallar konularak keyfiliğin önüne geçilmek istenmiştir. Bu yapılırken de erk-egemen olanın çıkarları daima ön planda tutulmuş ancak gelişen “üretim araçları” ile “üretim ilişkileri”nin çatışmaya girmesi üzerine erk-egemen bir sonraki erk-egemen tarafından sınırlandırılmıştır. M.Ö. 2375 yıllarında kabul edilen Sümer Kralı Urganika’nın yazılı kanunu ilk yazılı kanun olarak taihe geçmiştir. Babil Kralı Hammurabi Kanunları ise M.Ö.1975 yılında yazılı kanun olarak açıklanmıştır. Kralın yetkilerini daraltan İngiltere İnsan Hakları Bildirgesi 1689 da, ABD Bağımsızlık Bildirgesi 1776 yılında, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları bildirgesi ise 1789 yılında açıklanmışlardır. İnsan yanında “yurttaş” kavramının Fransız İhtilali ile kavramsallaştığı görülmektedir. Yurttaşlık zamanla milletlere, ülkelere, milliyetçiliğe dönüşecektir. “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” nın kökeninde de bu olgu yatar. Birinci ve ikinci paylaşım savaşlarının sonunda galip devletler 1945 yılında Birleşmiş Milletler Örgütünü kurarlar. 1948 yılında İnsan Haklaır Evrensel Beyannamesi, 1950 yılında da Avrupa Sözleşmesi imza altına alınacaktır. Hammurabi Kanunlarında yer alan “göze göz, dişe diş” in yerini sözde sosyal hukuk devletleri ve normatif yapıları almıştır. Hakların ve özgürlüklerin öznesi olarak kabul edilen insan salt insan olmakla bu hak ve özgürlüklerin sahibi kabul edilirken, ekonomik-politik-sosyal eşitsizlik had safhaya ulaşmış bir dünyada soyut hak ve özgürlüklerin realitede maddi bir karşılığı var mıdır? “İnsan hakları, Batı emperyalizmi ve tahakkümünün, askeri müdahale ve neo-kolonyalizmin somut politikalarını maskeleyen ve meşrulaştıran bir sahte ideolojik evrensellik olarak ortaya çıkar…evrensel insan hakları aslında beyaz erkek mülk sahiplerinin piyasada özgürce hareket edebilme, işçileri ve kadınları sömürebilme ve aynı zamanda da siyasi tahakküm kurma hakkıdır.” (9) tartışmaya değer! Zira yazılı tüm bu sözleşmelere rağmen Dünya’nın bir çok yerinde kitlesel kıyımlar, iç çatışmalar, düşük yoğunluklu savaşlar, özünde şidddet her geçen gün artmaktadır. Bu nedenle olsa gerek “…bütün uygarlık çatışmaları temelde yatan barbarlıkların çatışmasıdır.” (10) şeklinde yorumlanmıştır.

Kapitalizm/en örgütlü şiddet biçimi olarak insanın ilkel egosuna güçlü olanakları sağlayan bir ilişkiler kalıbı sunduğu için tüm yıkıcı, yok edici, sömürücü ve tüktici yapısına rağmen insanı cezbeden/kandıran bir virüstür.

Nejdet Evren
Ekim-Aralık 2019
Çoğu-zaman

Esin Kitabın Künyesi:
Şiddet, Slavoj Zizek, Encore Yayınları, Şubat 2018, Ahmet Ergenç çevirisi, 208 sayfa

  (1)   Age; s:8
  (2)   Age; s:10
  (3)   Age; s:58
  (4)   Age; s:63
  (5)   Age; s:62
  (6)   Age; s:64
  (7)   Age; s:82
  (8)   Age; s:99-100
  (9)   Age; s:138
(10)   Age; s:160

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here