Şiirler I – Mehmet Emin Kurnaz

Eylül Çocukları
takvim yapraklarının döküldüğü bir mevsimdi
gecenin briket duvardan sızdığı saatlerde
yazılmamış şiirlerin toplamından
kullanılmış hayatlar çıkardım
yirmi beş yaş kaldı ellerimde
ıslaktı…

durun dedim sonra, durun!
yeterince büyümemiştik henüz
ama anladık…
masumiyet tutulması yaşıyorduk sokaklarında hüznün,
defter kapaklarına yazmayı bıraktığımız gün
duvarları kollamıştık kireç yakıcılığında bir inançla
ellerimiz de yanmıştı üstelik, olsun!
etrafımız sarılmıştı zaten
meşguliyet tarihinden yalanlar kusuyordu derslikler
dershane parasına tutsak düşen anneler gördük
öğretmen olamayanı polis yapıyorlardı sözgelimi
çocuklar ölüyordu meçhul!
ve fasondu yorgun gözlerimizde işçiler…

ki biz leblebi tozu sanıyorduk genzimize kaçan şiiri
toyduk belki henüz, ama güzeldik…

uğruna ölünecek aşklar da biriktirdik yaralı
sevince daha güzeldi ekmeğin ve kavganın tadı
öğrendik,
ilkyaz gecesi gibi ılıktı sevgili elleri
turuncu sevişirdik rujlu dudaklarda
ve lekesini gururla taşıdık özlemin…

ayrılık da sevdaya dahil mi bilmiyorduk
arabesk de sevmemiştik bir şeyi
ancak şişeleri devirdik bazı veda akşamlarında
üzüm korusu bağbozumuyduk hani
haziran olduk kimi zaman
erken ayrılanlar oldu soframızdan
eksildik…

eylüldü,
eylül ellerimden küçüktü
biz yeterince büyümüştük
üstelik geceydi, ıslaktık
nasıl da azalıyorduk her yaş ömrümüzden
ama eylül çocuklar doğuruyordu kendince
ve öyle biliyorduk ki mutlaka;
tarihin duvarlarından aşarak
mayısa yürüyecekti yine çocuklar…

poetik
bir kibrit çaksan patlayacaktı sensizliğim…

kükürt kokusu ellerinde, gece
markası tescilli ko(r)kular bulmak
gibi bir şeydi işte!
siciline yangın işlemiş çöplerin
ve şiirin imha politikası…

çakması sürülürken piyasaya, sevgi
çoktan terketmişti bizi masumiyet
müzelerinde sığınmacıyken aşk
ve geçmiş zamanlı cümle sahibinden
satılıktı, şairin inkar poetikası…

toz olurken ömrüne, şişelerin devrik hüznü
demlendi ucuz da olsa, dem be dem serseriler

oysa kirliydik, dudağından içmiş bardaklar kadar;
kanadık, kırılınca;
bardakların kandırdığı, ellerin yanar…
20.06.2011

Kır/ıntı
başlık gibi ayrılırken ortasından
anlamlı yüzü sende kalsın şiirin…

bana şimdisi, sonra gerek dediğim
yarını olmayan, bir ilk yaz !
gecelerinde sarhoş,
öpüşlerinde acı
biber tadında bir ayrılık
bırakırsa kalemimden çıkan kömür tortusu…

madenciler bunun için ölmez elbet
ama şairler, şiir diye ölür belki
kelimesi örtük, cümlesi devrikse ömrünün
ellerinden çocuklar yaralıdır senin için
yaşı, tutmayan avuçlarımdan taşınca gece…

yoksundur, bazı hayatlarda bilmezsin
kedilerin çiftleşme savaşında sokağın
tekelleşen hep yek zarlarında, sessizce
oysa leblebi tozudur genzine kaçan şiir

logar kapağı biriktir, artık sokağında sevgili
gazoz kapakları bize göre değil…
07.06.2011

Hüzünbaz Gülüşler
şehrin ışıkları öldürür
ateş böceklerini ansızın

gözlerinde gömülüdür gece
hüzünbaz gülüşlü çocukların…

belki kar yağar turuncu lambalara
ama ellerimiz titremeden
son nefeste,
buğulu camlarına
ya da duvarlarında bir gecekondunun
kirecin örtemediği şiarlara sığınırız…

aristokrat bir rüyada ciğerci kedileri
en sıcak uykusunda tanrıların
dışarısı buz ve dışarısı ayazda
üşürse boyacı çocukların elleri!
buğulu camlarda hasret,
turuncu lambalarda kar
ve ellerimde elleri birikir yalnızlığınızın…

tükenmiş kalemler ki tanıktır,
cümleye sirayet bir erozyonda kaybolur
imgeler, kurtarır imgeler kimi zaman
kurşun kalem; bir infilaktır!

oysa nankör kedilerine inat bu şehrin
içeride alkol,
dışarıda molotoflu kokteyller yıkacaktır
şehir ışıklarının karanlığını…

ve ellerimizin ısıtamadığını,
artık düşlerimiz yakacaktır…
06.02.11

Mevsim Geçişi
tut ki biz düştük
bir galata akşamıydı hüzün

göçer mi gülüşün güz sancısıyla
ve saçlarında tutuşurken eylül
soyun imgesinden şiirin
kırlangıç sürüsü ellerini
bir gün bir antikacıda unut

mevsim geçişiydik ama aslolan
kar tozuşuydu ömrünce
ve hep gitmeye yakın
elleri üşürmüş kadının

damlardı sarnıcından gözyaşı ki şehrin
kandilinde titrek bir alev gibi sönmek isterim

tut ki biz düştük
ama ellerimi sıkı tut
05.01.2012

Şart Kipi
şu köşeyi dönen olsan ya da sen olsan
böyle bir uzak, bir bekleyişte zaman zaman

pencereden baksam bir an bakmasan
günlerden bir gün olsa vakit geç olmasa
saatler dursa, camlar açık kalsa kırlangıçlara

ansızın kırılsa zaman, yani sızı kalmasa boşluğa
hiç olmazsa bir gün -belki birinde günün- yine bir antikacıda

kaybolsa derim ellerin ve kırmızı çiçek buzda yanmasa
tarihin seyri böyle, belki böyle düşülen bir çelişkiye dayanmasa

yalnızca derin bir uykuda, öylesine bir sonzuzluk gibi sonra
sonsuza ramak kala, uyanmak olmasa bir romandan

hani bahara yakın çocuklar, geceyi yakan çocuklar hiç bıkmasa
yollar yorulsa, istasyonlar ki beni böyle korkutmasa derim

bir an olsun bir gün, uzun bir bakışta donup kalmışsam
bir de kırgınsam gökyüzüne, hani yağamamışsam

o köşeyi dönen değilken bile henüz, ama hiç değilken sen

böyle bir uzak , bir bekleyişte zaman zaman
şart koşarım seni, belki ölmek de isterim?
19.03.2012

SUS(A)MAK

Sustum !
Ben ne ara sussam

Mürekkep konuşurdu

Üç nokta bırakarak sonraya

Kirleterek bir kar beyazlığını…

Anlardım ki,

Susamaktır suskunluğum !

Ben susarım,

Saatler konuşur

Tik tak,tik tak

On?a doğru yaklaşmak…

Düşler, düşüşlerde gizlidir

Zaman her “şey” in zehridir

Beyaz kağıtlar sararınca

Takvim yaprakları dökülür

Sanırsın ki Eylüldür !

Üç nokta arası darbelerde

On ikiyi vurunca yelkovan

Ben külkedisi olurum,düşlerim tutsak !

Düşlerim yıkılır,düşünce-den uzak

Ben susuyorsam sana

Belki bir mürekkep dindirir su(ç)suzluğumu…
08.01.11

turuncu ve gri-I
hep gridir şehirlerin rengi
ve turuncu hüzünlere gebedir şiir…

acı eşiğini geçince aşk
aşırı zaman kaybından yoğun bakıma alınmış sözcükler,
ruhsatsız ağızların kuru-sıkı şairlerinde
şiir gibi bir şeyin neşteri olurdu
sen ne ara gidecek olsan bir şehirden

gri bir yalnızlık çökerdi sonra
ve kirli imgeler kuşanırdı hüzün…

acı eşiğini aşınca aşk
portakal çiçekleri de kanardı
oysa yakışırdı griye,
turuncu renkte bir ayrılık
gibi kalırdık ben ve hüzün

acı eşiğinden taşınca aşk
sönerdi şehrin ışıkları, şehvete
ve hüzne dair
sevişirdik bir terkediş akşamında en fazla
gri şehirlerin turuncu aşkları kadar
ve şehrin ışıkları gibi
romantik olamadı belki ömrümüz

yine de;
gridir şehirlerin rengi
ve hep turuncu hüzünler doğurmuştur şiir…
29.07.2011

turuncu ve gri – II
tutukluk yaptı şiir, gecenin zifiri hüznüne
dair izler düştük, yollara
ki böyle veba sancısı ellerin
gibi yorgun bakışıydık şehirlerin

bir istasyona sorduk
turuncu, gri şehirlerden gitti mi
erguvan çiçekleri giymiş bir mayıs
ki böyle veda sancısı, görmedim dedi hiç

görülmüştür! hapishane mektuplarında
mahkum edilmiş nice ayrılık
gibi damgası, bulaşmıştır mürekkep lekesi teşbihe

işte kirlendi ellerimiz, kırıldı direnç
indirin şalterleri şimdi;

içimde bir tren boşluğu bırakacak hüzün…
10.08.2011

turuncu ve gri III
bir duman çektim griden, manayı
terketti turuncu, cümleyi en ölümcül yerinden

yetim özneler gibi kaldı hüzün
yaklaştı yükleme, rengini külden almış şehirler
vurgunu zehirlendi gidişin
ve devrik şiirler saçmasından
yaralandı bilinçleri kesik şairler

her köşeyi tuttu ucuz bir intihar
cesedi zıvanadan çıkmış esrarı
ve mahalleyi, karbonmonoksit kokusuna
bıraktı üçüncü tekil şahsın iyelik eki

parmak uçlarında yanarken zaman
noksanında çocukluk özlemi
ve izmarit biriktirdi ellerimiz
viran şehirlerin küllüğünde şimdi
bir duman çektim griden manayı
sanki terketti turuncu, en ölümcül yerimden
23.08.2011

Yorum yapın

Daha fazla Şiirler
Şiirler – Mehmet Ercan

SEN RENGİYSEN ÇİÇEKLERİN sen rengiysen çiçeklerin çiçek sensen yaprak benim duruşuysan güvercinin telek sensen kanat benim sen bir tutam bulut...

Kapat