Sokrates; cevap vermekten çok, kendisi soru sorar. Öğretmez, öğrenir, gerçeği arar. Kendisinden fazla bileni bulmak, onu sevindirir.

Atinalıların en bilginleri bile, hiçbir şey bilmediklerini söylerler. “Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir” sözü, filozof Sokrates’in en sevdiği sözdü.

Sokrates’i ilk kez gören, bu yalınayak, sırtında eski püskü bir aba olan ihtiyarın, o ünlü filozof olduğuna zor inanır. Sokrates, her evde bulunan göbekli, dazlak ve kalkık burunlu tanrı Silenos’a benzer.

Sokrates ne öğretir? Nasıl bir bilim öğretir?

Sokrates, kimseye bir şey öğretmediğini söyler.

Aristophanes,* Bulutlar adlı komedyasında Sokrates’e, yerle gök arasında bir sepet içinde yıldızların hareketini boşuna inceletmiş oluyor.

Sokrates, göğü incelemeye zaman harcamayı gerekli saymaz. Doğa bilimine inanmaz. Sanki doğa bilimi, insanı mutlu mu yapmıştır? İnsan, nasıl olsa, yıldızların kuruluşunu hiçbir zaman öğrenemez. Anaksagoras bunu anlamaya çalışmıştı. Ve bu ihtiyar bunak, ateşle güneşin özünün bir olduğunu iddia etmişti. Fakat insanların ateşe bakabilir, ama güneşe bakamaz olduklarının farkında bile değildi.

Sokrates’in öğrencileri var.

Atina’da, bilgelik öğretmeni birçok sofist var ki, öğrencilerinden çok ücret alırlar.

Sokrates’eyse zengin olsun, yoksul olsun, herkes ücretsiz olarak soru sorabilir. Kaldı ki, cevap vermekten çok, kendisi soru sorar. Sokrates öğretmez, öğrenir, gerçeği arar. Kendisinden fazla bileni bulmak, onu sevindirir.

Birgün Sokrates’in dostlarından biri, Delphi’deki Apollon Tapınağı’na gider ve gaipten haber veren falcı kadın Pitia’ya “Dünyada Sokrates’ten daha bilge biri var mı?” diye sorar. Pitia “yok” der.

Bunu Sokrates’e anlatırlar.

Sokrates buna çok şaşar ve mahcup olur.

– Bu Pitia da neler söylemiş öyle, der. Ben hiç de bilge değilim.

Sokrates, bu falın ne ifade ettiğini uzun zaman anlamaya çalışır. Sonunda dünyayı dolaşarak gerçek bilgini bulmaya karar verir.

Sokrates siyasetçiye, şaire, sonra da sanatçıya başvurmuş, ama her yerde aynı şeyle karşılaşmıştı. Bunların her biri işinin ustasıydı. Birinin dili ağzında döner, Halk Meclisi’nde konuşurdu, diğeri güzel şiirler yazardı, öteki de heykel yapmakta ustaydı. Ama sanatlarında usta olan bu insanların her biri, kendisini başka her işte de bilgin sayıyordu. Ve gerçek bilgin olmalarına engel olan da buydu.

Böylece Sokrates, Atina’da sokak sokak dolaşır, insanları sorularıyla deneye deneye, gerçek bilgini arar.

Derken Sokrates, gençlerin jimnastik yaptıkları palaestra’ ya girer. Gençler, eski dostlarını sevinçle karşılarlar. Ve bir sıranın üzerine oturan Sokrates’in çevresini sararlar. Konuşma başlar. Söz konusu, her zaman olduğu gibi, neyin herkes için en önemli olduğu sorunudur.

– Söyle bakalım, der Sokrates, Klinias adındaki en genç delikanlıya, bütün insanların mutluluğu istedikleri doğru mu? Yoksa bu gülünç bir soru mu? Hatta bunu sormak bile budalalık olmasın? Mutlu olmayı kim istemez, değil mi?

– Herkes ister doğallıkla.

– Mutluluk nerededir? Zenginlikte midir dersin?

– Evet, zenginlikte.

– İyi, ama mutluluk yalnız zenginlikte değil, sağlıkta ve kuvvetli olmakta da.

– Doğru, mutluluk bunlarda da.

– Ya şan ve şeref? İnsanın yurdunda şeref görmesi kötü mü?

– Elbette değil.

– Ya mert olmak iyi mi.

– Bence iyi.

– Öyleyse, insan bütün bu nimetlere sahipse, yani zenginliğe, sağlığa, kuvvete, şan ve şerefe sahipse, mertse, demek mutludur. Söyle bakalım, insan ne zaman daha iyi yaşar, elinde olan kendisine faydalı olduğunda mı, zararlı olduğunda mı?

– Faydalı olduğunda.

– Ama insan, kendisinde olan şeylerden faydalanmazsa, bunlar ona faydalıdır denebilir mi? Bir marangozun, araç ve gereç sağladığını, ama bunlarla hiçbir şey yapmadığını düşün. Bunların kendisine bir faydası var mı?

– Hayır, yok.

– Peki, ya demin sözünü ettiğimiz zenginlik ve öbür nimetler? Eğer insan, bu nimetlere sahip olup da, onlardan faydalanamazsa, bunlar kendisine faydalı mıdır?

– Hayır, faydasızdır.

– Demek insanda, bütün bu nimetlerin sadece bulunması yetmez. Bunlardan faydalanması gerek.

– Evet, bana da öyle geliyor.

– Peki, ama insan elindeki nimetlerden nasıl faydalanmalı? Doğru bir şekilde mi, yanlış bir şekilde mi? Sözgelimi marangoz, gereçlerini doğru bir şekilde kullanmazsa, aracı basbayağı mahveder ki bu halde gereçleri hiç kullanmasa daha iyi olur.

– Evet.

– Marangozun bir tahtayı bıçkıyla doğru bir şekilde kesmesi ya da rendelemesi, bir flütçünün flüt çalması, yahut heykeltıraşın heykel yapması için ne lazımdır? İşin ustası olması değil mi?

– Doğru.

– Bak işte görüyor musun, demin sözünü ettiğimiz zenginlik, sağlık, kuvvet gibi nimetler, doğal olarak birer nimet değildir. Bunlar, ancak bilgi ile yönetildiği zaman birer nimettir. Bilgisizliğin elinde birer şerdir. Doğru mu?

– Galiba, gerçekten de dediğin gibi.

– Peki, bunu ne sonuca bağlayalım? Bir şey ne iyidir, ne de kötüdür mü diyelim? İyi olan yalnız bilgi, kötü olan da yalnız bilgisizlik mi diyelim?

Sokrates, öğrencilerle işte böyle konuşur ve onlara gerçeği ararken özelden genele yükselmeyi, sonra da genelden özele inmeyi öğretir.

Flüt çalmayı bilmeyen flütçü, heykel yapamayan heykeltıraş ya da keser kullanamayan marangoz, hep özel hallerdir.

Genel sonuç şöyledir: Flüt, kalem, keser yetmez, bunları kullanmayı bilmek gerek.

Her şeyi bilgi yönetmelidir.

Sokrates buradan yine özel hallere iner. Sadece zenginlik, sağlamlık, kuvvet, mertlik yetmez; her şeyden önce bilgiyi hazmetmiş olmak, bilgin olmak gerekir.

Sokrates, adım adım, soru üstüne soru soruyor. Karşısındaki de kendi düşüncelerinde çelişmeler buluyor. Daha bir an önce kuvvetin nimet olduğunu iddia ederken, şimdi bunun bir kötülük olabileceğini kabul ediyor.

Sokrates’le konuşurken, gençler yargılamayı ve düşünmeyi öğrenir, çelişkileri kapatan perdeyi açıp gerçek kavramları bulmaya çalışırlar.

Sokrates gerçeği, öğrencileriyle birlikte arar. Yargılamak, Sokrates için amaç değil, sadece araçtır. Amaç, doğrunun nerede, yalanın nerede olduğunu öğrenmektir.

Sokrates’e, artık yeryüzünde doğruluk kalmamıştır gibi geliyor. Doğrular altta kalıyor, doğru olmayanlar üstün geliyorlar. Her tarafta açgözlülük ve kin. İnsanlar gerçeğin sesine kulak asmaz olmuşlardır. Vahşi hayvanlar gibi birbirlerini yiyorlar. Bir zamanlar insanlar, Gerçek’in ölümlü insanlardan ayrılarak, bir daha dönmemek üzere ölümsüz tanrıların yanına gittiğini sanıyorlardı. Gerçek’in arkasından, Vicdan da karbeyazı elbisesine bürünerek insanları bırakmıştı.

Sokrates yine Gerçek’i aramaya koyuluyor.

Sokak sokak dolaşarak karşısına her çıkana:

– Sayın kişi! diyor, sen ki, hikmet ve ruh gücüyle ün salan büyük Atina’nın yurttaşlarındansın, daha fazla şan, şeref ve para sahibi olmak için yine şan, şeref ve para peşinde koşmaktan utanmıyorsun. Fakat sağduyuya, gerçeğe ve ruhun mümkün olduğu kadar daha iyi olmasına çaba harcamıyor, kaygı göstermiyorsun.

Sokrates bunları, pazar meydanında, kârlı alışveriş yapmakta olanlara söyler.

Sokrates bunları, kiminin güzel konuşmakla, kiminin son seçimlerde elde ettiği başarıyla övündüğünü, kiminin de, at yarışlarını kazandığı için kendisini ötekilerden üstün gördüğü bir şölende söyler.

Sokrates’in sözlerine aldırış eden yoktur, ama o durmaz. İnsanlara rahat vermemeyi, uyuyan vicdanlarını uyandırmayı ödev sayar.

– Kendi ruhunuzu düşünün, diyor. Kendi kendinizi iyice tanıyın. Bir kerecik olsun size ait olanı değil, kendinizi, şehre ait olanı değil, bizzat şehri düşünün.

Sokrates, kendi şehrini sever. Birçokları gibi o da dönüp arkasına bakar ve kendisine, önceleri yurdunda hayat kötü değil iyiydi gibi gelir. Ticaret insanları bozmuştur. Zanaatlar ve bilim onlara mutluluk vermiştir. Atinalılar özgürlükleriyle övünüyorlar. Ama kendileri zenginliğe tapıyorlar. İlerisi çıkmaz. Acaba, çiftçi ve asker olan atalarının vasiyet ettiklerine dönülse daha iyi olmaz mı?

Sokrates işte böyle düşünür. Ve soylu ailelerde delikanlılar, kendisini zevkle dinlerler.

Soylu ailelerden delikanlıların Hetereya denilen gizli derneklerinin toplantılarında tartışılan sorun hep şudur: “Ataların düzenine dönmek.” Ataların düzeniyse, yalnız Sparta’da korunmaktadır. Bunun için de bu delikanlılar, yurtlarına karşı savaşan Sparta’ya hayrandırlar. Sırtlarına aba giyer, saç, sakal bırakır, dış görünüşte olsun Spartalılara benzemeye çalışırlar: Aralarında düşmanla gizli bağı olanlar da vardır.

Sokrates hiç de bu soylular kısmından değildir. Sophroniskos adında bir heykeltıraşın oğludur. Gençliğinde kendisi de heykelle uğraşmıştır. Onun yaptığı Kharitler, bugüne kadar Akropol’de korunmaktadır.

Sokrates, sonraları baba zanaatını terk etmiştir. Ona göre, zanaatçılık ruhu zayıflattıktan başka, devlet işleriyle ilgilenmeye de çok az vakit bırakır. Atina’da Halk Meclisi’nde, işleri zanaatçıların, yani dokumacıların, tabakçıların, çömlekçilerin yürütmesini Sokrates doğru bulmaz. Tabakçılıkla uğraşan bir adam iyi bir yönetici olabilir mi? Bu işi, ancak yönetme bilimini öğrenmiş olanlar yapabilir.

Sokrates bilginlerle alay ederek şöyle der: Aralarında birlik yok. Birbirlerine deli gözüyle bakarlar. Bunlardan bazılarına göre, var olan bir tek şeydir, bazılarına göreyse, var olan bir tek değil, sonsuz şeylerdir. Bir kısmı her şeyin doğup öldüğünü iddia ederken, öbürleri hiçbir şeyin hiçbir zaman doğup yok olmayacağı fikrinde ısrar ederler. Bilginler doğa olaylarını kavramak isterler. Ama istedikleri zaman yağmur yağdırıp yel estirebilirler mi? İnsanın aklı, tanrı işlerine ermez. Kaldı ki tanrılar, insanlardan gizlediklerini açıklamak isteyenlerden hiç hoşlanmazlar.

O halde, neyi incelemeli? Tanrıların işlerini değil, insanların işlerini; doğayı değil, insanın ruhunu. Asıl kendini iyice tanı! İnsanlara faydalı olabilen, ancak budur.

Çünkü insanlar iyiliği kötülükten, haklıyı haksızdan ayırmaz oldular.

Sokrates’in sözleri zengin ve soylu ailelerden gençlerin hoşlarına gitmiştir.

Bu esnaf çocuğu, bu eski püskü giyimli yoksul, yurdu uğruna defalarca yiğitçe dövüşmüş olan bu eski asker, insanla arasında çıkarını hiç düşünmeyen bu adam, farkına bile varmadan, kibirli şeref ve çıkar düşkünlerinin, vatan hainlerinin öğretmeni olmuştur.

Derken bunların dileği yerini bulur ve Sparta, Atina’yı yener. Atinalıların, atalarından kalma gelenek ve göreneklerine dönmesi şartıyla, barış sağlanır.

Sparta’yı tutan soylular iktidara gelirler. Şehri, artık binlerce tüccar ve zanaatçı değil, tarihte tiran adıyla bilinen otuz kişi yönetir. Bu “Otuzlar Heyeti”nde, Sokrates’in öğrencilerinden Kritias’la Harikles de vardır.

Sokrates’in, Kritias, Harikles ve arkadaşlarıyla adalet, gerçek, ruh hakkında yaptığı uzun konuşmaların, en sonunda tatlı meyvelerini vereceği sanılmışsa da, Atina’da adaletin sözü bile edilmez olmuştur.

Tiranlar rakiplerini insafsızca ezerler. Bazen, tamamen suçsuz insanların, mal ve mülklerine tamah edilerek idam edildikleri görülür.

Sokrates’e ve dört Atinalıya, Salamis Adası’na gidip ünlü Atinalı Leont’u getirmeleri buyrulur.

Servetini ele geçirmek amacıyla, Kritias’la Harikles’in kendisini öldürmek istediklerini bilen Leont, canını kurtarmak için Salamis’e kaçmıştır.

Beş kişiden yalnız Sokrates, bu yasaya aykırı buyruğu reddederek, eski öğrencilerini açıkça yerer ve onların kötü birer çoban olduklarını, kendi sürülerini azaltmak istediklerini söyler.

Tiranlar Sokrates’in, gençlerle konuşmasını yasak ederler. Kritias’la Harikles, eski öğretmenlerini çağırtıp: “Sokrates bak, sürüden bir baş daha eksiltmek zorunda kalmayalım!” derler.

Öğrenciler öğretmenlerini ölümle korkuturlar.

Şimdi Sokrates, halkı sürü, kendilerini de çoban sayan soylular egemenliğinin ne demek olduğunu, kendi gözlemiyle anlar.

Günün birinde tiranlar devrilir. Demokratlar anlayışlı davranırlar. Halk Meclisi’nde demokrasi düşmanlarına af vaat eden bir yasa kabul edilir. Ama Sokrates affedilmek istenmez.

Demokratik düzeni, gençlerin gözünden düşüren o değil miydi? Sokrates, katillerden ve hırsızlardan bile tehlikelidir. Bunların suçu ortada. Sokrates’se, binlerce insanın gözünde, çıkar kaygısıyla hareket etmeyen yüksek ruhta bir insan.

Tiranların silahı kılıçtı. Sokrates’in kullandığı silahsa daha vurucu. Sokrates, inandırmak sanatına, öğeleri birbirinden ayırt etmek sanatına, yani diyalektiğe hâkimdir.

Sokrates, halkça kabul edilen yasa gereğince, demokrasi düşmanı olarak doğrudan doğruya mahkûm edilemediğinden, gençliği baştan çıkarmakla, yeni tanrılar getirmekle suçlanır. Öyle ya, içten gelen ve kendisine nasıl hareket etmesini söyleyen, tanrısal bir iç sesten, Sokrates’in ısrarla bahsetmesi boşuna değil.

Sokrates yargıç huzuruna çıkarılır.

Zengin tabakadan Melitos, hatiplerden Likon ve tragedya yazarı Anitas birbiri ardınca söz alırlar. Anitas, sonunda başarılı bir tragedya koyabilmiştir sahneye. Ama tiyatroda değil mahkemede.

Herkes Sokrates’in, kendini savunurken söyleyeceği sözleri bekler.

Sokrates her zaman olduğu gibi, sözlerini süslemeye uğraşmadan, basit konuşur: Merhamet dilemez.

– Sözgelimi, siz bana: “Sokrates! Anitas’ın sözlerine kulak asma. Artık felsefeyle uğraşmaman koşuluyla seni salıvereceğiz” diyecek olursanız, cevabım şu olacak: “Yaşadıkça ve gücüm yettikçe felsefeyle uğraşmaktan vazgeçmeyeceğim; yaşlıları ve gençleri, bedenden ya da paradan çok, ruhlarını düşünmeleri, onu mükemmelleştirmeleri gerektiğine ikna etmekten geri durmayacağım. Atinalılar! Siz Anitas’a inansanız da, bir değil birkaç kez ölmem gerekse bile, başka türlü yapamam…” diyeceğim.

Gürültü etmeyin Atinalılar! Sözlerime gürültüyle cevap vermeyin, dikkat edin. Bilin ki, eğer beni hayattan mahrum ederseniz, bunun zararı benden çok size olur. Benim gibi, hepinizi bıktırırcasına ikna edebilen, at sineğinin uyuşuk atı uyardığı gibi uyarabilen birini zor bulursunuz. Belki uykudan uyandırılan kişi gibi kızacaksınız, kızınca da beni öldüreceksiniz ki kalan ömrünüz de uykuda geçsin. Ama ne yapayım ki görevim, hayatımı yüzüstü bırakarak sizin işlerinizle uğraşmak, sizi erdem peşinde koşmaya ikna etmek için her birinizle konuşmaktır.

Yargıçlar sözlerini söyler: Sokrates suçludur. Ama ne ceza verilmeli? Suçlayanlar Sokrates’e ölüm cezası ister. Yasaya göre, Sokrates de kendisi için bir ceza teklif edebilir. Ancak, suçlayanların mı, yoksa yargılananın mı teklifinin kabul edileceğine yargıçlar karar verir.

– Ne ceza vereyim kendime, diye sorar Sokrates. Sürgüne mi mahkûm edeyim? İyi, ama her nereye gitsem, her nerede konuşsam, gençler hep beni dinleyecekler. Bana: “Sokrates, sen buradan çıktıktan sonra, konuşmadan, sakin bir hayat yaşayamaz mısın?” diye sorabilirsiniz. Ben size konuşmadan yaşamanın benim için imkânsız olduğunu söylersem inanmazsınız! Ama insan için en büyük nimetin, her gün erdem hakkında kafa yormak, kendini ve başkalarını denemek olduğunu ve bunsuz hayatın hayat sayılmadığını da eklersem, bana daha az inanırsınız.

Yargıçlar yine toplanırlar.

Karar verilmiş, Sokrates ölüme mahkûm edilmiştir. Sokrates’in son sözü şu olur:

– İşte ölüm bu ihtiyara da yetişti… Demek benim ölüme, sizin de hayata gitme zamanımız gelmiştir…

Sokrates cezaevine atılır. Dostları ve öğrencileri, Sokrates’in kendisini niçin savunmaya uğraşmadığına şaşarlar. Bu onlara pek akıllıca görünmez. Sokrates için, cezasını hafifletmek işten değildi. Kendisini sürgüne mahkûm ettirebilir, yargıçlar da buna razı olurlardı. Ama hayatını kurtarmak için hiçbir şey yapmadı. Niçin böyle davrandığının açıklanması istendiğinde Sokrates:

– Benim için ölmek daha iyi, der.

Kaçmasını teklif ederler.

Sokrates şunları söyler:

– Hayır, bu haksızlık olur. Doğruluk, ne savaşta, ne de mahkemede yerinden ayrılmamaktadır, her yerde yurdun buyruğunu yerine getirmektedir. Kaçakların yaptığı gibi, kılık kıyafet değiştirerek hapisaneden kaçarsam, iyi mi olur? O zaman herkes benim, ihtiyar yaşımda hayatımın kalan kısmını yaşarken, ölümden böyle kaygan bir yoldan kaçmaya yeltendiğimi ve yasaları çiğnediğimi söyleyebilir. O zaman, hep söyleyip durduğum doğruluk nerede kalır?

İdam günü gelir çatar. Sokrates, yatağının başında toplanmış olan dostlarıyla son defa olarak konuşur.

Hayatının bu son gününde Sokrates gençlerle ne hakkında konuşur?

Ölüm ve ölümsüzlük hakkında!.. Sokrates ölümü korkusuzca bekler.

Bu arada güneş battı batacak. Güneş dağların arkasına çekilince, Sokrates’e bir kap zehir getirilecek. Öğrencilerden biri, bu son dakikaları uzatmak ister ve günün daha bitmediğini, tepelerde güneşin daha uzun süre parlayacağını söyler.

Ama Sokrates:

– Zehir hazırsa getirsinler, der.

Sokrates, elinde bir tas baldıran zehiriyle içeri girene:

– Söyle bakalım iyi insan der, sen bu işin ustasısın. Ne yapmam gerek.

Sokrates, sanki karşısındaki, tanrı Asklepios’un hizmetinde bulunan bir hekimmiş gibi sorar.

Mahkûmlara zehir veren o adam da, bir hekim öğüdü gibi:

– İçmek ve ayaklarında ağırlık duyuluncaya kadar dolaşmak gerek, der. Sonra yatmalı. İşte o zaman zehir etkisini gösterir.

Sokrates, tası alıp dudaklarına götürür.

Elleri titremez, yüzünün ifadesi değişmez. Her zamanki gibi açık ve aydındır.

Öğrencilerin en genci, göz yaşlarını tutamayıp elbisesiyle yüzünü örter. Öbür öğrencilerin de gözlerinden yaşlar dökülür.

Sokrates:

– Ne yapıyorsunuz, ne acayip insanlarsınız, der. İnsan iyi sözlerle ölmelidir. Rica ederim sakin olun.

Sokrates’in bu sözlerini işiten öğrencilerin ağlaması durur.

Sokrates dolaşmaya başlar ve ayaklarının ağırlaştığını duyunca da sırtüstü yatar.

Zehiri veren adam yaklaşıp hastayı yoklayan bir doktor gibi, Sokrates’in ayaklarını yoklamaya başlar ve:

– Duyuyor musun? diye sorar.

Sokrates:

– Hayır, der.

Bundan sonra, Sokrates’in kalçalarını yoklaya yoklaya yukarı çıkarak gençlere, öğretmenlerinin bedeninin nasıl soğumakta olduğunu gösterir.

Sokrates de kendi kendini yoklar ve:

– Kalbe gelince bu dünyadan giderim, der.

Sokrates öğrencilerine sakin sakin son sözlerini söyler. Eski bir geleneğe göre Asklepios’a yani hekimlerin, ilaç ve zehirlerin tanrısına kurban kesmelerini buyurur.

– Kritias, Asklepios’a bir horoz adadımdı, unutma da adağımı yerine getir!

Bunlar Sokrates’in son sözleridir.

Biraz sonra Sokrates’in bakışı donuklaşır, dudakları kımıldamaz olur.

Sokrates’in hayatı ve ölümü hakkında öğrencilerinin bu hikâyesini insanlar binlerce yıl okumuşlardır.

Sokrates’in trajedisindeki derinliği belki daha yeni anlamaya başlıyoruz.

Sokrates adil insanlar yetiştirmek isterken, kötü insanlar ve vatan hainleri yetiştirdi.

Sokrates, insanlara adaletin ne olduğunu izah edince, onların hemen adil olacaklarını sanmıştı.

Kritias’la Harikles, iyiliğin ne olduğunu pekâlâ bildikleri halde kötülük yapmışlardı Sokrates’i de bu kötülüklerine ortak etmişlerdi. Kendilerini eğiten Sokrates değil miydi?

Böylece “insanların en soylusu” denen Sokrates, hataya düşüp çıkmaza girmiş ve ölmekten başka yapacak bir şeyi kalmamıştı.

Sokrates’in ölümü üzerine öğrencilerinin anlattıklarını okurken, yargıçlardan merhamet dilemeyen, hapisaneden kaçmayı reddeden ve yasayı çiğnemektense ölmek iyidir, diyen ihtiyar filozofa saygı duymamak elden gelmiyor.

Biz bir düşünüre, onun meziyetleri ve kusurları bakımından değil, insanlığın ilerlemesine yardım etmiş ya da bunu frenlemiş olmasına göre değer biçeriz.

Sokrates hakkında ne diyebiliriz? İnsanın büyümesine, devleşmesine yardım etmiş midir?

İnsan özgürlüğe doğru gidiyordu. Atina demokrasisi, bu yolda ileri bir adım olmuştu. Gerçi bu demokrasi bugün anladığımız anlamda bir demokrasi değildi. Çünkü birkaç bin Atinalının özgürlüğü on binlerce köle ve yabancının her türlü haklarının ellerinden alınmasıyla sağlanmıştı.

Böyle olmakla birlikte Atina demokrasisi, soylular düzenine göre, o zaman için ileri bir düzendi.

Sokrates demokrasiye karşıydı. Ona göre özgürlük, kötü niyetli şarapçıların halka içirdikleri su katılmamış bir şaraptı.

İnsan gerçeğe, doğayı kavramaya ve ona hâkim olmaya doğru gidiyordu. Sokrates’se, doğanın incelenmesine karşıydı ve sanki insan doğadan, dünyadan ayrı bir yerdeymiş gibi, “içinizi inceleyin” derdi.

Bununla Sokrates yalnız çağdaşlarını değil, onlarca kuşak insanı da etkilemiştir. İnsanlığın ilerlemesini değil, gerilemesini, yani “ataların düzenine ve inancına” dönmesini isteyenler, hep Sokrates’in öğretisine dayanmışlardır.

Sokrates bir tartışma sanatı, karşı olanların yargılarında çelişmeler bulma aracı olan diyalektiğe hâkimdi. Sokrates’ten sonra bilim adamları kavramları, daha büyük bir dikkatle açıkladılar. Sokrates, dünyayı inceleyip gerçeğe ulaşmada bu araçtan faydalanmadı. Diyalektik, Sokrates’in ve izinden yürüyenlerin ellerinde, özünü yitirmiş bir biçim olarak kaldı.

Böylece yanılgıya düşen Sokrates, yalnız öğrencilerini değil, kendinden sonra yaşamış olan birçok düşünürü de yanlış yola sürüklemiştir.

İnsan Nasıl İnsan Oldu? ,
M. İlin, E. Segal
Say Yayınları

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here