Sömürge Dünyasında İsyan

0

SÖMÜRGE DÜNYASINDA İSYAN

20. yüzyılın başında bir avuç yönetici sınıf dünyaya egemendi. İnsanlık tarihi genel olarak, birkaç Avrupa ülkesinin biçimlendirdiği dar bir kanaldan akıyordu. Savaş bunun en yüksek ifadesiydi – esas itibariyle Britanya, Almanya ve Fransa’nın yöneticilerinin emperyal arzularından kaynaklanan bir dünya savaşı.

Ancak savaşın sonuna gelindiğinde sömürge dünyasını isyan dalgaları kaplamıştı ve yöneticilerin egemenliğini tehdit ediyordu: 1916’da Dublin’deki silahlı bir kalkışmayı, 1918-21’de İrlanda’nın her tarafında gerilla savaşı izledi; Hindistan’da Britanya yönetimine karşı gösteri ve grevler hızla arttı; Britanya’nın Mısır’ı işgali karşısında nerdeyse devrim oldu; Çin’de, 1919’da öğrenci protestolarıyla başlayan milliyetçi ajitasyon 1926-27’de iç savaşla sonuçlandı.
Batı hâkimiyetine direniş savaştan önce başladı. Afrika’nın sömürgeleştirilmesi yalnızca birbirini izleyen çetin savaşlar sonunda mümkün olmuştu; Hindistan’daki Britanya yönetimi 1857’deki büyük ayaklanmayla sarsılmıştı; Batı çıkar ve uygulamalarına karşı, Batı’da Boxer Ayaklanması olarak bilinen saldırılar, yüzyılın başında bütün Çin’i kaplamıştı.

Bununla birlikte böylesi direnişler tipik olarak başlangıçta yabancı istilasına teslim olmuş türden toplumların yeniden kurulması girişimlerini de içeriyordu.

Ancak 20. yüzyılla birlikte yeni direniş akımları, geleneksel temaları işleseler de, Batı kapitalizminin yöntemlerini öğrenme ve bunları taklit etmeye girişiyorlardı. Bunların merkezinde öğrenciler, avukatlar, öğretmenler ve gazeteciler gibi sömürge yöneticilerinin dilinde okumuş, Avrupa tarzı giyinen ama sömürge yöneticilerinin politikaları nedeniyle sürekli engellenen özlemlere sahip insanlar vardı. Bunlardan her sömürge şehrinde binlerce vardı ve bunların gösterileri ve protestoları sokakları doldurur ve çok daha geleneksel tutumları olan çok sayıda insanı kendine çekerdi.

Britanya’nın en önemli sömürgesi olan Hindistan’da, 1900’lerin ortasında, imparatorluk otoriteleri, böl ve yönet stratejisinin bir parçası olarak alt-kıtanın en büyük eyaleti Bengal’i Müslüman ve Hindu bölgelerine ayırınca, ülke çapında bir direniş kampanyası gerçekleşti. Kampanya, ‘Swadeshi’ (kendi ülken) sloganı altında Britanya mallarına boykot, grevler, gösteriler ve Britanyalı subayların komutasındaki birliklerle çetin çatışmaları içeriyordu. Direniş hem İngilizce konuşan profesyonel orta sınıfları, Hindistan Ulusal Kongresi’ni, hem de Hinduluğun gerçek Hint geleneği olduğu gerekçesiyle Müslümanlara karşı yukarı kast Hindu husumetini cesaretlendiren ve ‘terörist’ yöntemleri destekleyen B. G. Tilak gibi insanları birleştiriyordu. Ancak Hindistan ayrıcalıklı sınıflarının geniş kesimleri hâlâ Britanya’ya bağlıydı. Dünya savaşı patlak verdiğinde hem Tilak hem de (Güney Afrika’dan 1915’te Hindistan’a dönen) Mahatma Gandhi, Britanya’nın savaş çabalarını desteklediler. Otoriteler Hindistan ordusunu iki milyona çıkaracak sayıda insanı askere aldılar ve çoğunu da Avrupa’daki katliama gönderdiler.

Çin’de yeni bir dalga, Mançu İmparatorluğu’nun çökmesine yol açtı. Hem eski hem de denizaşırı ülkelerde eğitim görmüş yeni orta sınıflar, Batılı devletlerin ve Japonya’nın her zamankinden büyük ‘imtiyazlar’ elde etmesini ve ‘eşit olmayan anlaşmalar’ empoze etmesini önleyemeyen imparatorluğa olan güvenlerini yitirmişlerdi. 1911 Ekim’indeki askeri bir isyanı, sürgünden henüz dönmüş olan Sun Yat-Sen’i cumhurbaşkanı yapacak olan cumhuriyetin ilanı izledi. Sun Yat-Sen 20 yıldır, ulusal bağımsızlık ve liberal demokrasiye bağlı çeşitli gizli örgütler kuruyordu. Ancak iktidar elinden kaydı ve bir ay içersinde cumhurbaşkanlığını, parlamentoyu lağvedip kendisini diktatör ilan edecek olan eski bir imparatorluk generaline devretti.

Mısır’da yirminci yüzyılın ilk on yılında Britanya karşıtı bir milliyetçilik yükseldi ve otoriteler, liderlerden birisini tutuklayarak, diğerlerini sürgüne göndererek ve gazeteleri yasaklayarak bu hareketi ezdiler.

İrlanda Ayaklanması
Hindistan Britanya’nın en büyük sömürgesi idiyse, İrlanda da onun en eski sömürgesiydi ve Asya ya da Afrika’nın pek çok yeri gibi 19. yüzyıl ortalarında çok acı çekmişti. Sömürge imparatorluklarına karşı ilk modern ayaklanma, 1916 Paskalya Pazartesi’sinde burada meydana geldi. İrlanda’da bir yüzyıldan uzun bir süredir Britanya yönetimine karşı iki muhalefet geleneği oluşmuştu. Birisi, Britanya parlamentosunda sandalye sahibi olmak suretiyle Britanya’yı sınırlı bir özerklik (‘Home Rule’ – öz yönetim) vermeye zorlamak amacı güden anayasal milliyetçilikti. Diğeri, İrlanda Cumhuriyet Kardeşliği ya da ‘Fenians’ eliyle silahlı ayaklanma hazırlamaya kendini adamış cumhuriyetçilikti.
Savaştan önce her iki yöntem de başarılı olamamıştı. Fenian entrika ve isyanları Britanya devleti tarafından kolaylıkla bastırılmış ve liderleri tutuklanmıştı. Anayasal milliyetçiler de daha başarılı değildi. 1880’lerde Britanya yönetici sınıfının Liberal kanadından görünürde bir destek sağlamışlardı. Ancak, 1912-14’te Britanya Avam Kamarası bir Home Rule Act (Öz Yönetim Yasası) çıkardıktan sonra bile verilen söz tutulmamıştı. Bunun yerine, Britanya ‘anayasası’na yönelik bir tehditten söz eden Muhafazakâr muhalefetle, Almanya’dan açıkça silah ithal eden ve ‘Curragh İsyanı’nda üst rütbeli subaylarla Öz Yönetim Yasası’nı uygulamayacaklarını gösteren öz yönetim karşıtı ‘Orange’ kralcılarıyla vakit geçirilmişti. Bununla birlikte 1914’te savaş patladığında anayasal milliyetçiler Britanya’nın savaş çabalarını desteklemeye koştular ve binlerce İrlandalının Britanya ordusuna gönüllü katılmasına yardımcı oldular.

Daha sonra 1916 Paskalya’sında 800 kadar silahlı asi Dublin’in merkezindeki kamu binalarını, özellikle Merkez Postanesini ele geçirdi. Bir şair ve öğretmen olan Padraic Pearse’in yönetimindeki katılımcıların çoğu cumhuriyetçiydi. Ama onların yanı sıra İrlanda Yurttaş Ordusu adlı silahlı milise mensup az sayıda insan da vardı. Bu örgüt, dokuz ay süren Dublin Lokavtı’ndan sonra, İrlanda sosyalizminin kurucusu ve ABD’deki Dünya Sanayi İşçileri’nin eski örgütleyicisi James Connolly tarafından kurulmuştu.

Ayaklanmanın örgütlenmesi çarpık oldu. Katılan gruplardan birinin komutanı ötekinin harekete geçme emrini iptal etti, böylelikle katılanların sayısını üçte iki azalttı ve Alman silahlarını getirme girişimleri Britanya güçlerince engellendi. Ancak, hepsinden önemlisi, Dublin halkı ayaklanmaya ilgi göstermedi. Bu durum, sürgündeki bir Polonyalı devrimcinin, Karl Radek’in bütün olayı başarıya ulaşmamış bir putsch (başkaldırı) olarak nitelemesine yol açtı. Buna karşılık, kendisi de sürgünde olan Lenin, bunun sömürge yönetimine karşı, Avrupa devletlerini sarsacak, bir dizi ayaklanmanın başlangıcı olduğunda ısrar etti.

Bu ayaklanma, sonunda kuşkusuz İrlanda’daki Britanya yönetimini sarsacaktı. Öfkeli Britanya yönetici sınıfının ayaklanmayı ezmek için aldığı önlemler –Dublin’in merkezini savaş gemileriyle bombalamak, beyaz bayrak altında teslim olan liderleri idam etmek– Britanya yönetimine karşı artan bir düşmanlık yarattı. Bu düşmanlık, Britanya hükümeti İrlanda’da kura askerliğini uygulamaya hazırlanınca derinleşti. Britanya parlamentosunu boykota kararlı Sinn Fein adayları 1918 sonundaki genel seçimlerde oyların büyük kısmını kazandı; Britanya yanlısı Birlikçi adaylar ise kuzeydeki Ulster eyaletinde bile sandalyelerinin yarısını kaybettiler. Sinn Fein temsilcileri kendilerini İrlanda cumhuriyetinin yeni Dail’i (parlamento) ilan etmek üzere Dublin’de toplandılar ve 1916’daki komutanlardan birisini, Éamon De Valera’yı başkan seçtiler. Bu arada eski kâtip Michael Collins önderliğindeki silahlı asiler, İrlanda Cumhuriyet Ordusu adı altında bir gerilla gücü olarak yeniden örgütlendiler. Her ikisi birlikte, Britanya mahkemelerinin ve vergi tahsildarlarının boykot edilmesi, silahlı eylem, Britanya birliklerinin hareketlerine karşı saldırılarla İrlanda’yı yönetilemez hale getirmeye çalıştılar.

Britanya 300 yıllık imparatorluk kuruculuğunun tipik hunharlığı –seçilmiş İrlandalı liderleri hapsetmek, asi olduğundan şüphelenilenleri asmak, kuşku duyulan cumhuriyetçileri öldürtmek için silahlı çeteleri kullanmak, bir futbol kalabalığına makineli tüfeklerle ateş etmek, sivillere karşı katliamlar yapan ve Cork’un merkezini yakan paralı ‘Black and Tan’ mangaları kurmak– ile mukabele etti. Ama şiddet, Britanya tarafından silahlandırılan sekter Protestan güruhun Katolikleri evlerinden ve işlerinden etmeleri ve sonunda milliyetçi nüfusu terörize ederek boyun eğdirmeleri dışında, kimsenin bir işine yaramadı.

Britanya kabine toplantılarının tutanakları915, ne yapacağını bilemeyen bir yönetici sınıf ortaya koyuyor. İrlanda sorunu, Britanya İmparatorluğu’nu baltalamaya çalışan ABD’li politikacılar için de popüler bir sorun olması nedeniyle, uluslararası çapta da sıkıntı vericiydi. İşçi sınıfının hatırı sayılır bir kesiminin İrlanda ırkından ya da İrlanda kökenli olduğu Britanya’da, muazzam sorunlara yol açtı. Hindistan’da Britanya’nın Connaught Rangers alayındaki İrlandalı askerlerin isyanı, imparatorluğun başka yerlerinde de sorunlar yarattı. Bununla birlikte kabinedeki bakanların çoğu, İrlanda milliyetçilerine verilecek herhangi bir tavizin imparatorluğa ihanet olacağını ve başka yerlerde de sömürge ayaklanmalarını cesaretlendireceğini düşünüyorlardı.

Sonunda 1921’de Britanya Başbakanı Lloyd George bir çıkış yolunda tökezledi. Collins başkanlığındaki bir İrlanda delegasyonuyla yapılan görüşmelerde, Kuzey İrlanda’daki altı county’yi Britanya yönetimi altında bırakmadıkları, çeşitli limanlarda Britanya’ya üsler vermedikleri, Britanya tacına sadakat yeminine bağlı kalmadıkları takdirde her tarafı yakıp yıkma ve tam bir baskı politikası izlemek tehdidinde bulundu. Topyekun bir savaşın mal ve mülklerine ne yapacağından korkan orta sınıfın çeşitli kesimlerinden gelen baskılar altında Collins uzlaşmayı kabul etti ve Dail’de kısıtlı bir çoğunluk elde etti. Bunu bir ihanet sayan IRA’nın çoğunluğu gibi De Valera da buna itiraz etti. Collins, Britanya’nın baskılarına boyun eğdikten, Britanya silahlarını onayladıktan ve Dublin’de, kontrol ettikleri binalardan IRA üyelerini çıkardıktan sonra iç savaş başladı. 1923 yılına gelinip, cumhuriyetçiler sonunda silahlarını gömdükten sonra, Lloyd George’un stratejisi mükemmel bir şekilde işe yaradı.

İrlanda’da çeşitli bağımsız hükümetler oldu ama bunlar, Belfast civarında sanayi bölgesinden koparılmış, yoksullaştırılmış ve yüzlerce yıllık Britanya sömürgeciliğinin yıkıcı etkilerini gidermek için pek fazla umudu olmayan bir ülkeyi yönetiyordu.

1930’ların başında De Valera seçim yoluyla iktidara geldiğinde bile Britanya hâkimiyetinin birkaç sembolünün ortadan kalkmasından öte esaslı bir değişiklik olmadı. Bir yarım yüzyıl kadar genç insanların çoğu için, bir gelecek sağlamanın yolu Britanya ya da ABD’ye göç etmekti. Geride kalanlar için ise hayat bir yanda yoksulluk, öte yanda İrlanda kilisesinin vaaz ettiği ahmak bir Katoliklikten başka bir şey değildi.

Bu arada, İrlanda’nın Kuzey’i 1972 yılına kadar, Protestan işçi ve köylü çoğunluğunu Katolik azınlığa karşı kışkırtan, Orange yobazlığını kullanan toprak sahipleri ve sanayicilerin egemenliği altındaki Birlikçi Parti tarafından yönetildi. 1916 ayaklanmasından sonra idam edilen James Connolly, ayrılmanın ‘sınırın her iki tarafında bir gericilik karnavalı’yla sonuçlanacağını tahmin etmişti. Olaylar onu doğruladı. Britanya emperyalizmi İrlanda’nın mülk sahibi sınıflarının korkuları üzerine oynamayı başarmış ve iktidarına bu ilk büyük kafa tutuştan hemen hemen zarar görmeden çıkmıştı.

Hindistan Ulusal Hareketi
Hindistan, Çin ve Mısır’daki ulusal hareketler savaşın başında paralize olmuşlardı. Ama savaşın sonu geldiğinde büyümüş ve yoğunlaşmışlardı. Savaş Asya ve Afrika’nın milyonlarını modern kapitalizmle doğrudan ilişki içine soktu. Hintli askerler, Batı Cephesi’nde, Mezopotamya’da ve Gelibolu’da savaştılar. Yüz binlerce Çinli, Vietnamlı ve Mısırlı, çeşitli cephelerde işçi olarak çeşitli destekleyici rollerde kullanıldılar. Savaş ayrıca, ithalat akışını durdurup, savaş gereçlerine geniş yeni pazarlar sağlayarak yerli sanayileri geliştirdi.

Yeni sanayiler, sanayi devrimiyle Avrupa’da meydana gelmiş olan sınıf yapılarındaki aynı değişiklikleri –eski köylü, zanaatkâr ve sıradan işçilerin modern bir işçi sınıfına dönüşmesini– beraberinde getirdi. Bu sınıf hâlâ toplam çalışan nüfusun küçük bir oranıydı – Çin’in durumunda yüzde yarımdan daha az. Ama mutlak anlamda oldukça büyüktü: Hindistan’da yaklaşık 2,6 milyon916, Çin’de 1,5 milyon kadar işçi vardı.917 Bunlar Bombay, Kalküta, Kanton ve Şanghay gibi iletişim ve yönetim merkezleri olan şehirlerde yoğunlaşmıştı ve buralarda işçi sınıfı şimdiden nüfusun beşte birine ulaşmıştı; Chesnaux’nun Çin işçi hareketi tarihine göre, ‘toplam nüfusa bakarak kendi gerçek büyüklüğünden çok daha fazla ağırlık taşıyabilecek’ durumdaydı.918

Öğrenciler, entelektüeller ve çalışan orta sınıflar için imparatorluk güçlerine ve onların yerli işbirlikçilerine kafa tutabilecek iki müttefik vardı. Yabancılara karşı kendi çıkarlarını savunacak bir devlet isteyen yerli kapitalistler ve yabancı polise, müdürlere ve denetçilere karşı kendi şikâyetleri olan işçiler.

Bu değişiklikler savaşın, hayatları açlık ve hastalıkla sürekli mücadele halinde geçen nüfus üzerindeki sıkıntıları artırdığı bir sırada meydana geldi. Artan vergiler ve yükselen fiyatlar yoluyla ödenen ve işçileri, yoksul köylüleri aynı şekilde vuran savaş vergileri ve borçlanmalar, imparatorluk maliyesini şişirmek için Hindistan’dan 100 milyon sterlinin çıktığı anlamına geliyordu.919

Hindistan’da dışa vurmayan acı, alt-kıtada 1918-20 yıllarındaki ajitasyon dalgasıyla ifadesini buldu. Bombay’daki tekstil grevi 125.000 işçiyi kapsayacak kadar yayıldı. Bombay, Madras ve Bengal’de yiyecek ayaklanmaları ve Kalküta’da borçluların tefecilere karşı şiddetli protestoları oldu. Kitle gösterileri, grevler ve ayaklanmalar Hindistan’ın pek çok yerine yayıldı.920 General Dyer adında biri askerlerine, Amritsar’daki Jallianwala Bagh’da etrafı çevrili bir alanda, binlerce kişinin üzerine ateş etmelerini emretti ve 379 kişiyi öldürdü, 1200 kişiyi yaraladı. Bu katliam daha başka gösterilere ve hükümet binalarıyla telgraf hatlarına saldırılmasına yol açtı. 1920 yılının ilk altı ayı 1,5 milyon işçinin katıldığı 200’den fazla greve tanık oldu. Bir hükümet raporu şunları kaydediyordu:
… Hindular ve Müslümanlar arasında görülmemiş bir kardeşlik… Alt sınıflar bile farklılıklarını görmeme konusunda anlaştılar. Olağanüstü dostluk sahneleri ortaya çıktı. Hindular herkesin önünde Müslümanların elinden su içti ve Müslümanlar da Hinduların elinden.921

Bununla birlikte protestoların militanca oluşu, aralarındaki en önemli figürün Mahatma Gandhi olduğu, milliyetçi hareketin liderlerini endişelendirdi. Gandi, Londra’da avukat olmak için okumuş, küçük bir prenslikteki bir bakanın oğluydu. Ama köylü giysilerini giymesi ve dinsel Hindu temalarını vurgulaması, köylerdeki geniş Hintli kitlelerle İngilizce konuşan eğitimli kesimler arasındaki büyük dilsel ve kültürel uçurumu, Harrow’da okumuş ve Hindu dilini iyi bilmeyen genç Jawaharlal Nehru’nun yapamadığı şeyi, ortadan kaldırmasını sağladı. Aynı zamanda Gandi, korumalı pazarlar için davalarını savunmak üzere Hindistan Kongresi’ne yönelen bir grup Hintli kapitaliste de yakındı.

Bu tür bir çıkarlar koalisyonunu bir arada tutmak demek, Britanyalı kapitalistlerle olan çatışmanın, Hintli kapitalistlerle çatışmaya dönüşmemesi için ajitasyonun önüne geçmek demekti. Gandi’nin cevabı barışçı, disiplinli bir şekilde otoritelerle işbirliği yapılmamasını vurgulamaktı. Yalnızca dört yıl önce Britanya emperyalizminin Almanya ile savaşına destek verilmesini isteyen adam şimdi, şiddet kullanmamayı (ahimsa) bir prensip meselesi yapıyordu. Ve bu barışçıl işbirliği yapmamanın, bir sınıf mücadelesine dönmemesi için katı sınırlar vardı. Gandi genel vergilerin ödenmemesi çağrısına karşı çıkıyordu zira bu köylülerin zemindarlara kira ödememesine yol açabilirdi.

1918-21 yıllarında Hindistan’ı kaplayan bunun gibi bir hareket, Gandi’nin istediği şekilde disiplin altına alınamazdı. Bir yandan Britanya polisinin ve askerinin eliyle yapılan baskı düzeyi, diğer yandan işçi, köylü ve kentli yoksulların çektikleri acıların düzeyi, barışçıl protestoların –Ahmedabad, Viramgam, Kheda, Amritsar ve Bombay’da olduğu gibi– her zaman şiddetli çatışmalara dönüşeceğini garanti ediyordu. 1922 Şubatında sıra Bihar’daki bir köyde, Chauri Chaura’daydı. Polis, bir göstericiye ateş etti; halk polis karakolunu yakarak, 22 polis memurunu öldürerek karşılık verdi ve buna karşı yapılan misillemede 172 köylü öldü.922 Kongre liderliğindeki hiç kimse ile görüşmeden Gandi, derhal bütün protesto hareketinin durdurulması çağrısında bulundu ve Britanya otoritelerine çok ihtiyaç duydukları nefes alacak zamanı sağladı. Bombay valisi Lord Lloyd, kampanyanın ‘kendilerine korku verdiğini’ ve ‘başarıya çok yaklaştığını’ daha sonra itiraf edecekti.923 Şimdi hareketin üzerine çökmek ve Gandi’yi tutuklamak için elleri serbestti. Hareket on yıl kadar geri gitti. Daha kötüsü, dinsel bölünmeler öne çıktı ve her grup Britanya’nın gücü karşısında kendi başının çaresine bakmak zorunda kaldı. 1920’lerin ortalarında ve sonlarında, alt-kıtanın her yerinde, Hindular ve Müslümanlar arasında şiddetli çatışmalar oldu.

İlk Çin Devrimi
Ulusal hareketteki hızlı artış, yeni oluşan sanayi işçi sınıfının oynadığı daha önemli rolle, Çin’de Hindistan’dan daha büyük oldu – ve sonunda da daha büyük bir yenilgiye uğradı.

Versailles’da toplanan galip devletlerin ülkede Almanların sahip oldukları eski imtiyazları, ABD Başkanı Woodrow Wilson’un ‘uluslara kendi kaderini tayin hakkı’ sözü vermiş olmasına rağmen, Japonya’ya devretmiş olduğuna ilişkin haberler 4 Mayıs 1919’da Çin’e ulaştı. Demiryollarını, limanları, nehirleri ve su yollarını zaten Japonya, Britanya ve Fransızlar kontrol ediyor; vergilerden ve gümrük resimlerinden ilk payı alıyor; bu arada da yabancı devletlerin polis ve askerleri belli başlı şehirlerin ana ‘imtiyaz’ alanlarında ‘düzen’i sağlıyordu. Şanghay parkındaki kötü şöhretli uyarılar, ‘Köpekler ya da Çinlilerin giremeyeceğini’ ilan ediyordu. Bu arada farklı devletler tarafından desteklenen, yerel diktatörler olarak hareket eden, birbirine rakip generaller ülkenin geri kalan kısmını aralarında bölüşmüşlerdi. Aydınların çoğu bu duruma son vermek üzere ABD liberalizmine umut bağlamışlardı. Şimdi kendilerini terkedilmiş hissediyorlardı.

Öğrenci gösterileri milyonlarca insanın duygularının dizginlerinden boşalması için katalizör görevi yaptı. Kararlar aldılar, mitinglere ve gösterilere koştular, Japon mallarını boykot ettiler ve Şanghay’da öğrencilerin önderliğindeki bir genel grevi desteklediler. Öğrenciler, profesyonel orta sınıflar ve sanayi işçilerinin artan sayıda bir kısmı, ülkenin, emperyalist güçlerle kırsal alandaki çürümüşlük arasında yok olmasını engellemek için bir şeyler yapılması gerektiğine ikna olmuşlardı.

Öğrenciler ve entelektüel gruplar arasında zaten bir ‘Rönesans hareketi’ başlamıştı. Buna göre Çin’in geçmişinde, Batı Aydınlanmasıyla karşılaştırılabilecek düşüncelerin ortaya çıkmaya başladığı dönemler olmuş ancak bunlar Konfüçyüsçü Ortodoksluğun güçleri tarafından boğulmuştu. Hareket bu alternatif gelenekler üzerine oturmak, önde gelen figürlerinden birisi olan Hu Şih’in sözcükleriyle, ‘insanlara, onları geleneğin prangalarından kurtaracak ve onlara yeni dünyada ve onun yeni uygarlığı içinde kendilerini rahat hissedecekleri yeni bir dünya görüşü benimsetmek’ amacını taşıyordu.924 Bu ruh hali, Çin’in ‘yeni tarz’ eğitim kuruluşları içindeki yüz binlerce öğrenci ve öğretmen arasında yayıldı.925 Çinli kapitalistlerden biraz teşvik gördüler ve çoğu kez Sun Yat-Sen’in Kuomintang’ıyla özdeşleştiler. Ama aynı zamanda da Rus Devrimi, ülkelerinde olup bitenleri Marksizmin anlamlandırıp anlamlandıramayacağını sormaya başlayan kimi öğrenciler ve entelektüeller arasında önemli bir etki yaratıyordu. Marksizme olan ilgi, Çin’in filizlenen işçi sınıfı giderek yoğunlaşan ve ‘bütün bölgeleri ve sanayinin bütün kollarını etkileyen’ grev ve boykotlara katıldıkça daha da arttı.926

1922’deki bir dizi grev, yeni hareketin potansiyelini ortaya koydu. Hong Kong’da 2.000 denizcinin grevi, sıkıyönetim ilan edilmesine rağmen, işverenleri teslim olmak zorunda bırakan 120.000 kişilik genel bir greve dönüştü. Kuzey Çin’de, Britanyalıların sahip olduğu KMAS’da 50.000 madencinin grevi o kadar başarılı olamadı. Madenin özel polisi, Britanya deniz piyadeleri ve yerel diktatörlerin orduları madencilere saldırdılar ve sendika liderlerini tutukladılar. Bununla birlikte, işçilerden, entelektüellerden ve hatta kimi burjuva gruplardan gelen destek, grevcilerin ücret artışı elde edebilecek kadar uzun süre direnmesini sağladı. Çin polisi, –ipek çilesi saran fabrikalardaki 20.000 işçinin– kadın işçilerin ilk büyük grevini kırdı ve liderlerini askeri mahkemeye çıkardı. Hankou’da Britanyalıların sahip oldukları fabrikalarda işçilerle Britanya polisi arasındaki çatışmalar 35 grevci demiryolu işçisinin vurulması ve işe dönme çağrısını reddeden bir sendika şube sekreterinin idam edilmesiyle sonuçlandı. Bu tür yenilgiler işçi hareketinin ilerlemesini durdurdu ama direniş ruhunu ortadan kaldırmadı. Aksine sınıf bilincinin güçlenmesine ve fırsat çıktığında mücadeleyi sürdürme kararlılığının artmasına neden oldu.
Bunlar 1924-27 yıllarında meydana geldi. Güneyde Kanton, milliyetçi aydınların odak noktası haline gelmişti. Sun Yat-Sen orada bir anayasal hükümet kurmuştu ama iktidarı tehlikedeydi ve daha geniş destek bekliyordu. Sovyet Rusya’dan Kuomingtang’ın yeniden örgütlenmesinde yardım istedi ve yeni kurulmuş olan Çin Komünist Partisi’nin üyelerini katılmaya davet etti. Bu desteğin değeri, Britanya çıkarlarına bağlı ‘komprador’ kapitalistlerin kendi silahlı güçlerini –100.000 kişilik Tüccar Gönüllüler’i– kendisine karşı kullanmaya kalkışınca anlaşıldı. Komünistlerin yönetimindeki İşçi Delegeleri, konferansın yardımına geldi. Onun İşçi Örgütleri Ordusu, Tüccar Gönüllüleri’nin gücünü kırdı ve matbaa işçileri onları destekleyen gazeteleri engellediler.

İşçilerin protestolarıyla ulusal talepleri birleştirmenin gücü daha sonra yeniden Kanton dışında kendini gösterdi. Japonların sahip olduğu pamuk fabrikalarındaki bir gösteriye polisin ateş açmasından sonra bir genel grev Şanghay’ı kilitledi. Bir ay süreyle, sopalarla silahlanmış grev gözcüleri mal hareketlerini kontrol ettiler ve grev kırıcıları gözaltında tuttular ve bu arada bir düzineden fazla şehirde dayanışma grevleri ve gösteriler oldu. Bir başka büyük grev, ekonomik olduğu kadar (Çinliler ve Avrupalılara eşit muamele edilmesi gibi) milliyetçi talepler ortaya koyarak Hong Kong’u 13 ay süreyle felç etti. On binlerce Hong Konglu grevciye Kanton’da yiyecek ve yatacak yer sağlandı. Kanton’da:
Grev komitesinin sorumluluğu, bir sendika örgütünün alan etkinliğinin çok ötesine geçti… 1925 yazı boyunca komite, aslında, bir tür işçi hükümeti haline geldi ve gerçekten de o sırada ona verilen isim ‘2 Numaralı Hükümet’ti. Komitenin emrinde birkaç bin kişiden oluşan silahlı bir güç vardı.927

Bu grev milliyetçi güçlerin, kuzeye, ülkenin geri kalan kısmını kontrol eden yerel diktatörlerin üzerine gidecek kadar kendisini güçlü hissetmesini sağlayan bir atmosfer yarattı. ‘Kuzey Seferi’ olarak bilinen bu yürüyüş 1926 yazında başladı. General Çan Kay-Şek komutasındaki örgütsel çekirdeği, Rusların yönettiği Whampoa eğitim akademisinden henüz çıkmış bir grup subaydı. Hong Kong grevi etrafında oluşturulan işçi ordusunun üyeleri gönüllü olarak bu birliğe koştular.

Kuzeye yapılan yürüyüş askeri anlamda bir zaferdi. Yerel diktatörlerin orduları yalnızca paralı askerlerin kazanımlarıyla kısa süre dayandılar, onun devrimci heyecanına karşı koyamadılar. Yerel diktatörlerin kontrolü altındaki şehirlerin işçileri, Kuzey Seferi yaklaştıkça greve gittiler. Hubei ve Hunan’da sendikalar silahlandılar ve Hong Kong grevi sırasında Kanton’dakinden daha ileri derecede ‘işçi hükümetleri’ haline geldiler.928 1927 Mart’ına gelindiğinde yürüyüş Şanghay’a yaklaşıyordu. 600.000 işçiyi kapsayan bir grev patlak verdi ve sendika milislerinin düzenlediği bir ayaklanma, Çan Kay-Şek gelmeden şehrin denetimini ele geçirdi.929 Şehirdeki iktidar, büyük burjuvazinin milliyetçi unsurlarını da içermekle birlikte, işçi liderlerinin denetimindeki bir hükümetin eline geçti. Birkaç gün için yerel diktatörlerin iktidarını parçalamak, yabancı güçlerin egemenliğini kırmak ve ülkedeki parçalanmışlığı, ahlaksızlığı ve yoksulluğu sona erdirmek için devrimci milliyetçiliğin ilerleyişini hiçbir şey durduramayacakmış gibi göründü.

Aynen İrlanda ve Hindistan’da olduğu gibi ve de aynı nedenlerle, bu umutlar sönecekti. Kuzey Seferi’nin zaferleri, ilerleyişin sağladığı devrimci ruh haline dayanıyordu. Ama ordunun subayları bu ruh halinden dehşete düşen bir toplumsal tabakadan seçilmişti. İşçilerin sömürülmesinden ve daha fazla da köylülerin sefil koşullarından yarar sağlayan tüccar ve toprak sahibi ailelerden geliyorlardı. İşçilerin hareketini iktidar için manevralarında bir piyon olarak kullanmaya ve bir satranç taşı gibi, feda etmeye hazırlanmışlardı. Çan Kay-Şek Kanton’da zaten birkaç Komünist militanı tutuklayarak ve sendikaları rahatsız ederek, işçilerin hareketini bastırmıştı.930 Şimdi Şanghay’da daha etkili önlemler almaya hazırlanıyordu. Muzaffer isyancı güçlerin şehri kendisine teslim etmelerine izin verdi ve sonra da varlıklı Çinli tüccar ve bankerlerle, yabancı güçlerin temsilcileriyle ve de şehrin suç işleyen çeteleriyle görüşmeye oturdu. Çetelerin bir şafak vakti başlıca sol kanat sendikaların bürolarına saldırı düzenlemelerini ayarladı. Grev gözcüleri silahsızlandırıldı ve liderleri tutuklandı. Göstericilerin üzerine makineli tüfeklerle ateş açıldı ve terörün kol gezdiği günlerde binlerce eylemci öldürüldü. Yalnızca birkaç gün önce şehrin denetimini elinde bulunduran işçi sınıfı örgütleri yok edilmişti.931

Çan Kay-Şek sol üzerinde zafer kazandı ama bunu her türlü yabancı ya da yerel diktatörün egemenliğini kaldırma olasılığını kaybetmenin bedeli karşılığında yaptı. Kanton’dan Şanghay’a yürüyüşün özelliği olan devrimci şevk olmadan kendisini bütün ülkenin görünürdeki hâkimi yapabilmeyi ancak Çinlilerin ulusal özlemlerine karşı olanlara tavizler vererek gerçekleştirebilirdi. İzleyen 18 yıl boyunca onun yönetiminin adı, rüşvet, haydutluk, yabancı istilacılara karşı koyamamakla kötüye çıktı.

Bu olay, orta sınıf milliyetçi liderlerin, işçi ve köylüleri bulundukları yerde tutabilme pahasına, kendi hareketlerine bile ihanet edebileceklerinin trajik bir kanıtıydı. Bu ayrıca başka bir şeyin göstergesiydi: Rusya’yı yönetenler devrimci ilkelerinden vazgeçmişti, zira onlar Çinli işçilere, kendilerine karşı Kanton’da yaptığı eylemlerden sonra bile, Çan Kay-Şek’e güvenmelerini salık vermişlerdi.

Mısır’daki milliyetçi devrimin deneyimi, özü itibariyle Çin, Hindistan ve İrlanda’dakinin aynıydı. Savaş sonrasında orada da aynı kitlesel heyecan ve 1919 yılında, milliyetçi orta sınıfla, tramvay ve demiryolları gibi sanayilerdeki grevci gruplar arasında de facto bir ittifak vardı. Mücadelede birbirini izleyen atılımlar Britanya’dan sınırlı bazı tavizler koparılmasını sağladı. Temel kararları Britanya’nın eline bırakan monarşik bir hükümet. Bununla birlikte ana milliyetçi parti Wafd işçilerin mücadelesine arkasını döndü, yaptığı uzlaşmanın koşulları içinde bir hükümet kurdu ve kendini savunacak yeterli gücü olmadığı için Britanya işbirlikçileri tarafından hükümetten uzaklaştırılmakla kaldı.

Meksika’nın Devrimi
Atlantik’in ötesinde Meksika, Avrupa’da dünya savaşı patlarken benzer bir kalkışma deneyimi yaşadı. 1820 yılında İspanyol yönetiminin sona ermesinden sonra ancak ismen var olan bir bağımsızlığa sahip olmuştu. Ama dar bir crillos, göçmen aileler, eliti geniş yerli kitlesine ve karışık ırk mestizo’lara egemen olmayı sürdürmüş ve Porfirio Diaz’ın 33 yıllık, giderek artan diktatörce yönetimi, ekonominin yabancı sermayenin, çoğunlukla ABD sermayesinin hâkimiyeti altına girdiğine tanık olmuştu. Ekonomik büyüme hızı 20. yüzyılın başlarında, her ne kadar çok sayıda yerli, geleneksel müşterek arazilerinden kovulmuş ve (sayıları 1910 yılında toplam 5.2 milyon olan işgücü içinde 800.000’i bulan932) işçiler hayat standartlarında kötüleşmeye maruz kalmış olsalar da933, kimilerinin bir Meksika ‘mucizesi’nden934 söz etmesine yol açacak kadar yüksek olmuştu. Meksikalı kapitalistlerin bu yıllarda, yabancıların küçük ve kimi zaman gücenmiş ortakları olarak, refahları artmıştı. Ama daha sonra dünya malî bunalımı 1907’de Meksika’yı vurdu ve onun gelişmiş ülkeler kulübüne katılma hülyalarını paramparça etti.

Plantasyon, tekstil fabrikası ve maden sahibi varlıklı bir ailenin oğlu Francisco Madero, diktatörü kovmak ve kitlenin hoşnutsuzluğuna yön verecek bir kampanya için orta sınıfın desteğini almayı başardı. Ülkenin kuzeyinde eski bir sığır hırsızı olan Francisco Villa ve güneyinde küçük bir çiftçi olan Emiliano Zapata’nın liderlik ettiği isyanlar çıktı. Diktatör sürgüne gitti ve Madero cumhurbaşkanı seçildi.

Ancak büyük mülklerin bölünmesi için Zapata’nın köylü ordusundan gelen talepler, Madero’yu, zengin destekçilerinin çoğunu –ve ABD hükümetini– sürgüne giden diktatörden bile fazla rahatsız etti. Bir dizi uzun ve kanlı muharebe oldu. Madero’nun ordusu, kuzeyin ve güneyin köylü ordularıyla, Madero, ABD büyükelçisinin desteği ile kendi generali Huerta tarafından öldürülünceye kadar çarpıştı. Orta sınıfın iki varlıklı üyesi Caranza ve Obregon, Madero’nun yaklaşımını sürdürmek için, ‘Anayasacı’ bir ordu kurdular. Zapata ve Villa Huerta’yı yenerek Meksiko şehrini işgal ettiler.

1914 Kasım’ına ait ünlü bir fotoğraf Zapata ve Villa’yı birlikte cumhurbaşkanlığı sarayında gösterir. Bu devrimin en yüksek noktasıydı; ne ki aynı zamanda da, sonu. Köylü ordularının liderleri ulusal bir güç oluşturmayı başaramadılar. Her ne kadar Zapata daha sonra böyle bir programa yaklaştıysa da, işçi ve köylüleri ülkeyi harekete geçirecek bir proje etrafında birleştirecek bir programları yoktu. Başkenti boşalttılar ve gerçek bir toprak reformu yapmayı reddeden Anayasacı generallere karşı etkili olmayan bir direniş ortaya koymak üzere kuzey ve güneydeki kendi yerel üslerine döndüler.

Sonuç, 12 yıl sonra Çin’de olduğu gibi derhal bir karşı-devrim olmadı. Caranza ve Obregon devrimin dilini kullanmayı, ABD’den gelen baskılara direnmeyi ve kitlelere ayrıcalık sözleri vermeyi sürdürdüler. Meksikalı kapitalistler ancak 1919 Nisan’ında Zapata öldürüldükten sonra kendilerini güvende hissettiler. Orta sınıf politikacılar devrimin yarattığı duyguları kendi amaçları için istismar etmeyi ve ülkeyi Kurumlaşmış Devrim Partisi eliyle, aslında bir tek parti devleti halinde yönetmeyi sürdürdüler. Ne ki Meksika kapitalizm için güvenli bir yer olarak kaldı.

1927 yılında Moskova’da yazan Leon Troçki, şimdi bizim Üçüncü Dünya dediğimiz şey için bu ayaklanmalardan, 1848’den sonra Marx’ın Almanya için yaptığı yorumlar ve 1905 sonrası Rusya için kendi çözümlemelerine dayanarak çıkardığı dersleri yazdı. Daha önceki yorumcular, kapitalizmin ‘eşitsiz’ gelişmesine, başka yerlere yayılmadan önce dünyanın kimi kesimlerinde kök salmasına işaret etmişlerdi. Troçki vurguyu, ‘birleşik ve eşitsiz gelişme’ye yaptı.935
Troçki’nin tezi şöyledir: Kapitalizmin gelişmesi, ekonomik olarak en geri bölgeler üzerinde bile etkili olan bir dünya sistemi yaratmıştır. Geleneksel yönetici sınıfları paramparça etmiş ve geleneksel orta sınıfların da altını oymuştur. Sömürge yönetici sınıflarının kontrolü, daha önce gelişmiş ülkelerin sanayilerinin rekabeti ve yabancı sermaye, yerli kapitalist sınıfların gelişmesini engellemiştir. Orta sınıf, bu engeli kendi yararına aşmanın yolunu, tam olarak bağımsız ulusal bir devlet için savaşmakta görmüştür. Ama bunu yaparken korktuğu sınıfları harekete geçirme riskini göze almıştır zira modern ulaşım sistemleri ve modern sanayi adacıkları mücadeleci, okur-yazar işçi sınıfları yaratmış ve milyonlarca insanı köylerinin tecrit olmuşluğundan sürükleyip çıkarmıştır. Bu sınıflardan duyulan korku, ‘ulusal kapitalistler’e ve orta sınıfın büyük kısmına, eski yönetici sınıflara ya da sömürgeci güçlere olan düşmanlıklarını unutturmuştur. Yalnızca, işçi sınıfının insiyatifi ele aldığı ve köylülüğün ıstırabını yanına çektiği ‘sürekli’ devrim, ulusal burjuvazinin lafını etmekten öteye geçmediği, ulusal ve demokratik talepleri gerçekleştirebilir.

Bu Rusya’da 1917’de olmuştu. Ama Üçüncü Dünya’da, başka bir yerde, olmadı. Dünya savaşının sonunda, dünyanın en güçlü emperyalizmi Britanya, kendi sanayiinde büyük rahatsızlıkların ve Avrupa’nın her yerinde devrimci başkaldırmaların olduğu bir sırada İrlanda, Hindistan, Çin ve Mısır’daki ayaklanmalardan yara aldı. Bununla birlikte, Almanya’nın Afrika’daki kolonilerini ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap topraklarının büyük kısmını ele geçirerek, genişleyen bir sömürge imparatorluğunu devam ettirdi. Fransa, Belçika, Hollanda, Japonya ve artan oranda öne çıkan ABD emperyalizmleri aynı şekilde varlıklarını korudular ve kapitalizmin istikrarını yeniden kurmasına katkıda bulundular.

915 Bakınız, örneğin, kabine sekreterliğini yapan Tom Jones’un günlükleri; T Jones, Whitehall Diaries, Vol.III, Ireland 1918-1925 (Londra, 1971).
916 1921 sayıları resmi istatistiklerden alınmıştır, bakınız R Palme Dutt, Guide to the Problem of India (Londra, 1942), s. 59.
917 J Chesnaux, The Chinese Labour Movement 1919-1927 (Stanford, 1968), s. 42.
918 J Chesnaux, The Chinese Labour Movement, s. 47.
919 Bakınız B Stein, A History of India (Londra, 1998), s. 297.
920 Bu tanımlama R Palme Dutt, Guide, s. 112’den; benzer tanımlamalar B Stein, A History, s. 304 ve M J Akbar, Nehru (Londra, 1989), s. 116-118’de bulunabilir.
921 India in 1919, aktaran R Palme Dutt, Guide, s. 113.
922 Bu olayın farklı anlatımları için bakınız B Stein, A History, s. 309; ve M J Akbar, Nehru, s. 151-152.
923 Aktaran, M J Akbar, Nehru, s. 154.
924 Hu Shih, ‘The Chinese Renaissance’, Çevirisi F Shurmann ve O Schell, Republican China (Harmondsworth, 1977), s. 55’ten.
925 Sayılar, J Chesnaux, The Chinese Labour Movement, s. 11’den.
926 J Chesnaux, The Chinese Labour Movement, s. 156.
927 J Chesnaux, The Chinese Labour Movement, s. 293.
928 J Chesnaux, The Chinese Labour Movement, s. 325.
929 Ayrıntılar için bakınız, J Chesnaux, The Chinese Labour Movement, s. 356-361; H Isaacs, The Tragedy of the Chinese Revolution (Stanford, 1961), s. 130-142. Ayaklanma ayrıca Andre Malraux’nun romanı İnsanlık Durumu’na zemin teşkil ettiği gibi, Hong Kong grevi de Fatihler’e zemin teşkil etti.
930 Darbesinin öyküsü için bakınız, J Chesnaux, The Chinese Labour Movement, s. 311-313; ve H Isaacs, Tragedy, s. 89-110.
931 Andre Malraux’nun İnsanlığın Durumu, bu olayları zemin alır, romanın kahramanı, kendisini Çan Kay-Şek güçleri tarafından bir fırına atılmak durumunda bulur.
932 R E. Ruiz, The Great Rebellion, s. 58.
933 A Gilly, The Mexican Revolution, s. 37’e göre; benzer bir tablo gösteren rakamlar için R E Ruiz, The Great Rebellion, s. 59 ve 63’e bakınız.
934 Dönemin verileri için R E Ruiz, The Great Rebellion: Mexico 1905-24, New York, 1982, s. 120-122 ve A Gilly, The Mexican Revolution, Londra, 1983, s. 28-45.
935 Bakınız L Trotsky, The Third International After Lenin (New York, 1957) ve Permanent Revolution (Londra, 1962).

Kaynak:
Halkların Dünya Tarihi
Chris Harman
Çeviri: Uygur Kocabaşoğlu
Yordam Kitap

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here