Son Saray Şairi adlı öykü, Nikolay Stepanovich Gumilyov

Tembeldi, zamanımızın bu kralı en az ataları kadar tembel ve tasasızdı; saraydaki törenlere kasideler yazan yaşlı şairi emekliye ayırmaya ve ona ömür boyu iyi bir aylık bağlamak için imza atmaya da hiç niyetli değildi. Şairin kendisi de ısrarla ayrılmak istemiyordu.
Kraliyet ailesinde bir doğum veya ölüm olduğunda, yabancı bir elçi geldiğinde veya komşu devletle bir antlaşma imzalandığında, alışılmış her törenden sonra saray, taht salonuna toplanır ve asık yüzlü, daima bir şeylerden hoşnut olmayan şair şiirlerine başlardı. Köhne sözcükler ve modası geçmiş ifadeler tuhaf bir biçimde yankılanırdı. İngiliz tarzında kusursuzca taranmış saçların ve görkemle parıldayan kellerin ortasındaki pudralı, çok eski model peruğu da acınasıydı. Okumadan sonraki alkışlarda görgü kurallarına uyulur, yalnızca eldivenli parmakların uçlarıyla el çırpmalarına karşın, yine de şiire karşılık olarak yeterli sayılan bir gürültü kopardı.
Şair eğilerek selam verirdi. Kralın elinden değerli bir taşı her zamanki gibi bir yüzük veya altın bir tütün tabakası alırken bile yüzü asık ve gözleri tasalı olurdu.
Sonra, tören yemeği başladığında peruğunu çıkartır ve yaşlı üst düzey yönetici bürokratlar arasına oturarak diğerleri gibi demir yollarındaki ayrıcalıklı şirketler, dışişleri bakanlığındaki son yolsuzluk hakkında konuşur ve tuz vergisi tasarısıyla yakından ilgilenirdi.
Yüklü miktarda para yerine kraliyet armağanını, önceden belirlendiği gibi veznedara geri verip, büyük ama konforlu olmayan, kendisi de bir saray şairi olan babasından kalma evine dönerdi; ölen kral kesin olarak düzene koymak ve sonradan görmeleri uzak tutmak için bunu babadan oğla geçen bir görev olarak belirlemişti.
Ev, sahibinin ruhu gibi, kasvetli ve karanlıktı. Akşamları duvarlarında, kitap yerine az bulunan’ antika tütün tabakalarının olduğu vitrinlerin yerleştirildiği çalışma odası aydınlanıyordu bir tek. Yaşlı şair tutkulu bir koleksiyoncuydu.
Eskiden, çok eskiden evliydi ve o zamanlar bu evde ipek elbiseler hışırtıyla dolanıyor, incecik eller güzelce ciltlenmiş kitapların sayfalarını özenle çeviriyor ve duvardaki goblenler sabahlığın hafif dekoltesindeki tenin pembeliğine şaşırıyordu. Ama saray şairinin karısı burada bir yıl bile yaşayamamıştı; genç ve tanınmayan bir ressamla kaçmıştı. Şair öç alma mutluluğundan söz eden Byron tarzı karamsar poemasma başlamış, ama tam bu sırada kralın kuzeni ölmüş ve bunun için bir eleji yazması gerekmiş, bundan sonra da başladığı poemaya dönme hevesini duymamıştı.
Yüksek rütbeli saray yöneticilerinin üzerine sımsıkı oturan üniformaları gibi, tek kazancın daima yeni yeni tütün tabakaları olduğu tekdüze ve sıkıcı yıllar sürüp gitti.
Sessizlik ne kadar uzarsa, fırtınanın o kadar güçlü olacağını herkes bilmesine karşın, saray şairine görevinin nasıl biteceğini önceden söyleselerdi, yersiz bir şaka gibi görünen bu kehanete öfke dolu nefretle yanıt vererek daha da karamsarlaşıp yüzünü iyice asardı.
İspanya prensinin gelişi için düzenlenen ve şairin yakınlarında oturan davetliler arasında önceki krallığın kocamış, saçları ağarmış ve dişsiz üst düzey yönetici bir bürokratının da bulunduğu tören yemeğini, hiç kuşkusuz, her şeyin başlangıcı olarak kabul etmek gerekir. Sağırlığı yüzünden elbette duyamadığı şiirlerin az önceki okunuşuyla her nedense çok ilgilenmiş ve sondan bir önceki mısranm yeniden yazılması gerektiği üzerine uzun uzun konuşmuş, sonra da birdenbire kıs kıs gülüp her halde torununun çocuğundan duyduğu, şairlerin gramofonların yerine geçmelerine karar verildiği gibi iğneleyici bir espriyi tekrarlamıştı.
Onu dalgınlıkla dinleyen ve yeni nişanın işlevleriyle ilgili yandaki konuşmaya katılmayı düşleyen şair, kralın kendilerine doğru baktığını ve güldüğünü fark etmeseydi, ihtiyarın bu küstah esprisini affedebilirdi. Şair ters ve sert bir biçimde yanıt verdi ve yemek biter bitmez her zamankinden daha öfkeli bir halde evine döndü. Ertesi sabahsa yüreğinde kesin bir karar olgunlaştı. Uşağı, şairin vaktiyle alaycı ve küçümseyen bir gülümsemeyle “şehirliler” dediği şairlerin diğer şiirlerini onun için satın alarak bütün gün kitapçılarda koşuşturdu. İki ay boyunca da artık unutulmuş tütün tabakalarının olduğu çalışma odasında gayretli ve gizli bir çalışma sürdü. Saray şairi, genç kardeşlerini okudu ve kendi üslûbunu bıraktı.
Saraydaysa ortalık sakindi, şehir kenarındaki kasvetli evde neler hazırlandığından hiç kimse kuşku duymuyordu. Soylular âşık oluyor, atışıyor, yaltaklık ediyor, kahramanlıklar yapıyorlardı, ama şiirin yalnızca köhne geçmişin, fazlasıyla törensel âdetlerin kalıntısı olduğunu içtenlikle düşünüyorlardı. Sonunda büyük gün geldi.
Soylu prenses evleniyordu, şiir gerekliydi ve saray şairine bununla ilgili bilgi verildi.
Şair, her zamanki gibi, asık yüzü ve yabaniliğiyle ortaya çıktı. Yalnızca keskin bir bakış, dudaklarının ucunda titreşen belli belirsiz, sinsi ve alaycı gülümsemede ve önceden hazırladığı şiirleri kısaltmasına neden olan olağanüstü sinirlilikte yeni bir şeyler olduğunu fark edebilirdi. Ama ondan ve ruh halindeki değişimden kime neydi? Gençler için fazlaca yaşlıydı, üst düzey yönetici bürokratlar tüm nezaketine karşın onu kendileriyle aynı düzeyde göremezlerdi.
Törene başladılar. Yüce papaz zarafetle ve çabucak düğün ayinini tamamladı, yabancı elçiler yeni evli prensesin elini öptüler ve solgun, ama kararlı şair okumaya başladı. Belli belirsiz bir fısıltı saraylı kalabalık arasında dolaştı. En gençler bile, birisine ebediyen âşık olanlar, nedimeler şaşkınlıkla başlarını kaldırdı ve kulak kabarttılar.
Nasıl olur? Rüzgârların tanrısına, kartallara, şaşırtıcı bir dünyaya sesleniş ve eski güzel sözlerin diğer seçkinlikleri neredeydi? Şiirler çok yeniydi, mükemmel denebilirdi, ama ne olursa olsun kurallara uygun değildi. Sarayda o kadar da sevilmeyen şehirli şairlerin şiirlerine benziyordu, onlardan daha parlak, daha ilgi çekiciydi, saray şairinin âdeta uzun süre gemlenmiş yeteneği, öyle uzun süre ve inatla yadsıdığı her şeyi birdenbire ortaya dökmüştü. Mısralar birbiri ardınca hızla dökülüyor, uyaklar tatlı tınılarla buluşuyor ve muhteşem imgeler meçhul uçurumların derinliklerinden mazideki hayaller gibi ayaklanıyordu. Yaşlı şairin gözleri, gökyüzünde süzülen bir kartalın gözleri gibi parıldıyor, sesi de kartalın çığlığı gibi çınlıyordu.
Ne büyük bir skandal! Tüm sarayın huzurunda, bizzat kralın huzurunda iyi şiirler okumaya cüret etmek! Kimsede alkışlama isteği yoktu. Yüksek rütbeli saray yöneticileri öfkeyle fısıldaşıyor, alt rütbeli genç saray görevlileri abartılmış ağırbaşlı bir hal takınıyor ve şok olmuş bayanlar özenle incecik çizilmiş kaşlarını öfke dolu şaşkınlıkla kaldırıyorlardı. Kralsa ödül olarak hazırlanmış yüzüğü memnuniyetsizliğini ifade eden bir jestle kenara bırakmıştı.
Saray şairi tek başına, vebalıymışçasına, törenin bitmesini beklemeden çıktı ve yüce başbakanın sekreterine onun emekliliğiyle ilgili emri hazırlamasını emrettiğini duydu.
Ama yine de eve dönmek ve tamamen yalnız kalmak güzeldi. Gece salonlarının iç odasında gururla gezindi ve kâh yüksek sesle son şiirlerini okudu, kâh yaşlılığın kurnaz ve alaycı gülümsemesiyle şehirli şairlerin kitaplarına göz attı. Onlarla yalnızca eşit olmakla kalmadığını, onları geçtiğini de biliyordu. Sonunda sevincini biriyle paylaşma isteğiyle eşine mektup yazdı; bu, ayrıldıklarından beri yazdığı ilk mektuptu. Tam bir zafer ifadesiyle sonunda onu alkışlamadıklarından söz etti, emekliliğini bildirdi, şiirlerini iliştirdi ve sonuna da tamamıyla anlaşılır bir gururla ekledi: “İşte sen böyle bir adamı terk ettin!”

Son Saray Şairi adlı öykü, N.S. Gumilyov

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
Hiç Kimse Gülmeyecek, Milan Kundera

"Bir bardak slivovis daha koy bana," dedi Kla-ra, ben de karşı çıkmadım. Şişeyi açmak için de hiçbir olağanüstü yanı olmayan,...

Kapat