Sözcükleri Sıcak Tutmak – Duran Aydın

Her ne kadar ak kâğıt üstünde kaleminiz kayıyor; sözcükler cilveli bir güzel olup sizinle oynaşıyor, kışkırtıyor, diyelim ?taciz ediyor?sa da; ele geçmesi oldukça zor o sayılı anlarda, hemen daha oracıkta sevişmeye soyunacağınız bir şiir, öykü, deneme, günlük, roman? neyse onunla ?mutlu son?a ulaşmanız, sanıldığı gibi hiç de öyle tereyağından kıl çekercesine kolay olmuyor; az biraz bilirim.
Yazabildiğim son şiir yüreğimin bacasını, beynimin kapısını, gönlümün penceresini zorlayalı aylar oluyor.
Sözcükleri sıcak tutmak gerek oysa? Korumak, okşamak, belini getirmek? O sarışın çıtırların her dem taze ve güzel kalması elinizde; başını bağrınıza bastırmanızı umar, sevgiyle sarmalamanızı; hiç olmazsa elini avucunuzdan eksiltmemenizi?
Uzağınıza düşürdüğünüzde surat asmaları, sizi terk etmeleri, ihanete uğramanız işten değildir! Özellikle şiirde tıkanmaya yol açacak pıhtılaşmaya karşı damardaki kanın temizlenmesi, yenilenmesi, dağarcığın akışkan, diri ve üretken zenginlikte olması önerilir.
Bir de bakmışsınız (bu aralar yaşadığımca) öyle bozkırın ortasında ıssız, kimsesiz çığlığınızla baş başasınız; şiirsizlik sizi boğmak üzere!
Neyse ki ruhumda şiirden oluşan boşluğu (şiire ihanet sayılmazsa!) işte böylesi öykümsü, anımsı, denememsi düzyazılarla gidermeye çalışıyorum.
Bir çınara sarılmış; hayli zamandır, sizler uyurken (benim yerime de uyuyunuz?) şafak vakitleri onunla konuşuyorum.
Dalöğlen karlı uzaklarda gurbetini arayan bir mektup.
Her gece sılasını düşlerine pay eden asker.
Özgürlüğünü, rüzgâra teslim buluta soran mahpus.
Hayata gülümseyen cenin.
Yağmuru sırtlanmış giden bisikletli.
Kaldırım taşlarının hüznü. Çileğin güneşe sevdası. Okunması bir ömür ertelenen taşra baskılı bir kitap. Cankurtaranın ölüme yenilgisi? oluyorum!
Belki de düzyazının yorganında imgeleri ısıtıyor (kuluçka!) şiire sözcük tavlıyorum?
Fazıl Hüsnü Dağlarca, hiç istemezmiş şairlerin düzyazıyla oynaşmasını. Büyük usta, nedendir bu flörtü yadırgarmış; bilebilmiş, anlayabilmiş değilim!
Koca şair düşünmemiş midir kaç şiirlik yaşadıysan onca yazabiliyorsun?
Bendeki; geçici ?sertleşme problemi? gibi bir şey değil, bireysel soğumaya değgin şiir kuraklığı olmasın?
Kalemi değil, ağzı bozuk sayılmayı göze almışım. ?Terbiyesiz?im, evet!
İyi de, yalnızca şiir için mi düşünülebilir o ?yaşanmışlık?; yazdığının dolaylı dolaysız tam içinde bulunma, soluklanma, oradan beslenme hali? Sanırım öyle değil; çekeceği sinema filmini kare kare, ilkin beyin gözüyle görürmüş büyük yönetmenler.
Bakın, bugün tam da böyle oldu.
Eğer hâlâ okuyorsanız, bu yazıyı her harfinece yaşadım!
Olmadık bir zaman ve yerde, oradan buradan uçuşup gelen sözcükler beynime yağdı, gözlerimde ete-kemiğe büründü, kıpır da kıpır, yanım yörem, elim-yüzüm tümceye kesti?
Ulan, teknede harç donacak!
Adamların verdiği emekli aylığına kalmışız 4 nüfus. 900 küsur milyonla (bu TL?ye dilim dönmüyor; alışamadım!) ay boyu cırmanıp duruyoruz. Nasıl olsa okumaz, o nedenle rahatlıkla yazabilirim; geçenlerde Ölüdeniz?de katıldığım bir etkinlik için yol giderlerini eşimden gizli, aylıktan kırparak karşılamıştım; duyarsa öldürür beni!
Bazen şunu yapasım geliyor: Bakkala gitsem, ?Ben otuz şu kadar yıldır şiir miir yazıyorum, hatırı sayılır dergiler yüzlerini ekşitmiyor, yayımlıyor gönderdiklerimi; 2 basılmış kitabım, yayıncısını fellik fellik arayan 3 de dosyam var?? desem, Allah rızası için bile olsa bana bir şişe bira ya da bir kuru ekmek verir mi?
Neyse ki elimiz mala tutuyor hâlâ. Ama, iş nerede? Olsa, şöyle haftada 1-2 gün; bel, boyun, göbek fıtığı, romatizma filan dinlemem, çalışırım. Zamanında SSK?ya primlerimi cepten yatırmış olmak bugünlere yarıyor. Ayda yılda bir (ayakta olması ayrıca sevindirir) birkaç metrekare seramik döşetecek birisini bulabilirsem sevinekoşa gidip yapıyorum.
?Elim-yüzüm sözcüğe, tümceye kesti!? dedikten, iş konusuna daldıktan sonra bu yazı kaba durumda, perdahsız şöyle sürüyordu, fena da gitmiyordu; aktarayım, beğenmezsek sileriz:
İki ayağıma bir pabuç giydiren, o anlar babam gelse tanıyamayacağım sinir bozucu kriz süresinde cıvıldaşan sözcükler imgeleşmeye, tümceleşmeye duruyor, ama öyle şiir olabilecek kıvamı bulmuyor, yine bu Allah?ın belâsı denemeye el ediyordular?
Kaçıncı katta olduğumuzu bile unutarak çalıştığım, Seyhan Baraj Gölü?nün mavisini de göremeyecek kadar kör olduğum anlardan yıllar yıllar önce, binanın bulunduğu bulvara adı verilen Turgut Özal, ölmemişti daha.
Yerel yöneticiler ?işlerini biliyor?; tutup da Ali Fakılılı?nın tay kovaladığı uzaklıkta bir gecekondu mahallesinin, ortasından ağaçcıklarla bölünmüş delik deşik bir caddesine anlı şanlı Turgut Özal?ın adını verecek değillerdi ya!
Yüreğir?de tam da o büyük yazarımızın ?kendisinden? saydığı insanların yaşadığı, varoş cenneti Yavuzlar Mahallesi?ndeki bulvara Orhan Kemal?in adı yaraşırdı; aynen böyledir de?
Turgut Özal?ın, ilerde sağda Süleyman Demirel abisiyle buluştuğu bulvar boyunca dizili binaların çoğu bayır aşağı düzlükteki Seyhan Baraj Gölü?nü görür. Daha ne olsun; bu kentte böylesi evler, villalar, plazalarda yaşayanlar ayrıcalıklı sayılmasın da benim mahallelim mi sayılsın?
Paşalar, beylerle doludur Adana?da cadde, bulvar, park adları. Alparslan Türkeş, Süleyman Demirel, Adnan Menderes, Kenan Evren, Necip Fazıl Kısakürek, Turgut Özal filan, yan yana inci gibi dizilmişler! Çoğunun, ölmeden önce en güzel yerlere verilmiş adları. Bir kez daha okur musunuz rica etsem, sondan ikinci satırı? Türkiye?nin bugün de içinde boğazlandığı, yaşadığımız 50-60 yılın kara maskeli mimarları; doğmamış çocukların doğacaklarına pişman olacakları, gelecekteki, belki de 50 yıl sonrasının ?malzeme hırsızı müteahhitleri? tümü de?
Bizim gariban Orhan Kemal?imizle Bülent Ecevit?in paylarına düşen bulvarları, ara da bul! Zaten yalnızca ikisi var. Yok, durun; bir de Seyhan ırmağı boyunca sabah yürüyüşüne çıkanlar Yaşar Abi?nin adını asılı görüyorlar (mı?) bir direkte; Yaşar Kemal?in?
Ya Yılmaz Güney? O bu ülkede hiç yaşamadı! Adanalı hiç değil! Demirtaş Ceyhun, Ali Püsküllüoğlu, Nihat Ziyalan, Muzaffer İzgü, Tuncer Uçarol, Salih Bolat? Sayayım mı daha? Osuruktan tayyare bir futbolcunun adı bile bir mahalleye, caddeye verilirken onlar yoksayılır bu konuda da! Ha, bu yılın ortalarında bir parka verilen Abidin Dino adını unutsam; bu park için yazı yazmış, yayımlamış (KIYI; 279, Eylül-Ekim 2012) biri olarak ayıp ederim; bu da var?
Nerelere daldım yine? Bu yazıyı yazma nedenlerimden biri de bir evin hayatsız, ölümsarısına kesmiş soğuk odalarındaki sessizlik, sevgisizlikti. İçinde yaşayan insanların mutluluğunun duvarlara, eşyalara da yansıdığını düşünürüm. Biz gülersek onlar da gülümser; üzülürsek ağlar! Gülümsemenin rengi yoktu hiçbirinde. Küslerdi, umarsız uzaklıkları özetleyen duruşları insanın içini kıyıyordu?
1 günlüğüne bulduğum işin işverenin Jale?ydi adı. Telefonumda, yalnızca ?Abla? olarak ilk sırada yıllardır kayıtlı durur. Bulvar üzerinde, sahibi oldukları toprağa bu pembe boyalı binayı diktiklerinde, Kadir İnanır?a tıpatıp benzeyen kocasının görünürde hiçbir hastalığı yokmuş. Yapım süreci, 2. denemeyi göze alamayacak kadar yormuş adamı. O yıl mı, bir sonraki mi; (benzemesin, tıpkı ben çağda) 52 yaşında yalnız bırakmış Jale Abla?yı.
?Abla?nın beni birkaç yıldır çağırma nedeni şu: Ölen kocasının, duvara döşenmesi gereken fayansları, seramik varsayarak zemine yapıştırtması?
?Olmaz abi!? demiş ustalar, ?Bunlar bir zaman sonra kavlar, parçapinçik olur; söylemedi deme??
Böyle böyle; onlar kavlaya, ben gidip yenileye; iyice alıştık ?Abla?yla birbirimize. Bu yaşlarda, birilerinin bana ?oğlum? demesi, açıkçası hoşuma gitmiyor da değil! Daha genç duyumsuyorum kendimi?
O gün, yeni bir şey daha öğrendim onunla ilgili: Yüreğir Ovası?nda, Akdeniz?e kıyı köylerden birinde azımsanamayacak ölçüde arazileri varmış. Gözüm yok! Aha da size yemin billah; zengin diye kazıklamıyorum onu? Ama Jale Abla?nın, satıcıya sigarayı bile borca yazdırmasına, ben gibi birisinin cep telefonuna ?cevapsız çağrı? bırakmasına şaşırmayayım, kızmayayım da ne yapayım? Hani, bizim ?eski topraklar? her konuda olduğu gibi bu konuda da buyurmuşlar ya; ?Boş gezeceğine beleş çalış!? Öyle işte; yevmiyem çıksın, yeter!
Salonun ortasında boydan boya kabaran, kabardıkça da oraya buraya saçılan fayansları değiştirirken, n?olduysa oldu, onca yorgunluğa karşın, kendimi aniden bir mutlu yakaladım, bir sevdim ki sormayın! Hiç kolay olmaz, zor elde ederim böylesi anları; şaşırmam ondan. Sözcükler birer ikişer tümceye dönüşüyor; bir saniye önce eve varıp ak bir kâğıt, bir tükenmez kalem, bir de sessizlik? Kendimden dileğim bu. Hadi, hadi daha çabuk!
Çalıştığım salon havasız üstelik. Yaz da bitmek bilmedi. Ya sonbahar? Eylül?le başlayıp kasım gibi biten? ?Sonyaz? da dediğimiz? ?İlkyaz? demiştik hani öncekine. Yeşili dalda kavuran yaz boyu boğuluyorduk; ekim sonuna kadar piştik! Güzelim sonbaharı da yitiriyoruz. Baharın ilki ve sonuncusu ne güzeldi oysa. Bu yüzden bahar, ?bahar? olarak kalmalı; yaz, bahara karışmamalı.
?Abla?nın, en azından 500 metrekare çekecek evinde ağustoslardayım! Duvardaki soğutucular süs! Bu zenginler bu parracıkları nerelerde, ne zamanlar, nasıl yemek için cukkalarlar, bilemem. Banka hesaplarındaki rakamların sıfırları sağa doğru artarak kayıyor; o kadar! Senden benden pintiler. Önüme koyduğu, dünden kalma çorbamsı hafif pembe ılık suyun yanındaki bayat ekmek, ağzıma götürenece ufalanıp dağılıyordu; inanın!
Dizlerim üstü çökmekten uyuşan, diken diken olan ayaklarımı bulup bir toplayabilsem ah! Ellerim, kollarım nerelerde? Şu iş bir bitse. Uçacak yoksa bu yazı. Kanatlandı kanatlanacak sözcükler! Sonra, ara da bul? Yakala, göreyim seni?
Zırıl zırıl öten telefonun sesiyle ?ayıktım? ki, ?abla?nın, evin arka odalarından birinde yaşayan bir oğlu var. Gerçi, biliyordum varlığını. Hıyar, sabah saat 10 gibi kaç kez önümden geldi, geçti; bir selamı, ?kolay gelsin?i bırakın, yüzüme bile bakmadı. Orada bir insan var mı, yok mu; umurunda değil kerestenin? Yüzüne de bakıyorum, bir ışık göreyim. Yok abi; ne gezer! Gözleri dünden kalma anason şişi, kızarık?
Sonra sonra, işin belini kırmaya yakın, (zaten sonraları hiç görünmedi ortalıkta; defoldu gitti mezarodalardan birine!) telefonu bir kez daha, daha da uzunnn çaldı ?abla?nın.
Koşaradım geldi onca kilosuyla mutfaktan.
?Tamam çocuğum, oldu yavrum, kızma, gecikmez kahven? Karnın açsa bir de tost yapayım sana; şöyle bol kaşarlı, irişkinli??
Düşündüm de, annesine telefonla bir odadan diğerine yumuş buyuran zirzop; bana ?Merhaba, kolay gelsin usta!? dememiş, çok değil. Kazancım; bu yazıya biraz baharat eklemesi?
Böyle işte? Bu puştun yüzünden az kalsın sözcükler ürkecek ve ben bu yazıyı yazamamış; eğer okuduysanız zamanınızı çalmamış olacaktım.
Eve zor attım kendimi.
Soğumamalıydı sözcükler?

Yorum yapın

Daha fazla Denemeler
Estetik Kalkışma (Roman – Öykü Nasıl Yazılmalı, Nasıl Okunmalı) – Cengiz Gündoğdu

Bu yapıtta iki amaç güttüm. İlki, gerçeki bir roman gerçekçi bir öyküyü estetik konuma getiren öğeleri örneklerle göstermek. Ama şu...

Kapat