Stefan Zweig’in Freud’un ölümünün son günlerinde ziyareti ve konuşmaları

Hayatı boyunca bilim dünyasına büyük saygınlık kazandırdığı ülkesinden kaçıp Londra’ya sığınan bu adam, yıllar içinde iyice yaşlanmıştı ve çok da hastaydı. Ama hiç de öyle bitkin ve beli bükülmüş bir hali yoktu. Viyana’da başından geçen bunca işkenceden sonra, korkmuş ve hayata küsmüş bir insanla karşılaşacağımdan biraz korkmuştum. Ama onu her zamankinden daha rahat, hatta daha da mutlu gördüm. Beni, Londra’nın dışındaki evinin bahçesine götürmüş ve bir zamanların o sert görünümlü dudaklarında beliren hafif gülümseyişle, “Şimdiye kadar bundan daha güzel bir yerde oturdum mu?” diye sormuştu. Maria Bonaparte’ın kurtarıp kendisine hediye ettiği o sevimli küçük Mısır heykellerini gösterirken, “Bak işte, tekrar evimde değil miyim?” demişti. Çalışma masasının üstünde sayfaları açılmış kocaman bir elyazması eser duruyordu. Seksen üç yaşındaki bu ihtiyar, o biçimli ve okunaklı yazısıyla her gün yazıyordu. Eski parlak günlerindeki gibi yine keskin bir zekâya sahipti ve yorulup dinlenmek bilmiyordu. İçindeki o güçlü çalışma isteği, hastalığı, yaşlılığı, sürgünü ve her şeyi yenmişti. Uzun mücadele yıllarında içinde birikmiş olan o gönül zenginliği ilk defa özgürce dışarıya taşıyordu. Yaşlılık onu biraz daha yumuşatmış, başından geçenler biraz daha dikkatli yapmıştı. Herkesten uzak duran bu adam, şimdi ara sıra, daha önce hiç görmediğini zarif jestler yapıyordu. Kolunu yanındakinin omzuna koyuyor ve gözlük camlarının arkasından bakan ışıl ışıl gözleriyle insanın içini ısıtıyordu. Bütün bu yıllar boyunca Freud’la yaptığım her sohbet, bana en mükemmel tinsel tatları yaşatmıştır. İnsan onunla sohbet ederken bir şeyler öğreniyor, ona hayran kalıyordu. Hiçbir şeyi söylemekten çekinmeyen ve hiçbir iddiası olmayan bu büyük ve önyargısız adamın söylediği her sözü anlıyordum. Başkalarının duygu ve düşüncelerini hissetme okuma isteği çoktandır içgüdüsel bir yaşam isteğine dönüşmüştü. Ama hayatının son yılı olan o karanlık yılda onunla yaptığım görüşmeleri hiçbir zaman telefi edemeyeceğimi biliyordum. İnsan onun odasına girdiği anda, dış dünyanın bütün çılgınlığını hemen unutuyordu; en korkunç şeyler soyutlaşıyor, en karmakarışık olanlar açıklığa kavuşuyor, dönemin güncel sorunsalları da genel bir döngüselliğin içinde yerini alıyordu. Ben onu, düşünceleriyle kendini aşan, acıyı ve ölümü kendi kişisel yazgısı olarak görmeyip, bunu kişilik üstü bir nesne olarak değerlendiren gerçek bir bilge adam olarak görüyordum. Ölümü de en az yaşamı boyunca gösterdiği ahlaki mücadele kadar değerliydi. O dönemde ağır hastaydı, zaten kısa bir süre sonra da hastalık onu bizden kopardı. Hastalıktan şişmiş diliyle konuşmakta çok zorlandığı belliydi. Ağzından çıkan her sözcükten çok utanıyordu. Çünkü sözcükleri heceleyerek söylemek onu çok yoruyor, sıkıntı veriyordu. Ama o yine de konuşmaktan vazgeçmiyordu; iradesinin bedensel olarak çektiği büyük acılardan daha güçlü olduğunu dostlarına göstermesi, çelik gibi olan ruhu için özel bir ihtiras demekti. Acı çekmekten ağzının biçimi bozulup küçülürken, en son günlerine kadar masasının başında oturup yazmaya devam etti. Çektiği büyük acılardan geceleri uyuyamadığında, kendisine uyku hapı verilmesini ve uyuşturucu iğne yapılmasını reddediyordu, oysa derin, deliksiz ve mükemmel bir uyku, seksen yıl boyunca onun yaşamının ana kaynağı olmuştu. Ruhunun berraklığı böyle rahatlatıcı ilaçlarla bir saat bile olsun azalsın istemiyordu. Düşünememekten ve yazamamaktansa ayık kalıp acı çekmek ve son anın, en son ânına kadar bir düşün olarak kahraman istiyordu. Bu korkunç bir savaştı ve devam ettikçe daha da mükemmelleşiyordu. Ölümün gölgesi yüzüne gittikçe daha belirgin bir şekilde vuruyordu. Yanakları çöküyor, şakak çizgileri keskinleşiyor, ağzı yana kayıyor ve dudaklarından sözcükler güçlükle çıkıyordu: Ama bütün bu karanlık şeyler, onun gözlerine, yiğit bir ruhun dünyaya baktığı o ele geçirilmesi imkansız gözetleme kulesine karşı hiçbir şey yapamıyordu: Gözler ve zekâ son ana kadar canlılığını korudu. Son ziyaretlerimden birine, bana göre yeni kuşağın en yetenekli ressamlarından biri olan ve Freud’u çok takdir eden Salvador Dali’yi de götürmüştüm. Ben ustayla konuşurken Dali de onun resmini çizmişti. Ama ben bu resmi Freud’a göstermeye hiçbir zaman cesaret edemedim. Çünkü Freud’un sonunun yakın olduğunu gören Dali, onun içindeki ölüyü resmetmişti.

Çağımızın bu çok başarılı ve iradesi güçlü adamının ölüme karşı sürdürdüğü bu savaşım, gittikçe daha da korkunç bir hal aldı. Düşünmenin en yüce yetenek olduğunu çok iyi bilen Freud, yazmaya ve üretmeye devam edemeyeceğini anladıktan sonra, Romalı bir kahraman gibi acılarına son vermesi için hekimine izin verdi. Bu, eşsiz bir yaşamın eşsiz bir biçimde son bulması demekti. Bu, cani dünyada kurban verilmiş yüzlerce ölünün arasında unutulmayacak yücelikte bir ölümdü. Biz dostları onun tabutunu İngiltere’de mezara indirirken ülkemizin en değerli insanını toprağa verdiğimizi biliyorduk.

Stefan Zweig

Dünün Dünyası
Çevirmen: Kazım Eğit , Yadigar Eğit
Yayınevi : Can Yayınları
sayfa 484,485,486

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here