Su Gittiğinde Susanlar: Fontamara’dan Türkiye’ye – Luna Madanoğlu
Değerli bir arkadaşım ile sohbet ederken Fontamara’yı keşfettim..
Fontamara, bana kalırsa bir köy hikâyesi değil.
Bir suskunluk hikâyesi.
Fontamara’da insanlar konuşmayı bilmiyorlar, çünkü konuşmanın bir karşılığı yok. Ne söylesen boşluğa düşüyor. Su hakları ellerinden alınıyor, toprakları kandırılarak çalınıyor, yasa denilen şey hep başkaları için çalışıyor. Onlar ise hâlâ “belki yanlış anlamışızdır” diye düşünmeye devam ediyor. Asıl trajedi burada başlıyor.
Bu kitapta kimse kötü doğmuyor. Ama iktidar, insanları yavaş yavaş körleştiriyor. Köylüler saf değil; sadece yalnızlar. Devlet yok, adalet yok, din var ama teselli dışında bir şey vermiyor. Faşizm burada bir ideoloji gibi değil, bir gündelik hayat rutini gibi işliyor: sus, eğil, bekle.
Fontamara’daki insanlar hep bir şeyleri geç fark ediyor.
Su gittiğinde…
Toprak gittiğinde…
Oğulları gittiğinde…
Ve fark ettiklerinde artık çok geç oluyor.
Silone’nin dili bağırmıyor, ajitasyon yapmıyor. Tam tersine: sakin, neredeyse naif. Ama bu saflık bir tokat gibi. Çünkü okurken şunu hissediyorsun:
“Bunlar aptal değil. Bunlar öğretilmiş çaresizliğin içindeler.”
Beni en çok vuran şey şu:
Fontamara’da insanlar hâlâ iyi niyetli. Hâlâ adaletin bir yerlerde var olduğuna inanıyorlar. Ve bu inanç, onları ayakta tutmak yerine daha da savunmasız kılıyor.
Bu yüzden Fontamara, devrimci bir roman değil belki.
Ama itaatin nasıl üretildiğini anlatan en dürüst kitaplardan biri.
Okuyunca insanın içinden şu geçiyor:
“Bu köy bir yer değil. Bu köy bir durum.”
Fontamara’yı okurken insanın aklına İtalya gelmiyor.
Aklına Türkiye’nin bitmeyen bir hali geliyor.
Bizde de hikâye aynı yerden başlıyor:
“Devlet bilir.”
“Yanlış anlamışızdır.”
“Bize sıra gelmez.”
Fontamara’daki köylüler suyun ellerinden alındığını ilk fark ettiklerinde isyan etmiyorlar. Çünkü yıllarca onlara şunu öğretmişler: Hak aranmaz, beklenir. Türkiye’de de bu cümle çok tanıdık. Burada da insanlar önce sabreder, sonra kabullenir, en son susar.
Faşizm Fontamara’da üniformalarla gelmiyor.
Bizde de çoğu zaman öyle gelmedi.
Burada da baskı; dile, korkuya, “ayıp olur”, “başımıza iş almayalım” cümlelerine sinerek yerleşti.
En acı benzerlik şu:
Her iki yerde de insanlar kötülüğe değil, iyiliğe güvenerek kaybediyor.
Fontamara köylüleri saf oldukları için değil; iyi niyetli oldukları için sömürülüyor. Türkiye’de de çoğu insan kötülüğün bu kadar organize olabileceğini kabullenmek istemiyor. “Bu kadar da olmaz” dediğimiz her yerde biraz daha geri çekiliyoruz.
Kitapta devlet hep uzakta.
Türkiye’de ise devlet bazen çok yakın ama yine ulaşılamaz.
Kapısı var ama açılmıyor.
Dili var ama seni duymuyor.
Fontamara’da din, köylüyü kurtarmıyor; sadece acıyı katlanılır kılıyor. Türkiye’de de çoğu zaman din, adaletin yerine geçiyor. Sorunu çözmüyor ama soruyu susturuyor.
Ve en sarsıcı ortak nokta:
Geç fark etmek.
Biz de çoğu şeyi kaybettikten sonra anlıyoruz.
Toprağı…
Kamuyu…
Geleceği…
Çocukların yarınını…
Fontamara’nın finali bir patlama değil.
Bizde de genelde öyle olmuyor.
Burada değişim çığlıkla değil, yorgunlukla geliyor.
O yüzden Fontamara bir “İtalyan köyü romanı” değil.
Bu kitap, Türkiye’ye tutulmuş bir ayna.
Ve aynada gördüğümüz şey şu:
Sorun cehalet değil.
Sorun itaatin normalleştirilmesi.