Suyun ve Rüzgârın Şehri / Çanakkale

“Çanakkale hem Anadolu’nun son noktası hem bir adalar bölgesi. Karasal yaşam biçimiyle ada kültürü bir arada varlığını sürdürüyor. Tarihin, şimdiki zamanları tutsak aldığı ender yörelerden biriyken, bugünü ve geleceği birçok şehirden farklı olarak özgürce kurgulamaya çalışan, bunun için çabalayan insanların da kenti. Bunun yanı sıra yeni zamanların yağmacı ve talancılarının dikkatini çeken, ormanlarını, sularını kaybetmekte olan; bir yandan da güneyi tüketen turizmcilerin arsızlıkla gözlerini diktiği bir bölge.”
İbrahim Dizman

Adı bir simge, bir mecaz olmuş bir “yer”… Antikçağ’ın müstesna “olay mahallerinden” biri… 20. yüzyılın en büyük, en kıyıcı muharebelerinden birinin mekânı… Tahtacı Türkmenlerden Yörüklere, Romanlara, Pomaklara, Rumlara, Yahudilere; nice kültürel renk ve deneyim biriktirmiş bir geçiş bölgesi… Denizcilik kültürü, klarnetli davullu neşesi, bağcılığı-şarapçılığı… Yerel siyasetin ve sivil toplum hareketinin tarihi… Kaz Dağları başta olmak üzere, doğayı tehdit eden ekolojik belalar ve belalara yol açan yeni “Truva atları”… En az Çanakkale kadar renkli, canlı, zengin bir kitap.

İbrahim Dizman’ın derlemesinde Bülent Akgezer, Kasım Akın, Rüstem Aslan, Sitem Atefl, Duygu Baflkan, Seyhan Boztepe, Alaattin Canbay, Nurduran Duman, İsmail Erten, Aggelos Frantziz, Ülgür Gökhan, Naci Hasanefendi, Sami Kumru, İrfan Mutluay, Sadettin Onay, Sema Öztürk, Fecri Polat, İpek Sakarya, İsmail Fen, Ali Uyanık, Yorgos Zarbuzanis ve Ahmet Zeren’in katkıları yer alıyor.


KİTAPTAN OKUMA PARÇASI

Sunuş
İBRAHİM DİZMAN

Çanakkale yakın zamanlara kadar kendi halinde, sakin ve biraz da gözlerden uzak, sapa sayılabilecek bir yerdi. Yollar oraya çıkmazdı; en fazla İstanbul’dan Ege’ye inilirken geçilirdi.
Yolunu buraya düşürenler içinse hafızalarda sadece duygusallıkla dolaşılan savaş alanları ve Troya ören yeri kalırdı. Sonra
bir şeyler değişti; bu iki yer imajların, algıların çarpıştığı, birbirinin yerine geçtiği alanlar oldu. Çanakkale Savaşları ulusal bilincin doğduğu yer olarak benimsenerek Cumhuriyet’e
çıkan yolun başlangıcı kabul edilmişti onlarca yıl. Sonra birden uhrevi bir kimliğe büründü ve inanç vurgusu öne çıkmaya başladı. Hatta neredeyse dinsel bir mekân olarak algılanıp
gezilmeye başlandı savaş alanları. Öte yandan Troya, Anadolu tarihinin özel bir yeri olma özelliğini pekiştirirken zaman
zaman alevlenen ve tarihsel kimlik konusunu dışlama/sahiplenme bağlamında tartışmaya açan bir kavram haline geldi.
Bunlar yetmezmiş gibi, tarihle doğanın buluştuğu Kaz Dağları’ndaki maden faaliyetleri nedeniyle çevrecilik bilincinin keskinleştiği bir yöre olarak da hafızalarda yer tutmaya başladı
Çanakkale.
Bütün bunlar bir kent, bir yöre için taşınması kolay olmayan olgular. Dahası, Anadolu yarımadasının bir boğazla Rumeli’ye bağlandığı bu coğrafyanın şaşırtıcı derinliğini de perdeliyor imajların, algıların çarpışması. Zira, Anadolu’daki Türk
varlığının köklerine de bu yörede ulaşabiliyoruz, antik dönemden süregelen hayatın zenginliğine de; hiçbir yerde görülemeyecek denli etnik kültürel farklılığı ve birikimi de hissedebiliyoruz, insanı cezbeden bir su yolunun kıyılara bıraktığı hayatların çeşitliliğini de.
Çanakkale hem Anadolu’nun son noktası hem bir adalar
bölgesi. Karasal yaşam biçimiyle ada kültürü bir arada varlığını sürdürüyor. Tarihin, şimdiki zamanları tutsak aldığı ender
yörelerden biriyken, bugünü ve geleceği birçok şehirden farklı olarak özgürce kurgulamaya çalışan, bunun için çabalayan
insanların da kenti. Bunun yanı sıra, yeni zamanların yağmacı
ve talancılarının dikkatini çeken, ormanlarını, sularını kaybetmekte olan; bir yandan da güneyi tüketen turizmcilerin arsızlıkla gözlerini diktiği bir bölge.
Bu kitap, bütün bunları anlamaya çalışma kılavuzu… Öte
yandan, kişisel bir boyutu da var: Doğup büyüdüğüm ama sonra uzağına düştüğüm bu coğrafyayı, insanlarını yeni baştan tanıdım sanki. Her yazı kendime yolculuk gibiydi biraz da ve o yol beni yeniden Çanakkale’ye çıkardı.
Çanakkale’yi bütün yönleri ve boyutlarıyla, onu oluşturan
yönetsel birimleri tümüyle ele almamız elbette mümkün değildi; zaten öyle bir amacımız da olmadı. Yazamadığımız, büyütecimizi doğrultamadığımız çok yer ve konu var; biz yalnızca
bir kitabın izin verdiği hacimde işaret etmek istedik bu coğrafyaya. Başka bir deyişle, Çanakkale kentini merkez aldık, oraya
yoğunlaştık, yöreyi daha iyi anlamamızı sağlayacak birkaç yazıyla da çevreye uzandık. Yazarlar, kendi yaşadıklarını, tanıklıklarını, üzerine düşündüklerini, inceledikleri konuları özgürce yazdılar; bu nedenle üslûp ve bakış açısı farklılıklarının doğal karşılanmasını diliyoruz.
Kitabın perspektifini oluşturmada Naci Hasanefendi’nin büyük katkısı oldu, yol gösterdi; bu nedenle kendisine özel bir teşekkür borcum var. Tanıl Bora, Çanakkale için böyle bir çalışmanın eksikliğini ve gerekliliğini hepimizden çok önce fark etmiş bir editör olarak uzun süren yazma sürecini hoşgörüyle
karşılayıp destekledi, sağ olsun.
Tartışmaların, çekişmelerin, sahiplenme hırsının tozu dumanı içinde yitirilmekte olan ama mutlaka korunması gereken ve
özgün bir yaşam biçiminin dikkate değer örneği olan Çanakkale ile çevresini anlamaya küçük bir katkıda bulunabilirsek ne
mutlu bize.

Homeros’un izinden Troya ve Troas bölgesi:
İmparatorlar, seyyahlar, tüccarlar ve arkeologlar
RÜSTEM ASLAN

Antik dönemde Troas olarak bilinen Çanakkale bölgesini ele
alan en eski yazılı kaynak Homeros metinleridir. Bugünkü kentin henüz kurulmadığı dönemlerdeki araştırmalar, 18. yüzyıl
sonrasında şehri de yakından ilgilendirmeye başlamış, kentin
kültürel anlamda kaderini belirleyen ve değiştiren araştırmacılar, yörenin belleğinde derin izler bırakmışlardır.
Homeros’un İlyada’sı Kaz Dağları’ndan Marmara Denizi kıyısına kadar uzanan coğrafyayı eşsiz bir şekilde anlatmakta.
Homeros’un, dağları, nehirleri, çiçekleri ve hayvanlarıyla oldukça ayrıntılı olarak anlattığı bu coğrafyayı ziyaret edip etmediği konusunda araştırmacılar hemfikir olmasalar da, ayrıntılı bilgiler, ozanın buraları avucunun içi gibi bildiğini ortaya koyuyor.
Homeros’tan sonra bölgeyle ilgili yazan Herodot’tur. Kitabında Troas bölgesi, Troya mitolojisi ve savaşını arka planıyla anlatır. Söyleyebiliriz ki antik Troya ya da ikinci ismi ile İlion kenti, hem tarihsel hem de mitolojik anlamda bölgenin en önemli
merkezi konumundadır. Kentin Antik Çağ’da Troya Savaşı’yla
ne zaman özdeşleştirildiği bilinemiyor, ama en azından M.Ö.
5. yüzyıla kadar bu görüşün aktarılageldiğinden, Pers Kralı
Kserkses’in M.Ö. 480’de batıya yaptığı seferi keserek bu kente yaptığı geziden ve kutsal kabul edilen bu yerde bin tane inek
kurban ettiğinden haberdarız.
Bu ziyaret bize Troya’nın konumuyla ilgili çok önemli bir konuya işaret etmekte: Burası Avrupa ve Asya arasındaki en kolay
geçiş noktasında bulunmakta ve bu nedenle de hem Batı’ya hem
de Doğu’ya aitmiş gibi kabul edilebilmektedir. Kserkses’in gösterdiği özenden, Troyalıları Asyalı, yani Doğulu olarak kabul ettiği çıkarılabilir. Persler yıllar sonra Makedonyalı Büyük İskender tarafından yenilgiye uğratılır. Romalı ünlü tarihçi Arrian,
Büyük İskender’in M.Ö. 334’te bu kutsal topraklara gerçekleştirdiği duygusal geziyi (sentimental journey) ayrıntılarıyla anlatır. Büyük İskender, Gelibolu Yarımadası’ndaki Protesilaos’un
mezarında kurbanlar kestirdikten sonra, bu kez Çanakkale Boğazı’nı batıdan doğuya geçerek Troya Ovası’na gelir. İlion’a çıktıktan sonra Athena tapınağında kurbanlar kestirip, kahramanlar için içki adakları sunar. Daha sonra kendi silahlarını ana tanrıça tapınağına asar ve tapınakta Troya Savaşı’ndan beri korunmakta olan silahlardan bazılarını alır. Bu silahlara duyduğu saygı öylesine büyüktür ki, Doğu seferinde onları hep yanında taşır. Büyük İskender, Troya’yı yeniden görkemli bir kent yapma sözünü yerine getiremeden ölür. Ancak M.Ö. 300’lerde başka pek çok zengin kişi kentin kalkınıp geliştirilmesi için önemli
miktarda para yardımı yaparlar. Bunun sonucu olarak da kentte
büyük çapta inşa çalışmaları gerçekleştirilir. İlion’da, ön yüzünde Akha ve Troyalılar arasındaki savaşı anlatan sahnelerin olduğu yeni bir Athena tapınağı yapılır. Kentin kuzeyinde ise yaklaşık 8.000 kişilik büyük bir tiyatro inşa edilir. Athena tapınağında Troyalı kahramanlara kurbanlar adanmakta, kentin merkezi
olan agorada Troya Savaşı’nı temsil eden ikili mücadeleler yapılmakta, tiyatroda ise Troya üzerine oyunlar oynanmaktadır. Bu
dönemde Troya açıkça Batı’ya yönelmiştir.
Roma imparatorları Troya’da
Julius Caesar da Troya’yı, kutsal toprakları görmeye gelenler
arasındadır. Troya’yı atalarının kenti olarak kabul ettiği için


Künye
Suyun ve Rüzgârın Şehri
Çanakkale
İbrahim Dizman (Derleyen)
İletişim Yayınları
1. baskı – Ağustos 2020
342 sayfa


Kitapta yer alan bölümler

Sunuş İbrahim Dizman
Homeros’un izinden Troya ve Troas bölgesi: İmparatorlar, seyyahlar, tüccarlar ve arkeologlar Rüstem Aslan
Bir Çanakkalelinin zihnindeki Çanakkale Savaşı imajları İsmail Şen
Bisikletimin yönü geçmişe doğru Ahmet Zeren
Troas’ın son sakinleri Fecri Polat
Kimim ben? İbrahim Dizman
Çanakkale Tahtacı Türkmenleri Ali Uyanık
Çanakkale Yahudileri Sami Kumru
Homeros’un “dalgalı İmvros”u Yorgos Zarbuzanis
Ben Ofrinionluyum; ben Erenköylü Aggelos Frantziz, Kasım Akın
Türkiye’nin batısı Çanakkale’nin doğusunda hayat Sadettin Onay
Çanakkale’nin kederli ama renkli muhacirleri Pomaklar ve pesnaları Duygu Başkan
Çanakkale müziği: Klarnetsiz ve davulsuz asla Alaattin Canbay
Çanakkale’de yerleşim ve mimari özellikler İsmail Erten
Bir Kuzey Ege adasının bağcılık, şarapçılık serüveni Bülent Akgezer
Yörüklerin obası Yenice Sema Öztürk
Şair harfiyle bir kazı yazı: Emek kasabası, ekmek kapısı Çan Nurduran Duman
Çanakkale’de yerel siyaset ve toplumsal dönüşüm İpek Sakarya
Rüzgârın ve tarihin kentinde olmak Ülgür Gökhan
Yerelde örgütlenen bir sivil toplum hareketi: Çanakkale Bienali Seyhan Boztepe
Kaz Dağları’nın çığlığı İrfan Mutluay
Yeni zamanların Troya atları: Termik santraller İbrahim Dizman

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here