Tarih, bizlere yalnızca vatansever vatandaşlar, geleceğin askerleri, iradeden yoksun toplum bireyleri olalım diye kaşık kaşık yedirilmişti

yarının_tarihi… bizler, özellikle Avrupa’da yaşayanlar, tarihi nasıl öğrendik? Açıkça söylemem gerekir ki, bunu ben çoktan unutmuştum. Ama yakınlarda bir taşınma sırasında, Avusturya’da gitmiş olduğum liseden kalma tarih kitabım elime geçti; bu arada, eski okul kitaplarımızı bir yana fırlatıp atmakla haksızlık ettiğimizi de belirtmeliyim, çünkü zamanımızın tasarımlarının ve bakış açılarının ne büyük bir hızla değiştiğini bize yıllar sonra en açık seçik gösterebilecek kaynaklar bu kitaplardır. Evet, o eski kitabın yeniden elime geçmesiyle, kuşağımızı yönlendirmiş olan tarihin nasıl bir tarih olduğunu görebilme fırsatı da doğmuştu. Okumaya başladığımda, gerçekten dehşete düştüm.

Tanrım, demek iyi niyetli, deneyimsiz insanlar olan biz gençlere dünya tarihi böyle tanıtılmıştı! Böylesi- ne gerçekdışı, yanlış ve böylesine yönlendirme amaçlı! O zamanlar birer çocuk olarak sezemeyeceğimiz şeyi hemen anlamıştım. Bu kitaptaki tarih, düzmece olarak hazırlanmış, boyanmış, çarpıtılmıştı ve bütün bunlar, çok belli bir amaç doğrultusunda yapılmıştı. Kitap Avusturya’da basılmış ve Avusturya okulları için öngörülmüş olduğundan, bütün dünyanın son hedefi de, Avusturya’nın büyüklüğü ve onun imparatorluğuymuş gibi tanıtılmıştı. Ne var ki on iki saatlik bir tren yolculuğu -ya da bugün iki uçuş saati- uzakta, Fransa ya da İtalya’da yaşayan yaşıtlarımıza da tarih aynı ulusal doğrultuda sunulmuştu Tanrı ya da tarihin ruhu, yalnız ve yalnız İtalya için, Fransa için, anavatan içindi. Bizler daha dünyaya doğru dürüst bakmayı öğrenmeden önce, gözümüze -her ülkede ayrı renklerde olmak üzere- gözlükler takılıyordu; dünyayı daha en baştan özgür ve insanca bir bakış açısından değil, fakat yalnızca ulusal yararların bakış açısından görelim diye. Demek ki bugün Almanya’da millî eğitim denen şey, yani ruhun ve görüşlerin tekdüze kılınması, daha o zamandan başlamıştı; ancak en yüksek düzeyde nesnellik taşıdığı takdirde bir anlamı olabilecek tarih, bizlere yalnızca vatansever vatandaşlar, geleceğin askerleri, iradeden yoksun toplum bireyleri olalım diye kaşık kaşık yedirilmişti. Kendi devletimize ve onun kurumlarına boyun eğdiğimiz ölçüde, vatanımızın, vatanların en iyisi, bu vatanın askerlerinin dünyanın en iyi askerleri, komutanlarının da dünyanın en iyi komutanları olduğu yolunda kesin bir inançla, bütün öteki uluslara ve ırklara tepeden, aynı zamanda da kuşkuyla bakmalıydık. Ulusumuzun tarih boyunca hep haklı olduğuna, yaptıklarıyla ettikleriyle bundan sonra da hep haklı olacağına inanmalıydık: Right or wrong, my country.(Bir vatanseverlik ibaresi. “Doğru ya da yanlış, benim vatanım.”)

Okul kitaplarımızdan edindiğimiz ilk yanlış yönlendirme, buydu; o eski kitabı ilk sayfasından son sayfasına kadar -elbet artık bir zamanlar ki çocuğun o inançlı, saf bakışlarından farklı bakışlarla- yeniden okuduğumda, ikinci yanlış yönlendirmenin bilincine de hemen vardım. Bu kitapla bize telkin edilmek istenen neydi? Kitabın düzenleniş biçimine göre, en önemli olaylarda sayfa kenarlarına tarihler basılmıştı; tıpkı bir yolda aşılan mesafeyi gösteren kilometre taşları gibi ve bizler bu sayılan ezbere öğrenmek zorundaydık.

Peki hangileriydi bu özellikle vurgulanmış olaylar? Kitabı karıştırdığımda, bunların onda dokuzunu çarpışmaların ve savaşların oluşturduğunu saptadım. Salamis Deniz Çarpışması, MÖ kaç yılındaydı? Cannae Çarpışması’nın tarihi neydi? Birinci ve ikinci Pön Savaşları ne kadar sürmüştü? Bu böylece yüzyıllar boyunca, bir savaştan ötekine uzanıyor, ta Trafalgar, Waterloo ve Sedan a kadar geliyordu – Dünya Savaşı’na ilişkin verileri ise yalnızca yazılanlardan okumakla yetinmeyip biraz daha somut yaşamamıza olanak sağlanmıştı.

Ama bu üç bin yıl içerisinde insanoğlunu mağara adamlığından kültürün taşıyıcısı konumuna yükselten başka şeylerin de olduğu konusunda pek az şey yazılıydı bu eski kitapta; bunun gibi, sessiz ve gösterişten uzak çabalarla ülkelerinde barışı korumayı, ilerlemeleri desteklemeyi bilmiş imparatorlardan ve krallardan, büyük devlet adamlarından ve bilge devlet başkanlarından da pek söz edilmiyordu. Yalnızca Hannibal, Scipio, Attila, Napoleon’du önemli olan, yalnızca savaşmış olanlar bize kahraman diye tanıtılmıştı. Böylece daha başlangıçta, her söyleneni almaya hazır beyinlerimiz, dünyamızda en önemli şeyin savaş, bir insanın, bir ulusun en önemli ediminin de zafer olduğu düşüncesiyle sürekli yıkanmıştı. Hem bizim kuşağımıza, hem de korkarım bütün Avrupa ülkelerinde bugünün kuşağına dünyamızda yalnızca başarının önem taşıdığı, vatanın yararına olduğu takdirde, savaş dahil her türlü kaba güç uygulamasının yalnızca caiz değil, aynı zamanda istenmeye değer olduğu düşüncesi genç yaşlarda benimsetilmeye çalışıldı. Bunun sonuçlarını şimdi gördük. Bu düşünceler, günümüzde dünyayı yıkmakta olan öfkeye, nefrete ve huzursuzluğa kaynaklık etti.

Dünya Savaşı, başkaca yıkımların yanı sıra, biz iyi niyetli genç insanlara takılmış olan gözlükleri de kırdı; okuna okuna yıpranmış tarih kitabını bu kez başka gözlerle yeniden elime aldığımda, gerçekten dehşete düştüğümü bir kez daha yinelemek zorundayım. Tarih, yalnızca savaşların tarihi diye anlatıldığında, nedir ortaya çıkan? Olağanüstü karamsar ve olağanüstü cesaret kırıcı bir görünüm. Çünkü savaşlardan ve zaferlerden oluşma bu tarihin sonuç olarak gösterdiği nedir? Mutlak bir anlamsızlık, sıkıcı bir yineleme, o kadar. Ordular orduları, generaller generalleri, uluslar ulusları yenmekte, kaleler ele geçirilmekte ya da geçirilememekte, ülkeler fetihlerle büyümekte, sonra yine küçülmektedir. Daha yüksek bir anlam çerçevesinde ele alındığında, bir kitapta son elli yılın bütün futbol maçlarının tarihinin anlatılmak istenmesi, birinci defa Tom’un Jack’i, bir başka defa ise Jack’in Tom’u nasıl yendiğinin sayılıp dökülmesi ne kadar can sıkıcıysa, insanlığın bütün savaşlarından oluşma böyle bir takvim de bana göre o ölçüde sıkıcıdır. Sanki dört bin yıldan bu yana yalnızca halklar ve uluslar birbirlerini soymuşlar, boyunduruk altına almışlar, birbirleriyle savaşmışlardır ve insanlık aslında hiç ilerlemeyip hâlâ o eski kanlı bataklıkta çırpınmaktadır. Ya da insanlığın ilerlemesinin göstergesini, Kserkses’ten Ludendorff’un savaşlarına kadar uzanan bir yelpaze içerisinde, artık savaş baltasıyla, göğüs göğüse dövüşülmesi yerine, makineli tüfekle sıralar halinde askerlerin öldürülebilmesinde mi aramalıyız? Artık kuşatılan bir kalenin burçlarından aşağı kızgın yağ dökülmesi yerine, çok iyi tasarlanmış bir alev makinesiyle kitlelerin kavruluvermesi; aslında hep o eski içgüdülerimizle hareket etmemiz, fakat daha iyi aygıtlar kullanmamız; artık küçük yamyam sürülerinin değil, fakat milyonluk orduların birbirleriyle kapışmaları; barbarların kulağa kötü gelen savaş çığlıklarının yerini, radyolardan ve gramofonlardan gelen propagandanın almış olması; ilerlemeyi, bunlarda mı arayacağız? İtiraf etmeliyim ki, gençlik dönemime ait bu eski okul kitabını okuduğumda, içinde genç insanlar bakımından yüceltici ve onları daha insancı kılıcı hiçbir şey bulamadım; buna karşılık sürekli olarak eski barbarlığımıza dönüşümüzün
acı verici kanıtını buldum. Sonunda öfkemi dizginleyemedim ve kitabı bir köşeye fırlatıp attım; çünkü kuşağımızın bu tasvirlerle savaş için eğitildiğini anlamıştım. Bu kitap, çağımızı zehirleyen bütün tehlikeli ve kötü içgüdülere ilişkin bir öğretici kitaptı.

Ne var ki bizler böyle eğitildik, Avrupa’nın bütün devletlerinde tarihi böyle öğrendik. Ve bugün bunun sonuçlarını görmekteyiz. Zaferin bir insanın, bir ulusun ulaşabileceği en büyük başarı olduğu, bu başarıya hangi araçlarla erişildiğinin önem taşımadığı sürekli olarak kulaklarımıza haykırıldı, yüreklerimize kazındı. Ayrıca on bin, yüz bin ya da bir milyon insan olsun, bu zafer için ödenecek bedel de önemli değildi. Bu insanlığa ve ahlaka aykırı anlayışın, dünya savaşının korkunç deneyimlerinden sonra bir cinayet olduğunun anlaşılması beklenirdi; oysa günümüzde aynı anlayışın Avrupa’nın çoğu ülkelerinde gençlere ve yetişkinlere eşi görülmemiş bir yoğunlukla ve abartıyla aşılandığına tanık olmaktayız. Kahramanca bir hayat görüşü talep eden, barışseverliğin yufka yüreklilik olduğunu, insan için vatanı uğruna ölmekten daha önemli bir şey düşünülemeyeceğini aşılayan diktatörlerin bağrışmaları bu ülkeye kadar geliyor. Bu diktatörler, halklarına yararlı olan her şeye izin vermeyi hukuk sayıp her suçu bağışlanır gösterecek ideolojiler yaratıyorlar. Bütün Avrupa’da tanıklık ettiğimiz bir olguya, yalanın, propagandanın kalıpları içerisinde sistematik biçimde tanrılaştırılmasına, tarihin üç bin yıllık akışı boyunca hiç rastlanmadı. Savaşları yaşamın en yüce değeri diye yüceltmeye ise ne Spartalılar ne de barbar kavimler cesaret edebildiler. Tarihte ulusal doğrultuda olmak üzere gerçekleştirilen sahtecilik, bugün kanımızı damarlarımızda donduruyor ve hiçbir şeyden haberi olmayan genç insanlara uygulanan bu eğitimin gelecekteki bir başka kuşağı, son kuşağın içine düştüğünden çok daha korkunç bir kan banyosuna itebileceği korkusu tüylerimizi ürpertiyor.

Stefan Zweig
Çeviren: Ahmet Cemal
Yarının Tarihi, Can Yayınları
46-51 sayfa arası

Bu kitabı mutlaka okumanızı öneriyoruz.
insanokur.org

Yorum yapın

Daha fazla Denemeler, farkettiren yazılar
İnsanlık, sadece tarihin akışını değiştirebilme değil, tarihi sona erdirebilme kapasitesine de sahip

BÎR İSPANYOL KÖYLÜSÜ 1000 YILINDA uyuyakalıp, beş yüz yıl sonra Kolomb’un mürettebatının Nina, Pinta ve Santa Maria gemilerine binerken çıkardığı...

Kapat