Tereza Batista – Savaş Yorgunu – Jorge Amado

Brezilya sözlü kültürünü çağdaş romanın anlatım olanaklarıyla buluşturan Tereza Batista modernist romanın en etkileyici örneklerinden biri.

Henüz 12 yaşında cinsel istismara uğrayan Tereza Batista, önce kendini savunmak zorunda kaldığı bir kavganın sonucunda hapse girer, ardından genelevde çalışmaya başlar. Genelevden ayrıldıktan sonra talihsizliklerden yakasını kurtaramayan Tereza, her şeye rağmen hayattan zevk almaya ve etrafındaki insanlarda hayranlık duyguları uyandırmaya başlar. Zorluklar karşısında yılmak yerine özgün bir yaşama kültürüyle var olan ve zamanla şairlerden ressamlara, denizcilerden dansçılara hemen herkese ilham veren bir aşk tanrıçasına dönüşen Tereza Batista, çağdaş edebiyatın en büyüleyici kadın kahramanlarından biri.

“Amado folk-roman türünün en iyi örneklerini vermiştir.”
Jean-Paul Sartre

“Amado’nun sıradan insanı evrenin merkezine nasıl ustalıkla yerleştirdiğini gösteren en başarılı romanlarından biri Tereza Batista’dır.”
Eduardo de Assıs Duarte


KİTAPTAN OKUMA PARÇASI

Gene oraya gideceğimi duyanlar, bana Tereza Batista’nın başına gelenleri araştırmamı, bir şeyler öğrenmemi söylediler. İnsanlar fazla
meraklı oluyorlar, öyle değil mi?
Ben de boş durmadım. Kasaba pazarlarında, rıhtım boylarında sordum, soruşturdum. Sonunda kimi gülünç, kimi tatsız bir yığın şey öğrendim. Anlatılan öykülerin kendine göre acı ve tatlı yanları var, artık siz nasıl bakarsanız. Ağızdan ağıza dolaşan söylentilerden, armonikayla çalınan türkülerden, dans adımlarından, umutsuz yakarışlardan ve aşk mırıltılarından bölük pörçük toparladığım öyküleri bir
araya getirdim ve bakır saçlı kızın öyküsünü merak edenlere anlatmak için derledim. Öğrendiklerim fazla sayılmaz, buraların insanları pek konuşkan değildir. Ve en çok bilenler, en az konuşurlar. Buralılar, masalcılıktan diploma almaya meraklı değil.
Tereza Batista’nın serüvenlerinden bir bölüğü, Bahia ile Sergipe’nin
birleştiği Real Irmağı boylarında, ama epey içerlerde, uzak kasabalarda geçmiş; bir bölüğü de başkentte. Taşralıların hepsi ya melez, ya
kara derili yerli, ya da sarı tenli, yani hepsi de düşündüklerinden daha çabuk hareket eden kişiler. Bir başkentteki şarkıcılarla davulcu
melezler öyle değil. “Başkent” derken, Bahia ya da öteki adıyla Salvador’dan söz ettiğimi biliyorsunuz elbet. Kentin neden iki adı olduğunu bilen yok. Bahia adı ta Fransız sarayına, Almanya’nın donmuş
topraklarına ve elbet Afrika kıyılarına dek yayılmış.

Tereza’nın öyküsünü gerçeğe tıpatıp uygun anlatmadığım için beni bağışlayacağınızı umarım. Bunu yapamadığım için yapmadım. Tereza Batista ile ilgili bütün doğruları, yaşamının inişlerini çıkışlarını,
acı tatlı yanlarını bilen tek kişi var mıdır acaba? Sanmıyorum.


Salgın, kıtlık, savaş; aşk ve ölüm,
Sokaklar boyunca söylenecek bir türküdür.
– Tereza Batista öyküm
“Que ta coquille soit très dure pour permettre d’être
très tendre: la tendresse est comme l’eau: invicible.”
Kabuğun öyle sert olsun ki, için gerçekten yumuşak olabilsin;
Yumuşaklık suya benzer; görünmez.
– ANDRÉ BAY (“Aimez-vous les escargots?”)1
1 (Fr.) Salyangozları sever misiniz?


TEREZA BATISTA’NIN
ARACAJU BARI’NDA
ÇALIŞMAYA BAŞLAMASI
YA DA
TEREZA BATISTA’NIN
TEFECİYE HADDİNİ BİLDİRMESİ

Madem bu kadar tatlı sordun delikanlı; öyleyse anlatayım sana: İnsanın şansı bir kez ters dönmeyegörsün. Arkası çorap söküğü gibi gider. Bahtı kara olanı istediğiniz gibi dilinize dolayın, şanssızlığın insanın başına getirdikleri anlatmakla bitmez nasıl olsa. Oysa mutluluk
bir nazik çiçek gibidir arkadaş. Uzun ömürlü olmaz. Çiçeğe durduğu
zaman da ne fazla güneşe dayanır ne de gölge verir. Yağmuru, rüzgârı hiç kaldırmaz. Her gün bakım ister – hem de ince bakım, ne fazla
su vereceksin ne de çok kuru bırakacaksın. Mutluluk dediğin, har vurup harman savuracak kadar parası olanlara göre bir sera çiçeğidir.
Mutluluğu şampanyaya banarsın. Rom ise olsa olsa acını hafifletir biraz. Evet beyim, kötü talih arsız ota benzer. Toprağa bir kök daldır,
sonra kendi haline bırak. Her yanı sarıverir, göz açıp kapayana kadar
bir de bakarsın ki, ayrıkotu dolmuş dört yanın. Yoksulun bahçesinde
tek yeşillik bitmese de, ayrıkotu eksik olmaz. Güneş yoksulun derisini kavurmamışsa, içi dışı nasır bağlamamışsa, istediği kadar büyücüye, sihirbaza gitsin, ecinnilerden ona bir yarar gelmez. Bir şey daha diyeyim sana arkadaş, ne kadar güçlü, ne kadar yüce olduğumuzu
söyleyip övünmek değil bu. Ama bil ki, böylesine bir bahtsızlığın altında ezilmeden yaşamını sürdürebilenler, ancak acılarla pişmiş, katılaşmış ve onurunu yitirmemiş yoksul kişilerdir. Sözümü kesmeden
dinledin beni, ben de içimi döktüm. Şimdi söyle bakalım, Tereza Batista’nın çetin yaşamını neden öğrenmek istersin? Tereza’nın çok eskiden başından geçenleri değiştirebileceğini mi sanıyorsun?
Tereza çok sıkıntı çekti, bundan kuşkun olmasın. Benim diyen erkekler bile onca yükü omuzlayamazdı, oysa Tereza yılmadı, üstelik
bir günden bir güne ne yakındı ne de kendine acındırmak için uğraştı. Arada bir ona yardım eden olduysa, bu, Tereza’nın güçsüzlüğünü gördüğünden değil, dostluktan oldu. Tereza nereye gitse, üzüntüyü kovar, uzaklaştırırdı. Kötü talihe aldırmaz, bunun üzerinde durmazdı. Onun derdi mutluluğu yakalamaktı. Tereza demirden mi yapılmıştı da böylesine dayanıklıydı, yoksa yüreği zırhla mı kaplıydı diye düşünürsün belki. Teninin tatlı rengine bakarsan, belki demir değil de bakırdan dökülmüş sanırsın. Ama yüreği yağ gibi yumuşacıktı,
daha doğrusu bal gibi. Değirmenin sahibi olan doktor1
– ki Tereza’yı onun kadar iyi tanıyan olmamıştır Tereza’ya hep Şeker Tereza ya da
Balışığı Tereza derdi. Kızcağıza doktordan kala kala bu yakıştırmalar miras kaldı zaten.
Kötü talih, Tereza’nın yaşamında pek erken açmış bir çiçektir arkadaş. Onun Kapitano’nun2
evinde çektiklerine kaç erkek dayanabilirdi ki?
Hangi Kapitano diyeceksin şimdi. Kapitano Justo, daha doğrusu ölmüş Justiniano Duarte da Rosa. Hangi orduda Kapitano ha? Silahları kamçı, sustalı, Alman tabancası, yalan ve kötülük olan bir ordunun yüzbaşısıydı o. Yani zengin ordusunun, toprak ağası ordusunun.
Gerçi albay3
sayılacak kadar çok parası ve toprağı yoktu, ama sivil
olacak kadar da yoksul değildi. Albaylığa yükselecek kadar toprağı
olan, Guedes kardeşlerin en büyüğü, şeker fabrikasının sahibi Emiliano’ydu. Göz alabildiğine şekerkamışı tarlaları vardı. Ama Emiliano hukuk diplomasını aldıktan sonra, avukatlık yapmadığı halde “Doktor”dan başka sıfat kullanmadı. Zaman değişiyor arkadaş, ama buna aldanmamak gerek. Sıfatlar da değişiyor, –bakıyorsun albay kendisine “doktor” diyor, kırk yıllık kâhya “yönetici” oluveriyor,
plantasyona da “özel girişim” diyorlar– ne ki, değişen yalnızca sıfat, yoksa zengin yine eskisi gibi zengin, yoksul da, eskisi gibi olanca
bahtsızlığıyla yoksul.
Tartışma götürmeyecek bir şey varsa arkadaş – o da, Tereza Batista’nın, doğduğu günden başlayarak talihin yüzüne gülmemiş olduğudur. O zavallı yetimin çektiklerini, cehennemdeki günahkârlar bile çekmemiştir. Ana yok, baba yok – eskilerin dediği gibi Tanrı’nın ve
şeytanın karşısında yapayalnız bir yavrucak. Tanrı bile bakmadı kızcağızın yüzüne. Ama her türlü belayı tek başına savuşturmasını bildi, hem de bir gün of demeden. Yüzünden gülümsemeyi eksik etmeden.
Doğrusunu istersen, gülümseyişini gözümle görmedim, ama hep anlatırlar. Tereza Batista’nın çocukluğunu öğrenmek istersen, Leste Brasileira trenine atlayıp ta içerlere gideceksin. Yaşlılar belki Tereza’nın
oradaki günlerini anlatabilirler sana.
Tereza Batista’nın en zor öğrendiği şey ağlamak oldu. O, gülmek ve
eğlenmek için dünyaya gelmişti. Oysa kimse onun yüzünü güldürmeye çalışmıyordu, ancak Tereza Batista katır gibi inatçıydı. Pek yerinde bir benzetme olmadı bu, çünkü Tereza’nın inatçılığından başka katıra benzer yanı yoktu. Ne erkeksi tavırları vardı, ne ağzı bozuktu ne
de kavga delisiydi. Öyle diyen çıkarsa, ya dalga geçmiştir ya da Tereza’yı tanımıyor demektir. Ama iş sevda faslına gelince, Tereza dizginleri ele alırdı. Dedim ya, aşk için yaratılmıştı Tereza ve sevgi söz konusu oldu mu, boşuna zaman yitirmezdi. Peki öyleyse, ona neden Dövüşken Tereza adını taktılar? İyi dövüşürdü de ondan. Yiğitlik, onur ve
iyi yüreklilik dedin mi, onun gibisi bulunmaz. Kavgadan, şamatadan
nefret ederdi ve bela çıkarmak istemezdi. Ama belki de çocuklukta çektikleri yüzünden, bir erkeğin kadına el kaldırmasına da dayanamazdı.

Sergipe dei Rey bölgesinde, Aracaju rıhtımlarının yakınında Vatikan diye adlandırılan yapıdaki Şen Paris barında Tereza Batista’nın
merakla beklenen programı, dişinin tedavi edilmesi gerektiği için
bir süre ertelendi. Kuşkusuz bu durum, Flori Pachola diye tanınan Floriano Pereira’nın, yani bar sahibinin kazancına sekte vurdu. Ama doğrusu ya, Flori, bu olayı delikanlı gibi karşılamayı bildi, ağzını açıp da tek söz etmedi.
Samba’nın4 Akkor Gibi Parlak Yıldızı (reklam sloganları ve sıfatları bulmakta Pachola’nın üzerine yoktu) Tereza’nın işe başlaması merakla bekleniyordu, çünkü Tereza’nın adını bilmeyen yoktu.
Hele gezgin satıcılar, pazardaki esnaf, liman işçileri, balıkçılar ve
Kırmızı Fenerler Mahallesi’nde oturanlar için Tereza, sanki akrabaları kadar yakın bir bildikti. Flori’nin aklına Tereza Batista’yı sokan, Dr. Lulu Santos oldu. Yoksullar ona “doktor” adını takmışlardı, oysa Lulu Santos’un ne okumuşluğu vardı, ne doktorası. Ama
jüri karşısındaki savunmalarıyla, insanı yılan iğnesi gibi sokan konuşmalarıyla, akıllı buluşlarıyla, mahkemede olduğu kadar meyhanede de ağırlık koymasıyla bütün Sergipe’ye nam salmış bir dava
vekiliydi. Her gün öğleden sonra, Mısır Kahve ve İçki Salonu’nda
müşterilerini kabul eder, ağzından eksik etmediği purosunun dumanları arasında şakalaşarak, onunla bununla eğlenerek akşamı
ederdi. Küçükken çocuk felci geçirmiş, bacakları sakat kalmıştı.
Bu yüzden Lulu Santos koltuk değnekleriyle gezerdi, ama sakatlığı keyfini bozmazdı hiç. Tereza Batista’yla çok eskilere dayanan
bir dostluğu vardı. Bahia ve Sergipe sınırındaki şeker fabrikasının
sahibi ölmüş (hem de ne gıpta edilecek biçimde ölmüştü adamcağız), Dr. Emiliano Guedes, birkaç yıl önce Tereza Batista aleyhine
açılan bir dava için Lulu Santos’u çağırtmıştı. Gerçi o sıralarda Tereza Batista henüz ergen olmadığı için, cezai ehliyeti yoktu ve dava nasılsa düşecekti, ama bu olay, Tereza’yla çekirdekten yetişme
ve okulluları cebinden çıkaran dava vekili arasında güçlü bir dostluğun doğmasına yol açtı.
Bar tıklım tıkış doluydu. Canlı, hareketli ve renkli bir topluluk
vardı. Gece yarısı Caz Orkestrası, bütün becerisini ortaya koyarak
çalıyor, müşteriler birayı, romu, viskiyi su gibi içiyorlardı. Kentte dağıtılan el duyurularında belirtildiği üzere, “Aracaju’nun seçkin gençleri, Şen Paris’te makul fiyatlar üzerinden hesap ödeyerek eğlenebilirlerdi.” Aracaju’nun seçkin gençleri, memurlardan, yazmanlardan, öğrencilerden, belediye işçilerinden, gezici satıcılardan, şair José Saraiva’dan, genç ressam Jenner Augusto’dan, bir
avuç üniversite öğrencisinden, bir o kadar serseri ve pezevenkten
oluşuyordu. Bunların içinde gençliklerini elli altmış yıl geride bırakmış olanlar da vardı. İşinin ehli bir melez olan Flori Pachola,
samba kraliçesinin programını halka duyurmak için hiçbir özveriden kaçınmamış, Tereza’nın Şen Paris sahnesindeki ilk gecesini
unutulmaz bir olay haline getirmek için yapılabilecek her şeyi yapmıştı. Gerçekten de o gece, unutulmaz bir gece oldu.

Açılış gecesi Tereza Batista, çok kontrollü ve ölçülüydü. Kuşkusuz
biraz gergindi, ama salonun bir köşesindeki masada gözden uzak
biçimde otururken, bu sinirliliğini kimseye sezdirmemeyi beceriyordu. Lulu Santos’la ahbaplık ediyor, onun müşterilerle ilgili şakalarına gülüyor ve sırası gelip de giysilerini değiştirmek için odasına gideceği âna kadar zaman dolduruyordu. Tereza Batista, kente yeni gelmişti, pek tanıdığı yoktu. Oysa dava vekilinin de tanımadığı yoktu.
Salon oldukça loş olmasına ve köşe bucak bir masada oturmalarına karşın, Tereza’nın güzelliği kimsenin gözünden kaçmadı. Lulu, dans pistinin hemen yanındaki masada oturmuş kokteyl içen
iki solgun benizli genci gösterdi. Birinin solgunluğu hastalıktandı.
Sergipeli olan öteki delikanlının koyu mavi gözleri ve açık teniyse
ona bir yabancı havası veriyordu.
“Şair gözünü senden alamıyor Tereza.”
“Hangi şair? Şu delikanlı mı?”
Sağlıksız görünüşlü delikanlı ayağa kalktı ve kadehini Tereza’yla
dava vekiline doğru kaldırdı. İçtenliğini belirtmek için de bir elini yüreğinin üzerine bastırıyordu. Lulu Santos, delikanlının kadeh
kaldırışına, elini sallayarak karşılık verdi. Elbette purosu da her
zamanki gibi parmaklarının arasındaydı.
“José Saraiva bu. Dünyanın en yetenekli şairlerinden biri, gerçekten iyi bir şair. Ne yazık ki, önünde fazla zamanı yok.”
“Neden, nesi var?”
“Verem.”
“Peki neden bakmıyor kendisine?
“Kendine bakmak mı? Tam tersine, ölmek için ne gerekliyse
hepsini yapıyor – sabahlara kadar gezmek, içki, kadın, ne ararsan
var. Sergipeli en uçarı gece kuşu odur.”
“Senden de mi beter?”
“Ben onun yanında solda sıfır kalırım. Ben kırk yılın başı iki kadeh bira içerim, ama o öyle mi ya? İçkiye başladı mı, durmak bilmez. İntihar etmek istiyor sanırsın.”
“İnsanın ölmek istemesi kötü.”
Bir bardak bira içmek için müziğe birkaç dakika ara veren cazcılar, taze enerjiyle aletlerinin başına döndüler. Genç şair yerinden
kalktı, Tereza’yla Lulu’nun yanına geldi.
“Lulu kardeş, beni bu gecenin tanrıçasına tanıtsana.”
“Arkadaşım Tereza – şair José Saraiva.”
Şair, kızın elini öptü. Çakırkeyifti. Gözlerindeki hüzün, bürünmeye çalıştığı vurdumduymaz havanın yapaylığını ortaya vuruyordu.
“Bu ne güzellik israfıdır böyle? Şu gözlerde, üç kadına bol bol
yetecek kadar güzellik var. Melek yüzlüm, dans edelim mi?”
Piste doğru yürürlerken, şair Saraiva kendi masasında bir an
durdu. Romunun geri kalanını içti ve Tereza’yı arkadaşına tanıttı.
“Ressam efendi, işte sana Raphael ve Titian’a yaraşır eşsiz bir
model.”
Ressam Jenner Augusto, Tereza’nın yüzüne baktı ve ömrünün
sonuna kadar bu yüzü hiç aklından çıkaramadı. Tereza, nazik ama
mesafeli bir tavırla gülümsedi. Yüreğinde sevinç tükenmişti, yüreğine kilit vurulmuştu. İster utangaç, ister küstah olsun, hiçbir erkeğin bakışı onu ilgilendirmiyordu. Sonunda huzura kavuşmuştu
ve yeni yeni kendini toparlamaya başlıyordu.
Tereza’yla şair dans etmeye başladılar. Çok iyi dans bilen, kulağı son derece ritme uyan Tereza’yla dans etmesine karşın, genç
adamın yorgun yüzünde ter tanecikleri belirdi. Tereza’ya dans etmesini Dr. Guedes öğretmişti ve Tereza kendini müziğin ritmine kaptırdığı zaman dünyayı unutur, gözlerini kapatır, kusursuz
dans ederdi.

Notlar
1 Brezilya’da yüksekokul bitirmiş herkese doktor denir. Giderek yüksek sınıftan olan
herkese denmiştir.
2 Capitao: Kaptan karşılığı. Köylük yerlerin ileri gelenleri.
3 Brezilya’da büyük toprak sahiplerine albay denir. İmparatorluk döneminde milis
birliklerinin başına albay rütbesiyle büyük toprak ağaları getirilmişti. Söz o dönemden kalmadır.
4 Avrupa’ya gelmiş olan sambaya benzemeyen, zenci ritmiyle yapılan bir Afrika dansı.


Jorge Amado

1912’de Brezilya’nın Bahia eyaletine bağlı liman şehri Ilhéus’ta babasının işlettiği kakao plantasyonunda dünyaya geldi. Bahia eyaleti ve ortaokula gittiği Salvador şehrinin tropikal ortamı hemen her yapıtında bir arka plan öğesi olarak yer alır. İlk edebiyat eleştirileri 16 yaşında, ilk romanı O pals do carnaval (Karnaval Ülkesi, 1931) ise 19 yaşında yayımlandı. Rio de Janeiro’da hukuk öğrenimi gördüğü yıllarda sol siyasetle tanıştı ve giderek radikalleşti. Çocukluğunda tanıklık ettiği sahneleri anlattığı Cacao (Kakao, 1933) ve Suor (Alınteri, 1934) başlıklı romanlarında Brezilya işçi sınıfının mücadelelerini betimledi. 1935’te devrimci görüşleri nedeniyle tutuklandı; 1937’de Brezilya’dan sürüldü, kitapları yasaklandı. 1942’de Brezilya Komünist Partisi’nin karizmatik lideri Luis Carlos Prestes’in biyografisini kaleme aldı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Brezilya’da kurulan yeni rejimin kabinesinde komünistleri temsilen bulundu; 1948’de Komünist Parti’nin kapatılmasıyla görevi sona erdi. 1951’de Stalin Uluslararası Barış Ödülü’ne layık görüldü. Amado’nun siyasete olan ilgisi 1940’lardan itibaren azalırken erken dönem yapıtlarında baskın olan siyasal protestonun yerini olay örgüsü, karakter çizimi ve üslupta yetkinliğe önem veren bir romancı duyarlığı aldı. 1943 ve 1944’te peş peşe yayımladığı Sonsuz Topraklar ve Kızgın Topraklar yeni bir gerçeklik ve üslup arayışını yansıtan geçiş romanlarıdır. 1958’de yayımlanan Tarçın Kokulu Kız ise Amado’nun erken dönem yapıtlarından gerek içerik gerek konu gerek anlatım bakımından farklıdır. Tarçın Kokulu Kız’da Amado toplumsal adalet, siyasal gerçeklik, isyan vb. temaları doğrudan ele almak yerine toplumsal değişim süreci içindeki bireyin çelişkilerini kurmaca düzleminde somutlaştırır. Amado’nun kişileri bundan böyle karikatür olmaktan çıkıp karakter haline gelirler. Gecenin Çobanları (1964), Dona Flor e Seus Dois Maridos (Dona Flor ve İki Kocası, 1966), Mucizeler Dükkânı (1969), Tereza Batista: Savaş Yorgunu (1972), Tieta do Agreste (Tieta, Keçi Kız, 1977), Farda Fardão Camisola de Dormir (Kalem, Kılıç ve Gömlek, 1979), Tocaia Grande (Pusu, 1984), O Sumiço da Santa (Azizler Savaşı, 1988), A Descoberta da América pelos Turcos (Amerika’nın Türkler Tarafından Keşfi, 1994) gibi yapıtlarında Amado, Latin Amerika edebiyatına özgü büyülü gerçekçilik akımının olanakları ve kendine özgü bir dinî senkretizm ışığında Brezilya’daki hayatın zengin bir tasvirini sunar. Amado’nun romanları 55 ülkede 49 dile çevrildi, sinemaya ve televizyona uyarlandı. Kırk yıl süresince Brezilya Yazarlar Akademisi’nin onur üyesi olan Jorge Amado, İngiltere, Fransa, Portekiz, İsrail ve İtalya’daki çeşitli üniversiteler tarafından fahri doktorayla ödüllendirildi. 6 Ağustos 2001’de hayatını kaybetti.


KÜNYE
Tereza Batista – Savaş Yorgunu
Jorge Amado
İletişim Yayınları
Çeviri:
Müntekim Ökten (Çeviren), Seçkin Selvi (Çeviren)
1. baskı – Aralık 2019
524 sayfa

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here