Umut Mekânları – David Harvey

Karl Marx’ın Komünist Manifesto ve Kapital eserleri nerede geçer? Bu konu çoğunlukla Marx’ın analizinin Batı Avrupa mahreçli olduğu ya da daha ileri giderek Avrupa merkezci bir yaklaşımı bulunduğunu ileri süren tezlerde ve tartışmalarda ele alınır. Dünyanın diğer yerlerine dair söylenenler, daha doğrusu eserinin evrensel temaları ve genelleştirme kapasitesi ile yerel hareket noktaları, ayağını yere bastığı noktalar, kişisel tarihler, hep birbirine karıştırılır. Sosyal teori, kentsel gelişme ve coğrafya konularında uzman David Harvey Türkçede daha önce yayınlanan Postmodernliğin Durumu ve ekonomik eşitsizlik, sosyal adalet ve kentsel deneyimleri tartıştığı Sosyal Adalet ve Şehir kitaplarıyla tanınıyor. 2008?de yayınlanan Umut Mekânları kitabının ilk bölümünde yer alan “Manifesto’nun Coğrafyası” ve “Tüm Ülkelerin İşçileri Birleşin!” başlıklı iki makalede yukarıdaki konular üzerinde duruyor, Manifesto’nun küreselleşme ile ilgisini araştırıyor. 1970?lerden itibaren Kapital?in birinci cildi üzerine verdiği derslerden hareketle yazmış olduğu makalelerde bu iki önemli esere bir açıdan daha bakmamızı öneriyor. Üstelik hiç de anlamsız ve boşuna olmayacak böyle bir çaba ile her iki eserin mekân algısı bakımından da hiç de boş olmadıklarını kanıtlıyor.

Kent ve mekân meselesiyle bağlantılı olarak Harvey söz etmese de Marksist metinler düşünüldüğünde Engels?in İngiltere?de Emekçi Sınıfların Durumu isimli, kent sosyolojisinin ilk kitabı sayılan çalışmasını anmadan geçmemek lazım. Başka örnekler de bulmak mümkün, örneğin yine Engels 1895?de Fransa?da Sınıf Savaşımları?na yazdığı önsözde Paris Komünü sonrasında Paris?te ve diğer Avrupa başkentlerinde meydana gelen değişimlerden söz eder. Sadece ekonomik açıdan değil, siyasal açıdan da kent planları üzerinde durur; mekânsal düzenlemelerin sosyal demokrasinin hareket stratejisinde ortaya çıkartacağı değişikliklerden söz eder. 1848 devrimlerinden sonra kapitalizm hızla gelişmekte, kent planları yenilenmektedir; barikatlar kurulmasın diye caddeler genişletilmekte, bulvarlar açılmaktadır.

Harvey?in yapmaya çalıştığı ya da altını çizdiği şey, teorinin, siyasetin, insanın tarihselliğine bir de coğrafya, mekân boyutu eklemek. Derlemenin diğer bölümlerinde küreselleşme ve siyaset, mekân ve beden gibi siyaset teorisine dair önemli meseleler üzerine düşünceler yer alıyor. Teoriyi ve siyaseti mekânla ilişkilendirmek aynı zamanda insanla ilişkilendirmek anlamı taşır. Kişisel yaşam deneyimleri ile toplumsal yaşamın ve bütün bunların içinde yer aldığı mekânın düzenlenişi, kullanım biçimleri, mekânın örgütlenişi ciddi siyasal uzanımlara sahiptir. Özel ve kamusal yaşamın örgütlendiği mekân hem somut yerel, coğrafi özellikler taşır, hem de simgesel anlamlar yüklüdür. Kapitalizmde bütün bunlar piyasa mekanizmalarının elinde insanları pasif izleyiciler, özgürlük sahibi olmayan tüketiciler ve araçlara dönüştürür, yabancılaştırır.

Kitapta ele alınan bir başka önemli nokta, eskiden olduğu gibi günümüzde de siyasetin nerede uygulanacağı, isyanın nerede gerçekleşeceği meselesi, daha da önemlisi ölçek sorunudur. ?Ölçek sorununu düşünmek, dikkatimizi yeniden muhalefetin formüle edilebileceği ?uygun? ölçek meselesine çevirmeli.? (s.108) Harvey dünya çapında çeşitli özelliklere sahip ve çeşitli coğrafi ölçeklerdeki siyasal faaliyetlerin nasıl birleştirilebileceği sorunu üzerinde duruyor ve bu sorunu ?eşitsiz coğrafi gelişme? kuramı ile çözmeye çalışıyor. Ona göre eşitsiz coğrafi gelişmeler kapitalist zincirlerinden kurtarılmalıdır. Küreselin pek büyük ve iletişimsiz, merkezsiz, bölgeselin bazı olumlu örneklere karşın tekinsiz, ulusalın kapalı ve gerçek dışı, kentselin gereğinden büyük, parçalanmış, kavranamaz olmasından ötürü ölçeğimiz yüzyıllardır giderek artan ölçüde küresel olandan bölgesel ve ulusala, oradan yerele, kasabaya ve kentsel köy olarak düşünülen mahalleye uzanıyor. Organik mahalle, kasaba, köy, cemaat bir sevgi, yakınlık ve özgürlük ilişkisi ve mekânı olarak idealleştiriliyor, gerçekliği dışında geçmişe özlemin, nostaljinin alanına sokuluyor. Baskıcı, kısıtlayıcı, tutucu, dışlayıcı yanları görmezden gelinerek günümüzün kentsel ütopya mekânı olarak seçiliyor çoğu kez. Örneğin televizyon dizilerinde, filmlerde kişisel ve insani ilişkilerin, dostlukların ve aşkların mekânı ya da siyasette muhafazakâr bir çerçeve olarak mahallenin bu denli öne çıkması, siyasette kentsel ve ulusal ölçeğin, burjuvazinin kentsel ütopyasının başarısızlığı yüzündendir. David Harvey?in bu çalışmada ortaya attığı, kimilerine dair çeşitli yaklaşımlar ve tercihler sunduğu sorunlar siyaset teorisi açısından olduğu gibi siyaset pratiği açısından da oldukça önemli sorunlardır. Bu nedenle makalelerin okunması bu konulara ilgi duyanlar açısından düşündürücü, nefes açıcı bir egzersiz olacaktır.

Kitabın üçüncü ve dördüncü bölümlerinde Harvey?in uzun süre yaşamış olduğu ABD?de Baltimore kentinde kişisel olarak gözlemlediği, deneyimlediği bir kentsel değişme pratiğine dair izlenimler ve dersler yer alıyor. Günümüzde dünyanın bütün kentlerinde kentsel dönüşüm, soylulaştırma projeleri kapitalizmin dönemsel gücüyle, yerel kültürel dokuyla, siyasal mücadelelerle bağlantılı olarak çeşitli hız ve yoğunlukta yaşanıyor. Bu aralar ilgimizi özellikle çeken İstanbul?da süregiden kentsel dönüşüm çalışmalarının 2010 Kültür Başkenti projesiyle bağlantılandırılarak parlatılması. Bu yüzden İstanbul?a dair düşüncelerimizi dünyanın diğer kentlerinde yaşananlarla kıyaslayarak, o deneyimleri ve mücadeleleri düşünerek olgunlaştırmaya ihtiyacımız var.

Kitabın ikinci bölümünden itibaren adil bir toplum, daha iyi bir yaşam peşinde koşan klasik ütopyaların mekân düzenlemeleri üzerinde duruluyor. Ütopyalar yalnızca siyaset teorisinin ya da edebiyatın konusu değil, daha da ötesine uzanan yanları var. İnsanların daha iyi bir toplum düzeni oluşturması doğrultusunda çeşitli düşünceler, uygulama modelleri ve daha ileri giderek denemeler içeriyorlar. Kitabı ilginç ve okunmaya değer kılan, Marksist kurama mekânı, uzamsallığı eklemlemeyi, tarihsel maddeciliğe coğrafyayı dahil etmeyi amaçlayan verimli bir perspektifi tartışmaya açması hiç kuşkusuz. Klasik anlamıyla düşünülürse ?bir yerde olmayan? anlamına gelen ütopyanın yersellik ile, mutlu olunan yer ile bağlantılandırılarak düşünülmesi önemli. Ama ütopyalar üzerinde düşünürken ütopyalarımızın güncel kaynakları ve sınırlarını da görmeye çalışıyoruz. Kapitalizm ve kapitalist toplumun yarattığı ilişkiler, içinde yaşadığımız koşullar hayallerimizin sınırlarını ne kadar belirliyor? Bir başka soru hayallerimizin sınırları ile yapabileceklerimizin sınırları hakkında olabilir. Çünkü eskilerin dediği gibi bazen ideal olanı fazla düşünmek, iyi olanı yapmamıza engel olabiliyor.

Margaret Thatcher?ın ?alternatif yok, alternatif yok, alternatif yok? diyerek yüzlerce kez vurguladığı zamanları hatırlıyor Harvey. Yoksulluğun ve gelir farklılıklarının bu denli arttığı bir dünyada buna karşı bir şeyler yapma ihtiyacı duyuyor. Kentlerde adalet, beraberlik ve dostluk eksikliği, insanların koşuşturma içinde, perişan, uykusuz ve yoksul yaşamları yeni ütopyalara gebe olduğumuzu gösteriyor. Bu nedenle kitabının sonunda bir sürprizi var, bir yeni ütopya. Merak ediyorum, sizinkinden farklı mı?
E. Zeynep Güler, 02/12/2008
http://haber.sol.org.tr/okumaodasi/6932.html

“Ütopyacı hareketler yüzlerce yıldır adil bir toplum ve daha iyi bir yaşam için mücadele veriyorlar. Harvey bu eserinde tarihsel ve coğrafi bir bakış açısıyla bu hareketlerin başarısızlıklarının altında yatan sebepleri ve ütopyaları ortaya çıkaran fikirlerin geçerliliğini sorguluyor ? başka bir ifadeyle, fikirlerin neden ütopik kaldığını, hayallerin neden gerçekleşmediğini. ABD’deki Baltimore şehrini model olarak aldığı mevcut kentsel ortamın çarpıcı bir betimlemesini sunarken, “alternatif yok” diyenlere karşı ütopyacı hayal gücüne başvurmanın kaçınılmazlığını vurguluyor. Uzamsal ve zamansal ütopyaların artılarını eksilerini değerlendirdikten sonra, “diyalektik ütopyacılık” adını verdiği yeni bir ütopyacı düşüncenin genel hatlarını çizen Harvey, daha eşitlikçi ve doğayla barışık yaşamayı mümkün kılacak tasarımlara dikkatimizi çekiyor. Kitabın sonunda ise yazarın kendi umut mekânına dair son derece aydınlatıcı, gayet şahsi bir ütopya bulacaksınız. David Harvey Türkçede Postmodernliğin Durumu ve Sosyal Adalet ve Şehir kitaplarıyla tanınmıştır. Araştırmalarının felsefi merkezinde, Marksist kurama mekânı, uzamsallığı eklemlemeyi, tarihsel maddeciliğe coğrafyayı dahil etmeyi amaçlayan verimli bir perspektif vardır. Bu kitapta da öyle. Her yönüyle tartışılmaya, incelenmeye değer bir kitap Umut Mekânları. ” Tanıtım Yazısı

İçindekiler
Teşekkür
Giriş
1 Bir Kuşağın Yarattığı Fark
Birinci Kısım
Eşitsiz Coğrafi Gelişmeler
2 Manifesto’nun Coğrafyası
3 “Tüm Ülkelerin İşçileri, Birleşin!”
4 “Günümüzde Küreselleşme”
5 Eşitsiz Coğrafi Gelişme ve Evrensel Haklar
İkinci Kısım
Küresel Uzamda Bedenler ve Siyasal Kişiler Üzerine
6 Birikim Stratejisi Olarak Beden
7 Beden Siyaseti ve Geçimlik Ücret Mücadelesi
Üçüncü Kısım
Ütopik Moment
8 Ütopya Mekânları
9 Diyalektik Ütopyacılık
Dördüncü Kısım
Alternatiflerin Çokluğuna Dair Sohbetler
10 Mimarlar, Arılar ve “Türsel Varlık” Üzerine
11 Doğaya Karşı Sorumluluk ve İnsan Doğası
12 Asi Mimar İşbaşında
EK
Edilia, ya da “Ne İstiyorsan Onu Yap”

Resim Listesi
Kaynakça
Dizin

OKUMA PARÇASI
Edilia, ya da “Ne İstiyorsan Onu Yap” bölümünden, s. 341-343

(?)
Soğuk terler dökerek uyandım. Rüya mı görmüştüm yoksa kâbus mu? Gözlerimi zorla açıp pencereden dışarı baktım. Hala 1998’de Baltimore’daydım. Ama bu duruma sevineyim mi, üzüleyim mi bilemedim.
Rüya gün boyunca etkisini sürdürdü. Zihnimde kalan genel tablo makul, sağduyulu ve bazı açılardan çok cezbediciydi. Fakat düşündükçe beni endişelendiren ve tedirginlik veren birçok unsur olduğunu fark ettim.
Hayatımızı yönetecek bankaların veya sigorta şirketlerinin olmadığı bir dünya hayal edin; çokuluslu şirketlerin, avukatların, borsa simsarlarının, geniş bürokrasilerin, şunun veya bunun profesörlerinin, askeri aygıtın, karmaşık hukuki yaptırım biçimlerinin olmadığı bir dünya.
Tüm işçilerin, onları bugün tutsak eden değersiz ve kan emici faaliyetlere itaat etmekten kurtulduklarını hayal edin. İşçilerin zincirlerinden koparılıp, ekoloji dostu teknolojiler sayesinde temel ihtiyaçları karşılamak için günde birkaç saatlik işten fazlasının gerekmediği bir dünyada, üretken görevler üstlendiklerini hayal edin.
Çağdaş yaşamın aşırı hızlı ritminin düştüğünü; aciliyeti olan yükümlülükler arasında zorla yakaladığımız saf haz anlarının artık mutluluk dolu saatlere dönüştüğünü hayal edin.
Her şeyden çok, saygılı bir eşitliğin, sadece yetenekler ve başarıların değil, yaşam koşulları ve olanaklarının eşit olduğu bir dünya hayal edin ? kısacası öyle bir dünya ki, o çirkin alışkanlık, kendi geçiminin yükünü başkasının sırtına yükleme alışkanlığı hiç olmasın.
Parasal imtiyaz peşinde koşmanın artık hiç öneminin kalmadığı ve altının parıltısının çekiciliğini kaybettiği bir dünya hayal edin.
Bu hayal bir anlamda heyecan vericiydi. Fakat günlük hayatı ayakta tutan bildik dayanakların yok olması aynı zamanda ürkütücüydü.
Bir kapuçino içerek rahatladım. Bir yaz boyunca inip çıktıktan sonra borsa yeniden yukarıya fırlamıştı. Düşlediğim her şeyin çağdaş yaşam şekillerine bu denli rezilce ve tuhaf kaçacak ölçüde yabancı olması fikrine sığındım: düşüm herhangi bir olasılık alanının dışındaydı. Bu olasılıklar kümesi hakkında açılacak herhangi bir tartışma çok kötü yorumlanır, dedim kendi kendime ve ekledim: “haklı olarak”. Ne de olsa, hiç hoşlanmadığım, akıl almaz türden kıyamet senaryolarının güdümüyle üretilmiş, hiç diyalektik olmayan bir öyküydü bu.
Baltimore sokaklarında yürüyorum.
Zenginlere adanan koskoca anıtlar her taraftan eziyorlar beni. Devlet destekli mükellef bir sosyal güvenlik sistemi parasının büyük kısmıyla otellere, şirketlere, üst sınıf apartmanlara, futbol ve beyzbol stadyumlarına, toplantı merkezlerine, seçkin tıbbi kurumlara ve benzerlerine destek oluyor. Varlıklılar kendileri için ülkedeki en iyi özel okulları, üniversiteleri ve hastaneleri yaptırırken, dışlanmış nüfusun büyük çoğunluğu kamu sektörünün çürümüşlüğünde boğuluyor. Beriki zenginlere sübvansiyon yetiştirmekle öylesine meşgul ki, nüfusun büyük çoğunluğuna yönelik en düşük standartlı performansı bile gösteremiyor.
Banliyöler ekolojik olmayan bir yayılmayla büyürken, şehirdeki kırk bin boş ev dökülüp çürüyor. Sıcak yaz günlerinde şehrin üzerine kirli bir bulut iniyor. Sokaklarda kırk bin damardan uyuşturucu kullanıcısı dolanıyor; aşevleri kapasitelerinin son sınırında çalışıyor (cezaevleri de öyle); yoksullar için besin tedarik eden merkezlerde stoklar tükenmiş durumda; ölüm, açlık, hastalık ve “herkesin herkesle savaşı” gibi Malthusçu hayaletler, şehrin sokaklarını kefen gibi örtüyor.
Howard’ın bahsettiği o birlik, dostluk ve adalet düzeni nerede? Eğer benim rüyamın kâbusa benzer özellikleri var ise, bu gerçeklik tam karabasan değil mi?
More’un Ütopya’sının belirli bir geleceğin detaylı rehberi olmaktan çok; içinde yaşadığı dönemin saçmasapan israf ve akılsızlığını sorgulama, gidişatın daha iyi olabileceğini ve olması gerektiğini vurgulama amacını taşıdığını düşünmüşümdür hep.
Bellamy’nin kahramanının 1888’in Bostonu’na döndüğünde, şehri sandığından çok daha dehşetengiz bulduğunu, alternatiflerden bahsettiğinde ise nasıl alaya alınıp dışlandığını hatırladım. O günkü gerçeklik, onun kâbusu haline geliyor. Bizimki de katiyetle öyle değil mi?
Çoğumuzun inandığı üzere eğer dünyayı kendi arzu ve vizyonumuza göre şekillendirme gücümüz varsa, nasıl oldu da topluca burayı böylesine berbat bir yer haline getirdik? Toplumsal ve fiziksel dünyamızı şekillendirmek ve yeniden şekillendirmek, o da işlemezse bir daha şekillendirmek mümkün ve gerekli. Nereden başlanacağı ve neyin yapılacağı kilit sorular.
Bellamy’nin belirttiği gibi, Geriye Bakış, “büyük değişimlerin habercisi” olan bir anda yazılmıştı, tıpkı bugünkü gibi. Aynı zamanda,
Altın Çağın arkamızda değil, önümüzde olduğu ve çok da uzakta olmadığı inancıyla yazıldı. Eminim ki çocuklarımız o günleri görecekler; yetişkin erkek ve kadınlar olan bizler de görebiliriz, inancımız ve çabamızla bunu hak ediyorsak eğer.
Altın Çağ geldiği zaman, “korkuya, gerginliğe, endişeye, aşırı çalışmaya ve uykusuz gecelere veda” edebiliriz nihayet.

Suat Hayri Küçük, ?Beden bir direniş mekânıdır?, Birgün, 20 Mayıs 2008
Ütopyalar şey değil süreçtir ve mekânda işlerler. Ütopyaları zaman ve mekânda konumlandırmaktaki güçlük, bugüne dair imgelerimizin faillikleri ve süreçleri maskelemesindendir. Bu prizmada kırılan bakışın menzilinden kaçan ütopya fantezi alanına sığınır.
Bilgimizin sınırları bilgimizin nesnesinin de sınırlarıdır. Bilgimizin nesnesinin varlık koşulları mekânın olanaklarıyla belirlenir. Dolayısıyla mekân, tüm ütopyacı tahayyüllerin hakikat olma koşuludur. Ütopya, zamanın dışındalığı oranınca mekânsal bir varlık edinir ve bu yönüyle de ontolojiyi önceler. Bir nesne olarak mekânda kavramsal ağa dâhil etmeye direnen bir şey vardır ve bu yüzden de vazgeçilmezdir. Uzamsal tanzimin sonsuzluğu ile toplumsal dünyanın ütopyan sonsuzluğu arasında doğrudan bir ilişki vardır. Zorunlu ve imkânsızdır; ütopyanın mekâna akrabalığı buradadır. Bilinen tarih boyunca ve tarih öncesine uzanan mitolojilerde ütopyalar, adil toplum, ideal yaşam arzusu/düşü ve insanlık durumu için kişisel ve toplumsal mücadeleler vermişlerdir. Bu mücadeleler, içinde bulunulan zamanın ve mekânın egemen ruhunu, salt var oluşlarıyla bile ahlakını ve estetiğini sorgulamışlardır. Bir kopuş olarak da okunabilecek olan bu pratikler, mekânın örgütleniş biçimlerinin hayatiyetini yeterince sorgulamamışlardır. David Harvey Umut Mekânları?nda coğrafyayı ütopyanın kadrajına almış, geçmişin ütopyacı hareketlerinin başarısızlıklarını ve bu fikirlerin ütopik kalma nedenlerinin mekandaki izlerini sürüyor. Uzamsal ve zamansal ütopyaların görme bozuklularını mekânsızlıkla ilişkilendiren Harvey, uzun dönemli ve sürekli kılınacak tarihi-coğrafi devrim perspektifiyle, dönüştürücü siyasi pratikleri, diyalektik ve uzamzamansal bir ütopyacılığın tezahürleri olarak gördüğü ve ?diyalektik ütopyacılık? diye kavramsallaştırdığı görme biçimiyle başka bir ütopyacılık için mekânı düşünün merkezine alıyor.
Marksist ütopyaya mekânı, uzamsallığı eklemleyerek dünyevileştiriyor ve şimdi?nin bir parçası kılıyor. Sınıf mücadelesinin uzamı, yaşamın üretildiği ve deneyimlendiği her yerdir. Küresel kapitalizmin kendine uzamsal çözümler üretmekteki yetkinliği ve kendi suretinden türetilmiş coğrafyalar inşa etme telaşı karşısında Deleuze ve Guattari?nin Anti-Oedipus?ta sözünü ettikleri ütopyan düşüncenin uzantısı olarak, kendi uzamsallığını zaman ufkunun çökmesine karşı, piyasanın nüfuz edemeyeceği mekânları yer edinmek gerekiyor. Bu anlamda Harvey soruyor ?Anti-kapitalist mücadele nerede gerçekleşecek?? Elbette ki her yerde. Uzamsal ölçek üretimi ve coğrafi fark üretimi açısından şimdiye kadarki tesis edilmiş kategoriler kullanılamaz hale gelmiştir. Bu noktada beden, tüm diğer gaye ve anlamları belirlemenin indirgenemez mahali olmuştur. Bu bütünün parçalanmasına izin vermemek gerekir. Burjuva kültürün ve küresel sermayenin bitmeyen bir proje olarak gördüğü bedene olan ilgisi, bizler için her türden sorgulamanın ontolojik ve epistemolojik temelini gözden geçirmenin önemi ve değeri bilinmelidir. Bu noktada Harvey uyarıyor ?Beden, onun üzerinde kesişen çoklu sosyo-ekolojik süreçler yüzünden bir iç çelişki taşır.?
İndirgenemez direniş mekânı ve faili olarak beden, siyasal alanın diline de mekân olur. Toplumsal kurgu olarak beden, tıpkı benlik, şahsiyet ve kişilik gibi etkin siyasetin hedefi, emeğin değerinin zaman ve para cinsinden hesaplandığı kültür, söylem ve temsil mekânlarıdır. Oscar Wilde ?ütopyanın dâhil olmadığı bir dünya haritası göz atmaya bile değmez? ifadesinden hareketle, inşa ederken onlar tarafından inşa edildiğimiz mekânlar, dil ile benzeşir. Ütopyalar şey değil süreçtir ve mekânda işlerler. Ütopyaları zaman ve mekânda konumlandırmaktaki güçlük, bugüne dair imgelerimizin faillikleri ve süreçleri maskelemesindendir. Bu prizmada kırılan bakışın menzilinden kaçan ütopya fantezi alanına sığınır.
Marx?ın Rikardo sonrası minör bir politikacı, modası geçmiş ?yapısalcı? ya da ?modernist? olarak kategorize edildiği bir ideolojik/kültürel ortamda Marx ve Kapital üzerine dersler veren Harvey?in derslerini takip etmek bile öğrencileri için siyasal bir eylem olarak görülmüştür. Duaya dönüşen kanaatler ortamında kültür analizleri ekonomi politiğin yerini almıştır. Marx konuşmanın solun yaşlılık hastalığı olarak görüldüğü bu örgütlenmiş cehalet ortamında Harvey, uzam-yer-mekan gibi kavram, olgu ve boyutları Marksizm?e dahil ederek burjuva anti-entelektüelizmi bir adımda geride bırakmıştır. Katıksız öfke ve şiddetli umut, estetize edilemez acı Harvey?in mekân tasavvurunda kendini sağaltıyor. Bir bütün olarak yağmalanan ve yağmacısını köleleştiren bir tüketim maddesine indirgenen kent yeniden mekân, yer ve uzam olarak yaşama iade edilmesi gerekiyor. İmgenin ekonomi-politiğine dönüşen ve her yeri barkodlanan kente Marksist ütopyayı dâhil ederek, bir yaşam alanına dönüştürebiliriz. Bu aynı zamanda varoluşun ABC?sini yeniden ele geçirme süreci olarak deneyimlenecektir.
İnsan dediğimizde belli bir zaman ve belli bir mekana ait bir kişiden bahsediyoruzdur. Herhangi bir insanın var olduğu mekân ve zamana dair fikirlerimizin tamamen aynısının onlarda da olduğunu varsayarız. Aşkın değerlerin mutlak varlığı yanılsamasının sürekli yeniden üretimini garanti eden temsiliyet söylemlerinin yapıbozumu, tüm pratikleri, bu pratiklerin üretimini ve bu pratikler sarmalı içinde üretilen özneleri varoluş krizine sokuyor Bu özne kendisinden önce üretilmiş değer-anlam çokluğunca konumlandırılmıştır. Özne ve farklılık bu mekan içinde birlikte belirir ve geçmişe eklenir. Aşkınlık yanılsaması üreten burjuva toplumsallığı içrek bir hakikat gibi algılanır. Kendine tutunduğunu, kendine tırmandığını sanan kişi, bütün yaşam enerjisini sisteme aktarmış olur. Temsil edilemeyen kutsallık dünyevileşir. Çözülen aşkınlık örtüsünün, temsiliyet sisteminin altında kapitalist burjuva uygarlığın ve modernliğin içinde açığa çıkan arınmış bir arzu beden/mekân ütopyasına meyletmektedir.
Özellikle modern uygarlık bedenin haysiyetine hürmette zorlanmıştır; bu zorlanma mekânların tasarım ve planlamalarında okunabilir. Kişisel iç yaşamla, toplumsal hayatla mekânların düzenlenişi ve kullanım biçimleri, sosyal ve kişisel tarihle mekânların örgütlenmesi arasındaki ilişki en yüksek politik değeri içinde barındırır: Lanetlenmiş duygusal yoksunluk imgeleri, mekânların sakatlayan saldırganlığı. Pasif seyircilere indirgenen bedenleri dirençten yoksun bırakma arzusu egemen mekân tasavvurunda dokunma korkusu, ahlakı ve somut mimarisi ile açığa çıkar. Çünkü burjuva düzen temassızlık demektir. Sur, ev, sokak, meydan ile mekânın geometrisi bedeni disipline ediyor, ruhu terbiye ediyor, düzenliyor ve hesaplanır, öngörülür bir geleceği garanti ediyor. Mekânda çizgisel tahayyüle dayalı görsel dil ve burjuva ?özgürlük? mekânı bedeni pasifleştiriyor. Zaman ve mekân birbirinden türetilmeksizin birbirine aittirler. Algı ve geometri artık günümüz mekânlarını okumada yetersizdir. Yer, yaşamın koşuludur.
Ütopya açısından mekânların üretimi bağlamında asi yaratıcı mimarlar dünyanın farklı temsilleri ile söylemsel yapılarını birbiriyle ilişkilendirerek uzamı biçimlendirirken ve bir yer olarak toplumsal işlerlik kazandırıp, insani ve estetik/sembolik ve s/imgesel anlamlar türetirler. Bireyin ve toplulukların arzu ve özlemlerine sanatsal bir biçim katarlar. Bu türsel varlığımızla ilgili bir hakikattir. Türsel varlığımızla yüzleşip, neye yabancılaşmış olduğumuzu bilince çıkararak özgürleşmenin ne anlama geldiğini tam olarak tasavvur edemeyiz. Böyle olunca da özgürleşme için hangi uyuklayan gücümüzün uyandırılması gerektiğini de göremeyiz. Asi mimar metaforunun yaratma istencini kemiren belirsizlik ve risk dolu bir dünyayla burun buruna geldiğinde kendi deneyimlerinin sonuçlarınca bozguna uğrama tehdidini püskürtmek zorundadır.
Burada Foucault?nun kelimelerine ve şeylerine bırakalım dilimizi: ?Ütopyalar teselli kaynağıdır: Gerçek bir mekanları olmasa da, hiç değilse fantastik olarak açılabilecekleri huzurlu bir bölge vardır; her ne kadar oraya giden yol gelip geçici, bir hayal de olsa. Heterotopyalar ise rahatsızlık verir, büyük olasılıkla dilin altını gizlice oydukları için. Ütopyalar dilin tam da suyuna giderler, heterotopyalar sözü kurutur, sözcükleri yol ortasında durdurur, gramerin olabilirliğini kaynağında sorgular; mitlerimizi dağıtıp cümlelerimizin şiirselliğini kısırlaştırır.?

Barış Yıldırım, ?Amerika?da bir İngiliz Marksist?, Virgül, Temmuz 2008
Marksist coğrafyacı ve toplumbilimci David Harvey acaba Amerikalıların pek çoğunun gözünde anlaşılması güç bir varlık, anakronik, karmaşık bir dil kullanan bir akademisyen midir, diye sormadan edemiyorum.
Londra?nın dışında bir kasabada büyüyen, babası limanlarda çalışan Harvey, burslu olarak Cambridge?e girip doktorasını tamamlamış. Harvey, asıl alanı olan coğrafya disiplininde çok atıf alan eserler yazdıktan sonra (örneğin Sosyal Adalet ve Şehir), The Limits to Capital?ında (Sermayenin Sınırları, 1983) Marx?ın dışarıda bıraktığı ?uzam? unsurunu teoriye katarak ?tarihi/coğrafi? materyalizm kuramını geliştirmiş. Türk okuyucu ise Harvey?i Postmodernliğin Durumu adlı, şaşırtıcı biçimde bestseller haline gelen çalışmasından ve neoliberalizme karşı şiddetli eleştirilerinden tanıyor. ?Liberalizm? deyince akıllarına insan hakları ve ifade özgürlüğü gelen Amerikalıların büyük kısmı, Harvey?in neden neoliberalizme öfke içinde olduğunu anlamıyor olabilir. Ama Harvey bıkmadan usanmadan, kırk yıla yakın süredir Marx?ın Kapital?inin birinci cildi üzerine seminer düzenliyor; diğer taraftan da, uzun süredir yaşadığı ve incelediği Baltimore kentinde öğrenci hareketine ve yerel mücadelelere destek veriyor.
Geçtiğimiz aylarda yazarın Umut Mekânları adlı kitabı yayımlandı. Kitap, toplumbilimden mimariye uzanan geniş kapsamıyla ciddi bir olgunluk dönemi eseri: Harvey kitapta, uzun soluklu Marksizm okumalarıyla aktivist pratiğinin tecrübelerini birleştirmiş diyebiliriz. Kitabı, neoliberal saldırılarla birlikte işçi sınıfının yeniden XIX. yüzyılın barbar kapitalizmiyle karşı karşıya olduğunu ve bu nedenle Marx?ın her zamankinden daha güncel olduğunu söyleyerek açıyor. Ancak Manifesto?ya önemli bir itirazı, işçileri üretim süreçlerinde bir araya getiren kapitalizmin aynı zamanda onları durmadan uzamsal ve kültürel ayrılıklar temelinde böldüğü gerçeğini yeterince vurgulamaması. Günümüz dünyasında dünya işçileri arasındaki farklar, ortak bir emek hareketi yaratmayı son derece zorlaştırıyor:
[İ]şçi sınıfı hareketi, burjuvanın uzam üretme, uzam üzerinde hâkimiyet kurma, yeni bir üretim ve toplumsal ilişkiler coğrafyası yaratma gücüne karşılık vermeyi öğrenemezse, güçlü yerine zayıf konumda oynamaya devam etmek zorunda kalacaktır. (s. 68)
Yazar, tırnak içinde kullandığı ?küreselleşme? yerine ?eşitsiz coğrafi gelişme? ifadesini de bu yüzden öneriyor. (s. 91) Raymond Williams?ın ?militan tekelcilik? kavramındaki gibi, farklı gelişme düzeyindeki yerel mücadeleleri genel mücadeleye eklemlemekten, evrensel bir antikapitalist harekette birleştirmekten dem vuruyor Harvey. Ona göre, bu evrenselci kaygı, Marksizmin tarihsel anlamda güçlü yanlarından biri.
İzleyen kısımda Harvey, bu sefer tamamen mikro düzeye geçerek beden siyasetini ele alıyor:
İnsan bedeni, içinde ve etrafında sosyo-ekolojik güçlerin değer tahsis etme ve temsiliyet için çarpıştığı bir savaş alanıdır. (s. 147)
Her ne kadar Harvey burada Marksizmde eksik olan beden politikasını Foucault ve benzerlerinden feyz alarak tamamlama niyetiyle yola çıksa da, bölüm diğerlerine göre daha cılız, ve asıl olarak, Marx?ın Kapital?inde de bir beden teorisi bulunduğunu kanıtlama çabası ekseninde kalıyor.
Kitabın asıl ilginç bölümleri, son iki kısım. Bir söyleşide dediğine göre Harvey, İngiltere?de 1968 başlarında, aslen İşçi Partisine meyilli bir akademisyenken, tamamen kitap yazmakla meşgul olduğu için Avrupa 68?iyle pek yakından ilgilenememiş. İlginçtir, ABD?ye gelip Baltimore?a yerleştiğinde, yerel öğrenci hareketi ve Martin L. King?in öldürülmesi bağlamında politize olmuş. İşte üçüncü kısımda da, çok iyi bildiği Baltimore kenti özelinde bize bu muhalefet dalgasının nasıl geri döndüğünü anlatıyor. Hegel idealizmiyle Reagan/Thatcher neoliberalizmi arasında ilginç bir bağlantı kuran yazar (?ilerleme kaçınılmazdır ve alternatifi yoktur? fikriyatı, s. 217), ütopik ?serbest piyasa?yı inşa etme ideolojisinin Baltimore?da nasıl sanayiyi çökerttiğini ve kent merkezini yoksullaştırdığını anlatıyor. Buna paralel, burjuva mimari ütopyacılığıyla da, orta sınıflar banliyölerde ideal kentler kurarken, kent merkezi köhneleşmeye terk ediliyor. Özetle ?ütopya? karşı ütopyaya dönüyor: Johns Hopkins gibi dünyanın en iyi tıp kurumlarının yanı başında yoksul evsizler yatıyor. Serbest piyasa ütopyasını ?yapıbozumu?na uğrattığını söylediği Marx?a koşut, Harvey de, bu eşitsiz coğrafi gelişme sürecinin derinleşmesini gösteriyor.
Kitabın en sıra dışı, belki de en başta okunması gereken yanı da, izleyen ek: ?Edilia? ütopyası. Fantezi ülkeler tasarlamanın daha çok Le Guin gibi edebiyatçılarca üstlenildiği günümüzde, Harvey oldukça ilginç bir ütopik dünyanın toplumsal ve coğrafi örgütlenmesini çiziyor: Rönesans dönemi ütopyacıları gibi, bir rüya içinde anlattığı bu ülkeyi kendi deyişiyle ?diyalektik ütopyacılık?la kurguluyor ama. Ekten önce, ?asi mimarlar? olarak hepimiz bu ütopyanın tasarımına davet ediliyoruz ve bu uzun vadeli tarihi/coğrafi devrim perspektifinde (s. 309) kapitalistlerden eksik kalmayacak şekilde risk almaya çağrılıyoruz:
[Kapitalizmin] tarihi coğrafya[sı] sayısız spekülatif eylemle, risk almaya ve bu riskler yüzünden bozguna uğramaya hazır olmakla yaratıldı zira. Emekçiler (…) olarak bizler, çok haklı sebeplerden ötürü ?zihinsel cesarete sahip değiliz?; ama kapitalistlerin cesareti neredeyse hiç eksik olmadı.
Çünkü son kertede kapitalist sistemi ileri iten şey kapitalistlerin ?hayvani enerjileri?, ?spekülatif tutku?larıydı.
Harvey de spekülatif enerjisini, 2020?de gelen bir dünya devriminin ardından kurulan, ailenin yerini kolektivizme bıraktığı, piyasanın ve devletin ortadan kalktığı, çevreyle barışık, enerjide kendine yeterli, kadınların özellikle cinsel anlamda baskın hale geldiği ve bence en güzeli de ?hayatın hızlanmak yerine yavaşladığı? gezegen çapında bir ütopya yazmaya hasretmiş. Bu son derece gerçekleştirilebilir fantezi dünyası, Marx?ın hiçbir zaman açma fırsatı bulamadığı komünist toplum ideali için ilginç bir öneri. Ütopyayı okurken, bunun aslında kitabın en başına konması gerektiğini düşündüm; Amerikalıların ve elbette akademisyen olmayan çoğu insanın, komünizmin günümüzdeki güncelliğini anlaması için en iyi yöntem, teorik elkitapları yerine gerçekçi ama yaratıcı kurgular olabilir…

David Harvey, Umut Mekânları, Çev.Zeynep Gambetti, Metis Yayınları, 2008.

David Harvey’in Hayatı
Harvey, 1935, İngiltere doğumlu. 1961’de Cambridge Üniversitesi?nde coğrafya alanında doktorasını tamamladı. Bristol Üniversitesi?ndeki çalışmalarının ardından 1969’da ABD, Baltimore’daki Johns Hopkins Üniversitesi’ne geçti. Çeşitli üniversitelerde dersler ve konferanslar verdiği akademik çalışmaları içinde sayısız makaleye ve çok ses getiren, birçok dile çevrilen kitaplara imza attı. 2001’de City University of New York’ta çalışmaya başladı. Harvey’in çalışmalarının en önemli özelliği, Marksist kurama uzamsallık fikrini dahil etmesi, eklemlemesi olmuştur. Harvey’in Türkçeye çevrilen ilk kitabı Postmodernliğin Durumu (1989; Metis, 1997). Diğer yapıtlarından başlıcaları şunlar: Sosyal Adalet ve Şehir (1973; Metis, 2003), The Limits to Capital (Sermayeye Sınırlar, 1982), The Urban Experience (Kentsel Deneyim, 1989), Yeni Emperyalizm (2003; Everest, 2004), A Brief History of Neoliberalism (Neoliberalizmin Kısa Tarihi, 2005) ve Umut Mekânları (2002; Metis, 2008)

Yorum yapın

Daha fazla Politika
Şeyleşme / Geç Kapitalizmde Endişe – Timothy Bewes

Timothy Bewes'in 'Şeyleşme / Geç Kapitalizmde Endişe' adlı yapıtı, kapitalizm ve kapitalizmle birlikte ortaya çıkan şeyleşme terimi hakkında güzel bir...

Kapat