Uygarlaşma ve Şiddet – Nejdet Evren

“İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri” ni araştıran düşünür, filozof Erich Fromm’un üzerinde yaklaşık altı yıl gibi uzunca bir süre çalışıp, araştırmalar yaptığı ve kendi psikanaliz gözlemleriyle tespit ettiği değerlendirmelerle birlikte kaleme aldığı iş bu yapıtı ile genel kabul gören neredeyse hiçbir şekilde düşünülüp tartışılmadan üstün-körü olarak, yetersiz bilgiye dayalı ve çoğunlukla kulaktan doğma mevcut paradigmaları hem psikolojik ve hem de sosyal-tarihsel-ekonomik yönlerden ciddi anlamda sarsmış ve kendini arayan insanın savaşların, yıkımların ve katliamların her geçen gün arttığı mavi-gezegende güncel bir tartışmaya ışık tutmayı sürdürmektedir.

Yalın, bilimsel ve anlaşılır bir tarzda ifade ettiği düşünceler, varmış olduğu sonuçlar/değerlendirmeler karakter çözümlemelerinin basit bir süreç olmadığını göstermektedir. Ayrıca, tüm toplumsal-alt üst oluşlar açısından bunların ne denli etkili olabileceklerini de gözler önüne sermekte ve anlaşılır kılmaktadır.

İnsan gerçekte yapıcı mıdır, yoksa hem yapıcı hem de yıkıcı mıdır? Ya da insanın sevgisi, özverisi toplumsal dokudan kopuk gelişebilir mi? Avcı-toplayıcı toplumlardan günümüze dek arkeolojik, paleontolojik ve antropolojik araştırmalar ışığında izi sürülen sevgi ve şiddet, yapıcılık, yaratıcılık ve yıkıcılık ile savunma ve saldırı, öz-severlik, ölü-severlik, dirim-severlik, narsist, mazoşist ve sadist karakterlerin biyolojik, genetik, psikolojik ve sosyal-ekonomik-tarihsel olarak bireyde nasıl belirginleştiği/ortaya çıktığı/yapısal özellik kazandığı, nelerle beslenip hangi ortamlarda ne gibi sonuçlar yarattıkları düşünürün bu çalışması ile anlaşılır bir netlikte ortaya konulmakta ve tartışmaya açılmaktadır.

Temelde inorganik maddenin bir şekilde organik maddeye evirilmesi süreci ile başlayan organik yaşam en ilkel formatlarda kendini var etme ve direnç gösterme şeklindeki eylemselliği peşinen varsayılan bir içgüdü olgusuna yorumlanmıştır. Bu yorum biçimi ne kadar doğrudur? Ayrıca bu yorum psikanalizin nirengi noktalarından birini oluşturmaktadır. Tek hücreli canlıdan çok hücreli canlıya geçişte meydana gelen bölünme varsayıldığı gibi bir direnç ve karşı direncin sentezi olarak doğmamıştır; tam tersine, tek hücrelinin bölünerek çoğalması onun varlığını evrimsel olarak sürdürme zorunluluğunun ve biyolojik ekonomisinin bir sonucunda meydana gelmiştir. Bu oluşumun güdüsel bir temeli yoktur. Ancak bu yapının tüm oluşumlar için geçerli determinist bir yaklaşımla tüm yapılara uyarlanması düşünülemez. Bilinçten yoksun ilkel formatın iç-güdüden yoksun ve fakat zorunlu eğilimi ile bilinçli organelin gelişmiş yapısı ile gösterdiği eğilimden farklı olduğu, bir kefeye konulamayacakları açıktır. Bu açıklık sayesindedir ki, bilinçsiz organel ile bilinçli organel arasındaki eğilim farkı rahatlıkla görülebilmekte, anlaşılabilmektedir.

“İnsan bir tür müdür?” (1) Bu soruya “evet bir türdür” yanıtını vermek akla ilk gelen yanıttır. Derinlemesine düşünüldüğünde sorunun basit bir yanıtla geçiştirilemeyeceği anlaşılmaktadır. Biyo-genetik yapısı itibariyle evrim sürecinde insan bir tür olarak varlık kazanmıştır. Ancak insanı insan yapan olgu salt biyolojik yapısı değildir. Diğer türler gözlemlendiklerinde tür içindeki davranış kalıpları itibariyle çok ender durumlar dışında üyelerin bir diğerini yok etme eğilimi taşımadıkları görülmektedir. Ancak insan türünde bu yaklaşımı görmek mümkün değildir. Böyle olunca bu yönü ile insanı bir tür olarak kabul etmek zorlama ile mümkün hale gelebilmektedir. “Yıkıcı saldırganlığın” “savunmaya yönelik saldırganlıktan” farklılaşması ve bunun da insanlaşma ile yakından ilgisi olduğu kesindir. “Biyolojik olsun, ekonomik olsun hiçbir nedene dayanmaksızın kendi türünün üyelerini öldüren, işkence eden ve bunu yapmaktan haz duyan tek primat insandır.” (2)

Uzunca yıllar hayvan türleri üzerinde yapılan gözlemlerde genom özellikleri olarak insan türüne en yakın şempanzenler de bile ender “yıkıcı saldırganlığa” rastlandığı gözlemlenmiştir. Yiyecek kıtlığı, yere göre dağılım/mekan genişliği-darlığı, sayısal azlık-çokluk, vb diğer bir çok etkenler karşısında durumun insan lehine değişmediği bildirilmektedir. Çok ilginç bir betimlemeyle “…dölyatağı değil zihin yatağı güç haline geldi..”(3) ğinde erk-egemenin hüküm sürmeye başladığına dair yapılan tespit diğer türler ile insanlar arasındaki ve insanların geçmişten günümüze doğru seyrettiği evrimleşmesi, değişim, dönüşüm ve var oluş biçimleri ile ilgisini ve farkını ortaya koyan bir tespit olduğu kadar, “yıkıcı saldırganlığın” yine ilkel topluluklardan günümüze artarak evrildiğine dair bir tespiti barındırmaktadır. Antropolojik, arkeolojik, paleontolojik araştırmalar ve çağcıl ilkel topluluklar üzerinden yapılan araştırma ve gözlemler “yıkıcı saldırganlığın” genetik olmadığını göstermektedir. ” “Gerçekten, eğer insan türü, kendi doğal yaşam çevresinde yaşayan şempanzelerdeki “doğuştan” saldırganlıkla hemen hemen aynı düzeyde bir “doğuştan” saldırganlığa sahip olmuş olsaydı, oldukça barışçıl bir dünyada yaşardı” “(4)

İnsan uygarlık ile birlikte kendini de yaratmıştır. Ne hayvan insandır ne de insan hayvan değildir; bu durum var-olma açısından bir üstünlük taşımaz, buna rağmen insanla ilgili çok çeşit tanımlamalar yapılmıştır; üreten hayvan, alet yapan hayvan, düşünen hayvan, sosyal hayvan gibi bir çok tanımlar insan için yapılmıştır. “İnsan insanın kurdudur” –homo homini lupus- tanımı ise çok eskilere dayanmaktadır. (Thomas Hobbes). Monist/tekçi dünya görüşü aydınlanma çağı ile yerini düalist dünya örüşüne bırakırken her olgunun bir çelişkiler sentezi sonucunda ortaya çıktığı benimsenmiştir. Bu yaklaşım insanın bir tür olarak yek-diğerini tüketmesi çelişkisi ile var olabileceği sonucunu doğurmuş olmalıdır. Hobbes’un tanımı bu kadar dar bir tanımla dile getirilmiş bir tanım olmasa gerek. Vurgulanmak istenen olgu, insandaki yıkıcılığın diğer türlerde olmadığına dair bir duruma işaret etmektir. Doğa koşulları ile mücadele etmek insanı hem insanlaştırmış hem de uygar kılmıştır. Doğa koşullarının acımasızlığı ilkel aletler ile mücadele eden insanlardan günümüze kadar değişmemiş ise de; ilkel aletle yapılan mücadele ile gelişmiş teknoloji ile yapılan mücadele arasında devasa fark olduğu açık olup, söylemeye bile gerek bulunmamaktadır. İlkel toplulukların doğa ile mücadelelerinde daha katı ve şiddet yanlısı olmaları gerektiği düşüncesi akla yatkın görünse de tüm bilimsel araştırmalar, kazılarda elde edilen bulgular bunun böyle olmadığını göstermektedir. Doğaya karşı amansız var olma mücadelesindeki insan bir yandan çetin doğa koşulları ile mücadele ederken alet yapımına başlamış, kendini geliştirmiş bir yandan da üretimini paylaşmasını öğrenmiştir. Elias Canetti’nin belirlediği gibi belki de ilk yasa “paylaşım yasası” olmuştur. Doğa ile mücadelenin zorluğu sosyal insanın bir diğeri ile olan ilişkisinde yıkıcı karakter ile doğru oranda bir eğilim göstermemiştir. Tam tersine doğa ile olan mücadelede uygarlık düzeyi arttıkça insandaki yıkıcılığın arttığı gözlemlenmektedir. Uygarlaşma bu yönü ile gelişkin yapıyı üretme eğiliminde iken sosyal yapıda yıkıcılığın aynı oranda artmasının bir ifadesi olmaya aday görünmektedir. Bu durum simbiyotik bir çelişki gibi durmaktadır. Yaşamı olumlayan kuttörenlerinin mahiyetini bilmeden günümüz değerleri ile bu törenleri şiddet yanlısı olarak değerlendirmek hatalı bir değerlendirme olacaktır. İnsan, öküzü sabana koştuğunda belki de ilk büyük devrimini gerçekleştirmişti. O güne kadar metalurijiden madenciliğe, çanak çömlekten fizik ve matematiğe, taneli bitkiden hamur-işine kadar yarattığı yerleşik kültüre öküzün gücünü katarak ürün fazlasını elde etmeyi başarmıştır. Kafa-kol emeği, kır-kent ayrışımı ile avcı toplayıcı-yerleşik çiftçi toplumsal ayrışımlarla birlikte iş bölümü yaparak ürün fazlalığını tüketecek ayrı bir sınıfın oluşmasına doğru evrimleşirken toplumsal dinamikler ve güç dengeleri bunun tek-ellerde toplanmasını ve giderek bunu korumak adına şiddet kullanılmasını meşrulaştırmışlardır. “yıkıcı saldırganlığın” kökleri burada gizli olmalı. “Avcılar” aslı yapıtında E.R.Service İlkel avcılar ve yiyecek toplayıcılarla ilgili kapsamlı araştırmasında ilkel toplumlarda …” çoğunlukla şef sözcüğüne bağlanan anlamda hiçbir önder ya da başkan yoktur.” Tanımında bulunmaktadır. Buna göre filozofun yaptığı değerlendirme ise şöyledir; “İlkel insanların toplumsal ilişkileri, insanın bu tür egemenlik-boyun eğme psikolojisine kalıtımsal olarak hazırlanmadığını ortaya koymaktadır. Beş ya da altı bin yıldan beri egemen azınlığın çoğunluğu sömürdüğü tarihsel topluma ilişkin bir çözümleme, egemenlik-boyun eğme psikolojisinin, toplumsal düzene yol açan bir neden değil, toplumsal düzene bir uyarlanma olduğunu çok açık biçimde ortaya koyar. Bu seçkin azınlığın denetimine dayalı bir toplumsal düzeni hoş göstermeye çalışanlar için, toplumsal yapının, insanın doğuştan bir gereksinmesinin ürünü olduğuna, bu yüzden de doğal ve kaçınılmaz nitelik taşıdığına inanmak elbette çok yerindedir. İlkel insanların eşitlikçi toplumu bunun böyle olmadığını göstermektedir.” (5)

İkinci kitapta filozof, Kern ve Salomon Klinik yıkıcılığına, Josef Stalin’in Klinik bir cinsel olmayan sadistliğine, Heinrich Himmler’in klinik bir Dışkıl-biriktiriciliğine, Adolf Hitler’in klinik bir ölüseverliğine dair olumlu-olumsuz yönlerden ayrıntılı bir analiz yaptıktan sonra, Freud’un Saldırganlık ve yıkıcılık kuramı üzerindeki analizleri ve sonuç bölümü ile tamamlanmaktadır.

John Locke’un “tabula rasa/boş levha” sına karşılık şu belirlenimde bulunulmaktadır; “Bir birey doğduğunda kesinlikle yüzsüz, yani boş bir sayfa gibi değildir”. (6) El-ayak-dil ve tüm duyu organları ile beynin gerçekleştirmiş olduğu diyalektik gelişme sürecinde insan türü kişisel, tarihsel ve toplumsal bir belleğe sahip olmuştur. Bu durum bireyin doğar doğmaz iç-tepilerinde yapıcı ve yıkıcı edimleri barındırdığına işaret etmektedir. Böyle olunca, karakterinin olgunlaşacağı, dizgelerinin yerli yerine oturacağı tüm sosyal çevresinin kişilik yapılanmasında ne denli önemli olduğunu göstermektedir. İnsan ana rahminden itibaren sürekli bir iletişim içerisinde olan bir varlıktır. İletişimin varlığı kadar niteliği de kişilik yapılanmasında o denli önemlidir. Düşünür, filozofun sözleriyle; “İnsanlığın bugün içinde bulunduğu durum, demagoglara –hele de yıkıma tutkun demagoglara-, hatta yalnız beyinlerini kullanan taş yürekli önderlere kulak asmamıza elvermeyecek ölçüde ağırdır. Eleştirel ve kökenci düşünce, ancak insanın sahip olduğu en değerli nitelikte –yaşam sevgisiyle- bütünleştiği zaman meyvelerini verir.” (7)

Nejdet Evren
Aralık, 2014
Akarca

Kaynak Kitaplar;
A. İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri, (Birinci Kitap), Erich Fromm, Payel Yayınları,Üçüncü Baskı, Şubat 2011, Şükrü Alpagut çevirisi,336 sayfa,
B. İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri, (İkinci Kitap), Erich Fromm, Payel Yayınları,İkinci Basım Nisan 1995, Şükrü Alpagut çevirisi,320 sayfa,
(1) 1.Kitap S: 163
(2) 1.Kitap S: 23
(3) 1.Kitap S: 210
(4) 1.Kitap S: 138
(5) 1.Kitap S: 184
(6) 2.Kitap S: 133
(7) 2.Kitap S: 220

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Psikoloji, Sosyoloji, Yazarlarımızın son çalışmaları
Kürt Aydınlanma tarihinden portreler: Şêrko Bêkes

Modern Kürt şiirinin en önemli temsilcilerinden olan Şêrko Bêkes, 2 Mayıs 1940 yılında Güney Kürdistan'ın Süleymaniye kentinde doğdu. Henüz 8...

Kapat