UYUZ OLDUM/…M…/Nejdet Evren
Çok öncelerde değil çağdaş bir zaman diliminde insan yarattığı teknoloji sayesinde bir ışık günü uzağa dokunmayı, görmeyi ve duymayı başarmıştı. Samanyolu Galaksisi adını verdiği uzay/zamanında sıkışıp kalmanın sancısını yaşıyordu; Galaksi ötesinde olup biteni merak ediyor, etrafında fır döndüğü Güneş adını verdiği yıldızın beyaz cüceye dönüşmesi durumunda bir kaçış arayışını sürdürmekten gerdi durmuyordu. Bu gün aslında önceki gündü ve döngü halkalaşarak ileri doğru akıyordu. Uzay zamanında, evrenin ucu bucağı ölçümlenmemiş genişliğinde madde günsüz, aysız ve yılsız olarak vardı ve bunların hiçbirine gereksinim duymazdı. Güneşin ışınlarıyla hayat bulmuş ve etrafında döndükçe farklı mevsimleri, geceyi gündüzü ayırt etmiş olan insan bunu gözlemlemiş, değerlendirmiş ve sonuçlar çıkararak ölçülebilir birimler yaratmıştı. Güneş etrafındaki döngü günlere, haftalara, aylar ve yıllara bölünerek yaratılan bütünlüklü zaman dilimlerinden yararlanmak yine insanın kavrayışlarından sadece biriydi. Bu durumu mistik bir iteatizm/teslimiyet olarak görmek te mümkün. Önce makro dünyaların keşfine başlamış ve bunda bir hayli yol almıştı. Ne ki, mikro dünyaların keşfine çok sonraları başlayabilmiş ancak çok fazla mesafe kat edememişti. Mikro dünyalar da aslında makro dünyalardan taşınarak gezegene ulaşmış canlının hayat kaynağı olmuştu. Basınç, nem,ısı gibi bir çok etkenle tepkimeye girerek moleküler yapıya evrilen mikro dünyalar canlının biyo-kimyasal yapı-taşları olarak işlev görmüş ve adeta mucizevi canlı yapılara dönüşmüşlerdir. Ancak mikro dünyalar kendilerine özel ayırdıkları yeri hep korumuş ve bir kısmı canlı için yararlı sonuçlar doğururken bir kısmı da yıkıcı, yok edici özelliğini korumuştur. Tifüs, veba, sarıhumma, kolera, hiv, deli dana, sars ( covid-19 ) gibi şekillere bürünerek insan yaşamını alt-üst etmeyi başarmışlardır. İnsan makro dünyada bir ışık günü uzaklığa ulaştığı için ne kadar başarılı ise mikro dünyalara yenik düştüğü kadar da başarısız sayılmalıdır. Belki de en büyük açmaz mikro dünyanın makro dünya ile örtüşmeyecek kararsızlık içermesi sayılabilir. Kuantum fiziği ile bu çelişki kısmen aşılmış olsa da aradaki fark kapanmamış, bilinen evrenin bilinen maddenin ölçeksel değeri yüzde onları geçememiştir. Bilinmeyenin oransal büyüklüğü araştırma arzusunu körüklemeyi sürdürmektedir.
“Uyuz oldum” diye bir tabir vardır halk arasında dillendirilen; bunu yaşamadan gerçekte ne olduğunu anlamak zor olan bir söylem…Sarcoptes scabiei olarak tanımlanan uyuz paraziti asırlar öncesinden var olan ve halen de varlığını sürdüren bir mikro-organizma…Doğrusu bu mikro-organizmanın varlığını sürdürmek için gösterdiği çaba alkışlamayı hak eder cinsten bir çaba sayılmalıdır; zira bilinçli bir türün kendisine karşı açtığı yok-etme savaşımına karşı hala varlığını sürdürüyor olması bu alkışı hak-ettiğini göstermektedir.
Haber kaynaklarına ufak ufak düşmeye başlayan ölümcül bir salgından söz edilir olmuştu. Çin’in Guangdong Eyaletine bağlı Foshan Şehrinde görüldüğü bildiriliyordu. Uzak bir diyar ve nasıl olsa denetim altına alınması mümkün diye düşünülüyordu; lakin Foshan Şehrinin o zamanalar resmi rakamlarına göre 9 milyondan fazla insanı barındıran sanayii ve ticaret merkezlerinden biri olduğu göz ardı ediliyordu. Teknolojinin ilerlemesi insan yaşamını kolaylaştırdığı gibi mikro-organizmaların da daha hızlı yayılmalarını sağlıyordu. Ulaşım teknolojisinin geldiği aşama itibariyle yerinde duramayan insan için muhteşem olanak sağlamış ve insanlar oradan oraya gidip gelip, sürekli yer değiştirmeye başlamışlardı. Denetim altında olduğu söylenen ve daha sonra DSÖ tarafından SARS/Covid-2 olarak tanımlanan virüs bu ulaşım temposuna ayak uydurmakta geri kalmamış ve kısa bir sürede neredeyse tüm gezegene yayılmıştı. Değişik bölgelerden gelen iç-karartıcı haberler ve ardından önlem amaçlı sokağa çıkma yasakları neredeyse tüm dünyayı pandemi denilen karantina yasaları kapsamında ev-hapsine mahkum etmişti. Hijyen sağlayan maddelerin satışı rekorlar peşinde koşuyordu. Temel hak ve özgürlüklerin elde edilebilmeleri için on bin yıllık mücadele adeta çöpe gitmiş, idari tasarruflarla bu ev-hapsi herkesçe benimsenmişti. “Liberal Virüs” ün gezegenin neredeyse tümüne egemen olduğu bir zaman diliminde onlarca yıl aşındırdığı zeminlerin sorumluları ortalıkta görülmezlerken, kendi yarattıkları ve önüne geçemedikleri Covid-2 mikrobunu ortak düşman ilan etmiş ve ona karşı savaş açtıklarını açıklamışlardı. Virüsün yayılma hızı ve etkileri arttıkça gezegene panik havası egemen olmuş, panzehirini bulabilmek için bilim-insanları kolları sıvamışlardı. Çok uluslu ilaç şirketlerinin başı çekmesi zaten yaşanan bir gerçekti. “Liberal Virüs”ün egemen olduğu ekonomik-politik sistemlerde ülkenin gelişmişlik durumunu ifade eden GSMH/GSYİH/Ulusal Gelişmişlik Durumu/Gayri safi milli hasıla/Gayri Safi Yurt İçi Hasıla denilen ölçek üretim üzerinden değil de tüketim üzerinden yapılan bir endekse göre biçimlendirilmişti; ülke içindeki bir köyde pazara endeksli olmayan ne kadar üretim olursa olsun bu GSMH kapsamında değerlendirilmez va fakat ne kadar trafik kazası olur, bunun için ne kadar harcama yapılır, temiz su ne kadar sanayii artığı ile kirletilir ve bunun temizlenmesi için ne kadar para harcanır vs ne kadar tuvalat kağıdı kullanılırsa GSMH içinde değerlendirilerek kalkınma düzeyi buna göre belirlenir ölçeği kabul edilmekteydi. Kısacası ne ürettiğin değil ne tükettiğine göre kurulan bir ölçek; çarpık, zira üretmediğini nasıl tüketirsin? Bu ölçeklere göre pandemi sürecinde sağlık giderleri için ayrılan pay, tüketime harcanan değer artmış ve bu aynı zamanda ülkelerin kalkınma düzeyini de arttırmış oluyordu?!…Üretim artmamış olsa bile…Çok uluslu şirketler derhal kolları sıvamış pandemi sürecini kendi lehlerine çevirmenin yollarını aramakta gecikmemişlerdi…Teknoloji bir ışık günü kadar uzağa taşınacak kadar ilerlemiş olduğu bu zaman diliminde bu covid-2 denilen mikro organizmaya karşı birşeyler yapmalı, güven tazelemeliydi; aşı serumu çalışmalarına başlandığı haberlerde işitiliyor olmuştu. BioNTech, Sinovac aşılarının geliştirildiği söyleniyordu. Tıp dünyasında bir aşının test edilmesi süresi, kobaydan insana geçilme süreci oldukça uzun zamanları gerektiren süreçler olmasına rağmen covid-2 virüsü karşısında bilim dünyası zamana sıkıştırılmış, adeta çaresiz kalmıştı…Aşıların uygulanabilirlik süreçleri empas ediler doğrudan insan bedeni üzerinde uygulamaya konulması gerekmekteydi. Fareler kobay olmaktan belki uygarlaşma tarihinde ilke kez bu süreçten azade oluyorlardı ve onlar bunun farkında bile değillerdi…Hiç bir kişinin bu sürece itiraz edecek ne bir gücü ne de bir karşı donanımı bulunmamaktaydı; aşılar insanlar üzerinde test edilmeye başlandı…Yan etkileri ileride gözetlenecek ve buna dair yaşanılacak olumsuzluklar olursa ona dair yeni çözümler geliştirilecekti…”Liberal Virüs” kana bir kez karıştıktan sonra onu kandan arındırmak için belki de binlerce yıl geçmesi gerektiğini insan hala bilmiyor gibiydi. “Liberal Virüs” kana karışmış, kendini yenilemiş ve daha çok saldırgan olmuştu…Uygulanan aşılar ve alınan tedbirler sonucunda virüsün denetim altına alındığı bildirilerek normal hayata dönülmesi uygun görülmüştü; kara kış geride kalmış olmasına karşın artık hiçbir şey eskisi gibi olamayacağını göstermekteydi…
Yarım yüz yılı aşkın hayatında bir çok hastalık duymuş, bir kısmını geçirmişti ve fakat uyuz denilen hastalığı sadece “uyuz oldum” şeklindeki bir söz ile biliyordu. Demek ki en azından yarım yüz yıldır uyuz denilen güncel bir hastalık kol gezmiyormuş…Bir sabah alnında nokta şeklinde bir kabarıklık ve kaşıntı olduğunu fark etmişti. Kaşıntılı bir şişkinlik olarak izlemeye başlamıştı. Sonra boynunda, omuzlarında ve daha sonra kollar ve bacaklarında benzer kaşıntı ve şişkinlikleri fark etmişti. Günlerce izlemiş ve geçmediklerini görünce doktora gitmesi gerektiğine karar vermişti. Öyle de yapmıştı. Yaklaşık on yıl önce aile hakimliği denilen bir sağlık sistemi uygulanmaktaydı. ( Neden bireysel hekimlik değil de aile hekimliği hiç tartışılmamış, sanki aile olmadan tek başına yaşayanın hekimi olmazmış gibi anlam yüklenmiş bir sağlık sistemi…Bu arada artık yazmasa ve uygulanmasa da bir zamanlar lokantalar, çay bahçelerinde “aileye mahsustur” gibi ayrılmış alanlar olurdu; sanki bu alanlar güvenli ve diğer alanlar şiddetin alası yaşanabilir tarzı bir imaj vardı ve sanki aile içi şiddet denilen bir mefhum hiç yoktu ve adeta varsa da böyle bir şiddet kimseyi ilgilendirmezmiş tarzında bir anlayış…F. Engels yüz küsur yıl önce ne demişti; “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökenleri”…Çekirdek ve hücre…) Aile hekimine gitmişti. Aldığı yanıt “uyuz oldum” şeklindeki duyduğu eleştirel sözün ta kendisiydi; uyuz…Sağlık merkezinden çıkıp dışarıdaki banka oturmuş ve bir cigara yakarak teknolojinin olanaklarından yararlanarak akıllı sayılan/smart cep telefonundan araştırmaya başlamıştı; artık uyuz gerçeği ile iç-içeydi; deride konaklayan, bulaşıcı bir canlı türü olduğunu, hızla çoğaldığını okumuş, tüyleri diken diken olmuştu…Tedbir almalı ve bu mikro-organizma ile savaşmaya başlamalıydı. Onu vücudundan, evinden ve kutsal ailesinden bir an önce uzaklaştırmalıydı….Önerilen ilaçları alıp evine geldiğinde ilk iş ortak kullandığı eşyaları, koltuktan yatağa, kanepeden halıya kadar herşeyi olabildiğince dezenfekte etmekle başladı işe…Kendine ayırdığı sandalye dışında hiçbir yere oturmamaya karar verdi. Pandemi sonrası yeniden bir izolasyon sürecine girmişti…( Pandemi izolasyonu toplumsaldı ve fakat bu izolasyon ise tamamen bireyseldi; ancak bunun pandemi ile bir ilgisi var mıydı? Başka bir anlatımla covid-2 yi denetim altına almak için uygulanan aşılarla ilgisi var mıydı? Hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceği bir soruyu sormuştu bir kez…Haksız da sayılmazdı, zira gün geçtikçe ve araştırıp konuştukça uyuz denilen hastalığın, asalağın tavan yaptığını, neredeyse bulaşmadık kimse kalmadığını geç olmadan öğrenecek ve bunu sorgulayacaktı; neden? Yemek için kesilen tüm hayvanlar işlenmek üzere bacaklarından asılırlar; “her koyun kendi bacağından asılır” tanımı da buradan geliyor olmalı…Bacaklarından asılmış bir koyun gibiydi, işlenmeye hazır, tedavinin her şekline hazır…
İlaçlar, losyon ve hijyen üçlüsü bir süre sonra etkisini göstermiş ve kaşıntılar azalmaya başlamıştı. Kaşıntı ve şişkinlikler tümden geçmedikleri için izolasyon sürecini devam ettirmişti. Havaların ısınmasıyla şikayetleri ciddi ölçeklerde azalmış ve normal yaşantısına dönmeye başlamıştı. Birkaç ay geçmeden kaşıntılar yeniden artmış ve tüm vücudunu sarmaya başlamıştı. Cilt uzmanı bir dermatoloji uzmanına görünmesi gerektiğine karar vermişti. Teşhisi ilk koyan doktorunun da görüşünü almış ve “aynı doktorda ısrarcı olmak iyidir” sözünü kulak arkasına saklamıştı. Yaklaşık 8-10 ay geçmişti ve tüm zamanlarda uyuz losyonunu ihmal etmeden kullanmayı sürdürmüştü. Randevu günü geldiğinde dermatoloji uzmanı …..’nın odasına girmiş ve şikayetini özetleyerek anlatmıştı. Gözle muayene edilmiş ve mavi ışık tutulmuştu. Kan tahlilinden sonra ekzema tanımı konulmuştu. İnsan ekzema olduğunu hiç sevinir mi? O sevinmişti; uyuz değildi artık ve kimseye bulaştırma riskini artık taşımıyordu; sevinci buna dairdi…Babasının aynı hastalıktan çektiği acılar gözünde canlanmış ve dermatoloji uzmanının dediği gibi kalıtsal bir hastalığı taşıyor olmanın gururuyla ilaçlarını alıp tedaviye başlamıştı. Babasından biliyordu, ilaçlarla bu hastalık bir süreliğine sönümlenir ve daha sonra nüksederdi; varsın olsun, razıydı…Yaklaşık üç ay bu ilaçları kullanmış çok az gerileme olsa da kaşıntı ve şişkinlikler bir türlü geçmemişti. Aynı doktorda ısrarcı olma kararındaydı ve yine randevu alarak muayeneye gitmişti. Bu kez yine gözle yapılan muayene sonunda kurdeşen tanımı konularak ilaç yazılmıştı. Doğal olarak bu süreler içerisinde internet üzerinden bir çok araştırma yapmış ve kafası oldukça karışmıştı. Her yerde tanımlanmayan bir kirlilik akıyordu. Kaşıntılarla bir yıl geride kalmış ve bu kez kurdeşen ilaçlarıyla çare aramaya koyulmuştu. Birkaç ayı bu ilaçları kullanmış ve fakat yine sonuç alamayınca aynı doktorda ısrarcı olmak düşüncesiyle yine aynı doktora görünmüştü. Bu kez mantar tanımı konulacaktı. Uyuzla başlayıp ekzema ile devam eden ve kurdeşenden mantara uzanan bir deri hastalıkları silsilesinden geçip durmaktaydı. Çaresiz ve hiç umut beslemeden bu kez mantar ilaçlarını almış ve tedaviye kaldığı yerden devam etmeye başlamıştı. Aradan bir buçuk yıl geçmiş ve tanı, tedavi süreçlerinden olumlu bir sonuç alamamıştı. Mantar ilaçlarını da düzenli olarak kullanmış ve bir ay sonra aynı şikayetlerle aynı doktora gitmişti. Bu kez ekzema ve mantarın birlikte olduğu tanısı konulmuş ve yine ilaç yazılmıştı. İlaçları bu kez almadı. Uyuz olmuştu gerçekten, yaşatılan bu sürece deyimin tam anlamıyla uyuz olmuştu. Umutsuz ve karamsar bir şekilde evine gelmiş ve kara kara düşünmeye başlamıştı. Sosyal paylaşımlardan birkaç dermatoloji uzmanının isimlerinin öne çıktığından haberdardı. Alerji nedir bilmediği halde alerji testine de girmeyi kafasına koymuştu. Ancak önce ismi öne çıkan dermatoloji uzmanlarından birine görünmek ve daha sonra alerji testine gitmek konusunda bir karara varmıştı. Hastalığın başladığı zaman üzerinden neredeyse iki yıla yakın bir zaman geride kalmıştı.
Bilime, teknolojiye her zaman ilgi duymuş, yapabildiğince, ulaşabildiğince bu yöndeki araştırma, inceleme, gelişmeleri takip etmeye çalışmıştı. Kaotik evrende tartışmaya yer vermeyecek boyutlardaki kesinlikler, gözlem ve deneye dayalı elde edilen bulgular ve bunların ışığında kat edilen mesafeler her daim hayranlıkla izlediği olgulardan biri olmuştu. Geceyi noktasal ışıklarıyla süsleyen yıldızlar çok uzaklarda olsalar da gözün gördüğü mesafede yanıp sönmekteydiler. Işık yıllarına göre hesap edildiklerinde bir kısmı belki de yerinde değildiler. Nihayet ismi öne çıkan doktorlardan birinde karar kılmış ve randevu alarak muayeneye gitmişti. Çocukluğunda kablolu telefonla tanışmış ve yıllar sonra tuşlu ve daha sonra akıllı ve telefonları hayatına dahil etmişti. Neredeyse yarım yüz yıllık zaman diliminde teknolojinin kat ettiği mesafe öyle böyle bir mesafe sayılmazı. Dermatoloji uzmanı elinde cep telefonu ve telefonun kamerasına takılı bir cihazla kaşıntılı yerlerinin üzerinde gezdirmiş, ultrason gibi film çekmişti. Daha önce internet üzerinden görsellerini gördüğü uyuz asalağını ilk kez bu cihaz sayesinde teninin altında resmedildiğine tanıklık yapmıştı; şaşkınlıkla ve bilimsel yaklaşıma umutla, hayranlıkla bakakalmıştı. Teknolojinin geldiği, kat ettiği aşama itibariyle belki de uyuz asalağını bu kadar süre taşıyan ve dünya rekorlar kitabına girmesi gereken bir isimsiz kişi olduğunu dahi bu şaşkınlıkla fark edememişti. Ekzema, kurdeşen, mantar acaba nereye saklanmışlardı? Tedavi olarak on gün ara ile üçer gün tüm vücuda kükürt karışımı vazelin sürülecek ve bu süre zarfında önerilen hijyen kurallarına uyulmasıydı önerilen…Bu kez uyuz asalağını bizzat görmüş ondan kurtulmak için kolları yeniden sıvamıştı. Ne ki on günlük ara ile üçer günlük tedavi sürecine kendince bir ekleme yaparak ikinci on gün sonra üç günlük bir ilave yapmıştı; uyuzun kökünü kazımakta artık kararlıyı; uyuz olmuştu bir kere ve artık bitmeliydi…
Geçen süre zarfında aile hekimini değiştirmişti.
On bin yıllık bilinen yazılı tarihin geldiği aşama itibariyle “insan” değerli bir varlık olarak tanımlanmış evrensel bir takım hakların öznesi olduğuna işaret edilmişti. Yaşamak hakkı ve beden bütünlüğünü korumak hakkı en kutsal hakların başında gelmekteydi. Bildiriler, belgeler, çok uluslu sözleşmeler bu hakları normatif olarak kayıt altına almışlardı. Tüm bu aşamalara, kayıt altına alınmalarına rağmen savaşlar, yıkımlar, katliamlar, beden bütünlüğüne yönelik saldırılar azalmamış sanki uygarlaşma hızına paralel bir hızla yükselmişlerdi. İnsan adeta kendi yaratısı metanın metasına dönüşmüş gibiydi; ilkel topluluklarda var olan “paylaşım yasası”nın esamesi okunmamaktaydı. Bilimsel birikim öyle bir mesafe kat etmişti ki bir ışık günü uzağa insan eli uzanabilmiş ve fakat aynı hızda insan değersizleşmişti..Vazgeçilmez olduğu kayıt altına alınan hak ve özgürlükler hangi kuytularda kalmıştı?
Yaklaşık bir ay süren tedavisi bitmişti. Kabarıklıklar yoktu ancak kaşıntı hala devam etmekteydi. Kortizonlu ilaçlar, losyonlar ne bulursa sürmeye başlamıştı. Derisinin tüm yüzeyleri pul pul ( saçtaki kepek gibi ) dökülmeye başlamıştı; bir yandan kaşıntı ve eklenen döküntülerle karşı karşıya kalmıştı. Yeniden en son göründüğü dermatoloji uzmanına gitti; kesin olarak uyuz bitmiş ve fakat kükürt nedeniyle ciltte hassasiyet oluşmuş olduğu sonucuna varılmıştı. Buna dair tedaviyi de uygulamıştı. Yine çözüm olmayınca tüm gücü, tüm umudu tükenmişti; çaresizce yeni aile hekimine giderek bir çözüm bulmak dışında yapabileceği fazla bir şey kalmamıştı. Öyle de yaptı. Muayene edildiğinde kükürtün yan etkisi olabileceği söylenmiş ve ismi öne çıkan diğer dermatoloji uzmanına yönlendirilmişti; öyle de yapmıştı. Sonunda daha uzun süreceği öngörülen tedavi verilen ilaçlarla iki ayda sonuç vermeye başlamıştı. Uyuz, kaşıntı ve döküntüler son bulmuştu. Lakin ekzema, kurdeşen ve mantar hala yerli yerlerinde durmaktaydılar; uyuz oldum/…M…
Nejdet Evren,
Mayıs-Temmuz 2026, Akarca,
Ülke, İnsan ve Manzarada Kimi Zamanlar…