Veba Kralı – Edgar Allan Poe

Tanrılar, serserilerde nefret ettikleri şeyleri Kralların yapmasına izin verir, aldırmazlar.
—BUCKHURST’IN FERREX VE PORREX TRAGEDYASI (II.I.).
Bir Kasım gecesi, on iki civarında, Üçüncü Edward’in yiğit krallığı döneminde, Sluys ile Thames arasında işleyen ve sonra o nehirde demirleyen bir ticaret ıskunası olan “Free and Easy”nin tayfasından iki gemici kendilerini Londra’da, St. Andrews’de bir birahanenin içki odasında oturur halde bulunca epey şaşırdılar -bu birahanenin tabelasında bir “Jolly Tar” portresi vardı.

Oda, kötü döşenmiş, sigara dumanıyla kararmış, basık tavanlı ve diğer her açıdan o dönemdeki böyle bir yerin genel özelliklerine sahip olmasına karşın – yine de, içinde bulunan tuhaf gruplara göre, varoluş sebebine yeterince uygundu. Bu gruplar içinde iki denizcimizinki, sanırım, en dikkat çekici olmasa bile – en ilginç olanıydı. Daha yaşlı olan ve arkadaşının o tipik “Legs” takma adıyla hitap ettiği kişi, diğerinden çok daha uzundu. Boyu belki bir doksan beş vardı ve böylesi bir uzunluğun gerekli sonucu sürekli kambur durmakmış gibi görünüyordu. -Ancak boy fazlalığı diğer pek çok açıdaki eksiklikleriyle dengeleniyordu. Son derece zayıftı; ve, arkadaşlarının da doğrulayacağı gibi sarhoşken, gemi direğinde flama, ayıkken de flok yelkeni direği vazifesini görebilirdi. Ancak bu ve buna benzer şakaların denizcinin gülme kasları üzerinde bir etki yapmadığı söylenebilirdi.

Çıkık elmacık kemikli, iri kanca burunlu, geriye çekik çeneli, sarkık gerdanlı ve iri, pörtlek gözlü suratının ifadesi, her ne kadar her şeye karşı genel bir kayıtsızlık içerse de, ne taklit, ne de tasvir edilebilecek ölçüde ağırbaşlı ve ciddiydi. Daha genç olan diğer denizci ise dış görünüş itibarıyla arkadaşının tam tersiydi. Boyu bir yirmiden fazla olamazdı. Bodur, hantal gövdesini bir çift kısa ve çarpık bacak taşıyordu. Yine sıradışı bir kısalık ve kalınlıkta olan, uçlarında oldukça tuhaf eller taşıyan kolları iki yanında bir deniz kaplumbağasının yüzgeçleri gibi sallanıyordu. Belirgin bir rengi olmayan parlak küçük gözleri başının içine gömülüydü. Burnu da yuvarlak, dolgun ve mor yüzünü kaplayan et yığınının arasında gömülü kalmıştı; ve kalın üst dudağı daha da kalın olan alt dudağının üstünde büyük bir kendinden hoşnutluk havasıyla duruyordu, ki bu izlenim sahiplerinin onları ara ara yalamasıyla daha da güçlenmekteydi. Uzun boylu gemicinin arkadaşına yarı hayret, yarı alayla baktığı belliydi; ve arada sırada başını kaldırıp yüzüne, Ben Nevis’in sarp kayalıklarına bakan akşamın kızıl güneşi gibi bakıyordu.

Bu değerli ikili gecenin erken saatleri boyunca semtteki pek çok birahaneye gitmiş ve epey olaylı, maceralı saatler geçirmişti, insanın parası ne kadar çok olursa olsun sonunda tükenir: Dostlarımız da bu hana boş ceplerle gelmişlerdi.

Bu öykünün tam olarak başladığı sırada, tam o anda Legs ve arkadaşı Hugh Tarpaulin dirseklerini ortadaki geniş meşe masaya, birer ellerini de yanaklarına dayamış oturmaktaydılar. Parası ödenmemiş büyük bir içki şişesinin arkasından, kapının üstünde asılı duran uğursuz “Tebeşir Yok” yazısına bakmaktaydılar; bu kelimelerin varlığını inkar ettikleri mineralle yazılmış olmaları onları hem öfkelendirmiş, hem de hayrete düşürmüştü. O deniz çömezleri yazılı harfleri okuyabildiklerinden de değil -o zamanın sıradan insanları arasında bu neredeyse yazı yazma sanatı kadar zor ve gizemli bir yetenekti-; ama doğruyu söylemek gerekirse harflerin kıvrımlarındaki bir şeyler -tanımlanamaz, genel bir akıcılık havası- iki denizciye göre de hava koşullarının uzun süre iyi olacağını gösteriyordu; bu yüzden birden, Legs’in alegorik deyişiyle, “gemiyi pompalayıp, yelkenleri hisa edip, rüzgarın önünde ayak sürüme”ye karar verdiler.

Bu yüzden, biranın geri kalanını da bitirdikten sonra, kısa ve dar ceketlerini ilikleyip sokağa doğru hamle ettiler. Tarpaulin ocağı kapı sanıp iki kez içine yuvarlandıysa da, kaçma girişimleri mutlu sonla noktalandı – ve saat yarımda kahramanlarımız haylazlığa hazır halde ve canlarını kurtarmak için, “Jolly Tar”ın sahibesinin yakın takibinde St. Andrew’s Stair yönünde, karanlık bir ara sokakta koşmaktaydılar.

Bu maceralı öykünün geçtiği çağda ve ondan önceki ve sonraki çağlarda bütün İngiltere’de, ama özellikle de metropolde periyodik olarak korkulu “Veba!” çığlıkları yankılanıyordu. Şehir nüfusu büyük ölçüde azalmıştı – ve Thames civarındaki, karanlık, dar ve pis ara sokaklarında Hastalık Şeytanı’nın doğduğu söylenen o korkunç mahallelerde, yalnızca Korku, Dehşet ve Batıl İnanç kol geziyordu.

Kralın emriyle böyle mahallelere giriş çıkış yasaklanmıştı ve onların kasvetli ıssızlığını bozanlar ölüm cezasına çarptırılıyordu. Ama eşyasız ve insansız evleri gece vakti hırsızlar tarafından soyulmaktan, satılabilecek demir, pirinç, kurşun gibi materyallerden yapılma ne var ne yok her şeylerinin çalınmasından ne hükümdarın fermanı, ne sokakların girişlerine konan dev bariyerler, ne de hiçbir tehlikenin maceradan alıkoyamayacağı zavallıyı mutlak bir kesinlikle bekleyen o korkunç ölümün olasılığı alıkoyuyordu.

Her şeyden öte de, her kış bir kereliğine bariyerler açıldığında, genellikle bu mahallelerde dükkanları olan tacirlerin çoğunun sürgün dönemi sırasında, riskleri ve taşıma güçlüğünü göz önüne alarak, zengin şarap ve likör stoklarını korumak için güvendikleri kilitlerin, sürgülerin ve gizli mahzenlerin pek bir koruma sağlamadığı ortaya çıkıyordu. Ama bu hırsızlıkları insanların yaptığını düşünen dehşete kapılmışların sayısı pek azdı. Taun ruhları, veba cinleri ve humma iblisleri popüler küçük şeytanlardı. Durmadan öyle tüyler ürpertici öyküler anlatılıyordu ki, sonunda bütün yasaklanmış binaların üstüne korku bir kefen gibi çökmüştü ve hırsızın kendisi kendi yağmalarının yarattığı dehşetlerden korkup kaçıyor, bütün o yasaklanmış bölgeyi kasvete, sessizliğe, vebaya ve ölüme terk ediyordu.

Legs ve saygıdeğer Hugh Tarpaulin dar bir sokaktan kaçarlarken karşılarına ilerideki bölgenin veba yasağı altında bulunduğunu belirten o bariyerlerden biri çıkıverdi. Geri dönmek söz konusu olamazdı ve takipçileri de hemen arkalarında olduğundan kaybedecek zamanları yoktu. Safkan denizciler için üstünkörü yerleştirilmiş kalaslara tırmanmak çocuk oyuncağıydı; ve idmanla içkinin verdiği heyecan ile hiç duraksamadan diğer tarafa atlayıp, sarhoş halde, bağıra çağıra yürümeye başladılar ve bölgenin gürültülü ve karmaşık iç tarafları karşısında kısa sürede şaşkına döndüler.

Gerçekten kendilerinden geçecek ölçüde içmemiş olsalar durumlarının korkunçluğu karşısında, sendeleyerek yürümeyi keser ve dururlardı. Hava soğuk ve sisliydi. Yerlerinden çıkmış olan kaldırım taşları, ayak bileklerine kadar çıkan yabani otların arasında tam anlamıyla rasgele duruyordu. Yıkılan evler sokağı tıkamıştı. Her yerde son derece pis ve zehirli kokular vardı; ve gece yarısı bile buharlı ve hastalıklı bir atmosferden eksik olmayan o soluk ışık, soygun eylemleri vebanın eli tarafından durdurulmuş pek çok gece yağmacısının ara sokaklarda yatan ya da penceresiz evlerde çürüyen cesetlerini sergiliyordu.

-Ama böyle görüntüler, duyumlar ya da engeller, doğuştan cesur olan ve o sırada özellikle de midelerini epey cesaretle ve “şarkı söyleten sıvılarla!” doldurmuş olan adamları, durumlarının el verdiğince düz adımlarla Ölüm’e doğru gitmekten alıkoyamazdı. Asık suratlı Legs ilerliyor -ilerliyordu, ıssızlığın ağırbaşlılığında Kızılderililerin savaş çığlıklarını andıran haykırışları defalarca yankılandırarak: Ve tıknaz Tarpaulin de daha aktif olan arkadaşının dar ceketine tutunarak onun vokal müziği konusundaki en yoğun çabalarını bastıracak bir şekilde, güçlü ciğerleriyle bas bir tonda, bir boğa gibi kükrüyordu.

Şimdi vebanın kalesine varmış oldukları anlaşılıyordu. Bulundukları yer her adımlarında ya da öne atılışlarında daha yankılı ve korkunç bir hal alıyordu – sokaklar daralıyor ve karmaşıklaşıyordu. Tepelerindeki çürüyen çatılardan ansızın düşüveren iri taşlar ve kirişler, ağır ve sert inişleriyle etraftaki evlerin ne kadar yüksek olduğunu kanıtlıyordu; ve sık sık karşılarına çıkan çöp yığınlarının arasından geçmek için ellerini kullandıklarında bir iskelete ya da daha etli bir cesede dokundukları ender değildi.

Birden, denizciler yüksek ve korkunç görünüşlü bir binanın önünden geçerken, heyecana kapılmış Legs’in attığı her zamankinden tiz bir çığlığa karşılık olarak içeriden bir dizi vahşi, kahkahayı andıran ve şeytansı haykırış geldi. Böyle bir yerde ve zamanda duyulan, yüreklerinin alevi daha zayıf ruhların kanını dondurabilecek bu seslerden hiç mi hiç gözleri korkmayan sarhoş çift, kapıya saldırıp kırdı ve sendeleyerek, küfürler ederek içeri daldı. Girdikleri yerin bir cenaze levazımatçısının dükkanı olduğunu gördüler. Ama giriş kapısının yakınında, yerdeki açık bir kapaktan uzun bir şarap mahzeni görülüyor ve buradan arada sırada gelen patlayan şişe sesleri de gerekli maddeyle bihakkın doldurulmuş olduklarını gösteriyordu. Odanın ortasında bir masa duruyordu -masanın tam ortasında da koca bir fıçı, anlaşılan o ki, punç. Çeşitli şekil ve kalitede sürahiler, maşrapalar ve içki şişeleriyle birlikte, türlü şaraplar ve likörler bolca saçılmıştı masanın üzerine. Etrafında, tabut oturakları üzerine altı kişi oturmuştu. Bu altı kişiyi tek tek tasvir edeceğim.

Yüzü kapıya dönük halde arkadaşlarından biraz yüksekte oturan kişi masadakilerin başkanı gibi görünüyordu. Sıska ve uzun boyluydu ve Legs kendisinden daha zayıf birini görünce epey şaşırdı. Yüzü safran gibi sarıydı – ama sadece tek bir kısmı özellikle bahsetmeye değerdi. Alnı öyle iğrenç bir şekilde genişti ki, sanki doğal kafanın üstüne oturtulmuş etten bir bere ya da taçtı. Büzülmüş ve gamzeli ağzı tiksinç bir dostluk ifadesi taşıyordu ve gözlerine bakılınca, tıpkı masadaki diğer herkesin gözlerinden anlaşıldığı gibi, sarhoş olduğu görülüyordu. Bu bayın üstünde bir İspanyol pelerini tarzı, tepeden tırnağa rasgele sarındığı, zengin işlemeli siyah bir ipek-kadife tabut örtüsü vardı. – Neşeli ve çok bilmiş bir havayla öne arkaya sallayıp durduğu başına çok sayıda cenaze çiçeği iliştirilmişti; ve sağ elinde tuttuğu, bir insana ait iri bir uyluk kemiğiyle masadakilerden birine, anlaşıldığı kadarıyla şarkı söylemesi için, vurup durmaktaydı.

Karşısında, sırtı kapıya dönük halde, ilginçlikte kesinlikle ondan aşağı kalmayan bir bayan oturuyordu. Az önce bahsedilen kişi kadar uzun boylu olmasa da, anormal zayıflığından şikayet etmeye hakkı yoktu. Ödemin son safhasında olduğu açıktı; ve görüntüsü kafası içeri çekilirse, neredeyse yakınında, odanın bir köşesinde duran büyük Kasım birası fıçısını andırıyordu. Suratı son derece yuvarlak, kırmızı ve dolgundu; ve yüzünde tıpkı başkanınki gibi bir tuhaflık, daha doğrusu bir tuhaflık eksikliği hissediliyordu – yani yüzünün sadece bir kısmı belirgin bir özelliğe sahipti: Gözünden bir şey kaçmayan Tarpaulin hemen aynı şeyin masadaki herkes için söylenebileceğini fark etti; her biri fizyonominin belli bir parçasını tekeline almış gibiydi. Söz konusu bayanın tuhaflığı ağzındaydı. Sağ kulaktan başlayarak sol kulağa doğru korkunç ve derin bir yarık şeklinde gidiyordu – kulaklarından sarkan küpelerin kısa süsleri o açıklığa çarpıp duruyordu. Ancak ağzını kapalı tutmak ve ağırbaşlı görünmek için, çenesinin altına gelen, patiskadan muslinleri buruşmuş, yeni kolalanmış ve ütülenmiş bir kefenden ibaret elbisesinin içinde elinden gelen çabayı sarf ediyordu.

Sağında himayesi altında gibi görünen ufak tefek bir bayan oturmaktaydı. Bu zarif minik yaratığın, erimiş parmaklarının titreyişinden, dudaklarının morluğundan ve kurşuni renkli tenindeki hafif kızarık noktadan, veremin ilerlemiş bir safhasında bulunduğu anlaşılıyordu. Ancak genel görünüşüne mutlak bir haut ton havası hakimdi. Üstündeki büyük ve güzel kefen en iyi Hint patiskasından yapılmıştı. Saçlarının bukleleri boynuna düşüyordu. Dudaklarında hafif bir gülümseme oynaşıyordu. Ama son derece uzun, ince, kıvrımlı, esnek ve sivilceli olan burnu alt dudağının çok aşağısına dek sarkıyor ve her ne kadar bayan onu arada sırada diliyle zarifçe sağa sola itse de görünüşüne biraz çift anlamlı bir ifade veriyordu.

Karşısında ve ödemli bayanın solunda, yanakları Orpoto şarabıyla dolu iki torbaymışçasına sarkmış, omuzlarının üstünde duran şişman, hırıltılı sesli, gutlu bir ihtiyar adam oturmaktaydı. Kollarını kavuşturmuş ve sargılı bir bacağını masanın üstüne atmıştı. Dikkate değer biri olduğunu düşünüyor gibi bir havası vardı. Kişisel görüntüsünün her zerresinden gurur duyduğu belliydi, ama özellikle de çiğ renkli paltosuna dikkat çekmekten haz alıyordu. Bu palto ona gerçekten de epey pahalıya mal olmuş olmalıydı ve üstüne tam oturacak şekilde dikilmişti -İngiltere’de ve başka yerlerde genellikle ölen aristokratların mezarlarında göze çarpacak bir yere asılan o muhteşem armalı kalkanların bir parçası olan işlemeli ipek kumaştan yapılmıştı.

Yanında ve başkanın sağında uzun beyaz çoraplar ve pamuklu don giymiş bir bay oturmaktaydı. Tarpaulin’in “korkunç” olarak nitelendirdiği gülünç bir tavırla titreyip duruyordu. Yeni tıraş edilmiş çenesi bir muslin sargısıyla bağlıydı. Kolları da benzer şekilde bileklerinden bağlı olduğundan, masadaki içkileri tüketmekte aşırıya kaçamıyordu; Legs adamın bir ayyaşı ya da şarapçıyı andıran görünüşünden bu önlemin gerekli olduğuna karar verdi. Ama hiç şüphesiz zaptedilmesi olanaksız bulunmuş olan bir çift devasa kulak dairenin tavanına doğru iki kule gibi yükseliyor ve bazen, bir şişe mantarının çıkarılma sesiyle beraber bir kasılmayla dikeliyordu.

Önünde, altıncı ve sonuncu olarak, kaskatı duran biri oturmaktaydı. Felçli olan bu kişinin, ciddi konuşmak gerekirse, kıyafeti içinde son derece rahatsız olduğu belliydi. Emsalsiz bir şekilde, yeni ve göz alıcı bir maun tabutun içinde uzanmaktaydı. Üst ya da baş kısmı içindekinin kafasına baskı yapmakta ve üstünde bir kukuleta gibi uzanıp yüze tarifsiz bir ilginçlik katmaktaydı. İki yanında, zerafetten çok rahatlık kaygılarıyla kol delikleri açılmıştı; ama kıyafet yine de sahibinin arkadaşları gibi dik oturmasına engel oluyordu. Kırk beş derecelik bir açıyla yatarken bir çift iri, patlak göz korkunç aklarını sergileyecek biçimde tavana dönmüş, kendi devasalıklarına afallamış halde bakıyordu.

Her birinin önünde kadeh olarak kullandıkları birer kafatası vardı. Tepede bacaklarının birinden bir iple Tavandaki bir halkaya bağlanmış bir iskelet sarkmaktaydı. Diğer bacak gevşek ve takırdayan gövdeyle dik bir açı yaparak sarkıyor, onun içeri giren en küçük bir esintiyle sallanmasına ve dönmesine yol açıyordu. Bu tiksindirici şeyin kafatasının içinde bir miktar yanan kömür vardı ve tüm sahneyi titrek, ama güçlü bir ışıkla aydınlatıyordu. Tabutlar ve bir cenaze Ievazımatçısının dükkanına ait diğer eşyalar da odanın içinde ve pencerelerin önünde üst üste yığılmış, dışarı ışık gitmesini engelliyordu.

Bu sıradışı topluluğu ve daha da sıradışı eşyaları gören iki denizcimiz hiç de beklenilebileceği kadar terbiyeli davranmadı. Legs, yanında durduğu bir duvara yaslandıktan sonra alt çenesini her zamankinden de aşağı sarkıttı ve gözlerini dört açtı: Hugh Tarpaulin ise, eğilip burnunu masayla aynı seviyeye getirdikten ve ellerini dizlerine dayadıktan sonra uzun, yüksek sesli, yaygaracı, zamanlaması son derece kötü ve ölçüsüz bir kahkaha attı. Ancak, uzun boylu başkan böylesine kaba bir davranıştan alınmadan, davetsiz misafirlere büyük bir kibarlıkla gülümsedi – samur kürklü başıyla onlara, ağırbaşlı bir havayla hafifçe selam verdi – ve ayağa kalkıp her birinin koluna girerek onları topluluktan başka birilerinin bu arada getirmiş olduğu sandalyelere oturttu. Legs buna kesinlikle karşı koymadı, gösterildiği üzere oturdu; yiğit Hugh ise, masanın başına yakın yerdeki sandalyesini küçük, veremli, kefenli bayanın yanına büyük bir neşeyle çektikten sonra, bir kafatasına kırmızı şarap doldurdu ve birbirlerini daha yakından tanımaları dileğiyle içti. Ama bu cüretkarlık tabutun içindeki kaskatı beyefendiyi epey sinirlendirmiş gibiydi; ve başkan masanın üstüne kısa, kalın sopasıyla vurup, herkesin dikkatini aşağıdaki konuşmaya çekmese, ciddi sonuçlar doğabilirdi: “Bu mutluluk verici durumda görevimiz”- “Dur bakalım!” diye söze karıştı Legs, son derece ciddi bir ifadeyle. “Orada dur biraz. Hepiniz bize kim olduğunuzu, burada ne yaptığınızı, niye böyle zebaniler gibi giyindiğinizi ve gemiden arkadaşım olan dürüst cenaze levazımatçısı Will Wimble’in kış için stokladığı içkileri neden mideye indirdiğinizi anlatın bakalım!” Bu bağışlanamaz görgüsüzlük üzerine masadaki herkes yarı ayağa fırladı ve daha önce denizcilerin dikkatini çekmiş olan o vahşice, şeytani çığlıkları atmaya başladı. Ancak ilk kendini toparlayan başkan oldu ve en sonunda büyük bir vakarla Legs’e dönerek konuşmayı sürdürdü: “Böylesine ünlü kişiler olan konuklarımızın sorularını, davetsiz gelmiş de olsalar seve seve yanıtlarız. Şunu bilin ki, bu bölgenin hükümdarı benim ve imparatorluğu ‘Birinci Veba Kralı’ unvanıyla yönetiyorum.

“Cenaze levazımatçısı Will Wimble’a ait olduğunu sanmakla kutsallığına saygısızlık ettiğiniz bu yer -o adamın ismini hiç duymadık ve avam tabakasından olduğunu belli eden ismi de soylu kulaklarımızı bu geceye dek hiç rahatsız etmemişti- bu yer, dediğim gibi, Sarayımızın Taht Odası’dır ve krallığımıza ilişkin toplantılar ve diğer kutsal, yüce amaçlar için kullanılmaktadır.

“Karşıda oturan soylu bayan Yüce Zevcemiz Veba Kraliçesi’dir. Gördüğünüz diğer saygıdeğer kişilerin tamamı da ailemizdendir ve soylu kanın nişanlarını sırayla şu unvanlarla taşımaktadırlar: ‘Arşidük Vebalı’ – ‘Dük Vebacı’ – ‘Dük Veba Fırtınası’ – ve ‘Yüce Arşidüşes Tekrar Veba.’ “Burada toplanıp,” diye devam etti, “ne yaptığımız konusundaki sorunuza gelince, bunun yalnızca ve yalnızca bizi ilgilendiren kişisel ve krallığa ilişkin bir mesele olduğunu ve bizim dışımızda kimse için kesinlikle önem taşımadığını söyleyebiliriz. Ama konuklar ve yabancılar olarak sahip olduğunuzu düşünebileceğiniz hakları göz önüne alarak bu gece bu güzel metropolün şaraplardan, içkilerden ve likörlerden oluşan o paha biçilmez damak hazinelerini – akıl almaz niteliklerini ve kokularını- derinlemesine ve dikkatle incelemeye hazırlandığımızı söyleyebilirim: Böylece kendi hedeflerimizden çok, hepimizi yöneten, ülkesi uçsuz bucaksız olan ve ‘Ölüm’ ismini taşıyan o doğaüstü hükümdarınkilerin gerçekleşmesini kolaylaştırmayı umuyoruz.” “Onun adı Davy Jones’tur!” diye haykırdı Tarpaulin, yanındaki bayana bir kafatası dolusu likör uzattıktan sonra kendisine de koyarken.

“Adi kafir!” dedi başkan, şimdi tüm dikkatini saygıdeğer Hugh’a çevirerek.

“Pis, alçak kafir! – Kaba ve mantıksız sorularına senin gibi aşağılık birinin bile sahip olduğu haklara saygı duyarak yanıt vermeye tenezzül ettiğimizi söylemiştik. Yine de meclisimize böylesine saygısızca dalmanın bedeli olarak sana ve arkadaşına birer galon Black Strap içirmeyi – bir yudumda – krallığımızın refahı şerefine – dizlerinizin üstünde – uygun buluyoruz. Ondan sonra isterseniz yolunuza gitmekte, isterseniz kalıp masamızın ayrıcalıklarım paylaşmaya kabul edilmekte serbest olacaksınız.” “Bu kesinlikle imkansız,” diye yanıtladı, Birinci Veba Kralı’nın sözleri ve vakarı karşısında içinde biraz saygı uyanmış olduğu belli olan ve ayağa kalkıp konuşurken masaya tutunan Legs -“majesteleri, bahsetmiş olduğunuz miktarın dörtte birini bile içmeme imkan yok. Gövdeme daha önce safra niyetine yüklenmiş olan yemekleri ve bu akşam değişik limanlarda yüklenmiş çeşitli içkileri ve likörleri bir kenara bırakalım, ‘Jolly Tar’da ambarımı kuruşu kuruşuna parasını ödediğim bir ‘şarkı söyleten sıvı’ kargosuyla tamamen doldurmuş durumdayım. Bu yüzden majesteleri, lütfen eylemin kendisi yerine iyi niyetimi kabul edin – çünkü istesem de daha fazla bir damla bile içemem – hele ‘Black Strap’ adı verilen o ambar suyundan hiç içemem.” “Kapa çeneni!” diye araya girdi, arkadaşının konuşmasının uzunluğu kadar reddedişine de şaşırmış olan Tarpaulin – “Kapa çeneni, beceriksiz herif! – Legs, palavra sıkma! Benim teknem hâlâ hafif, ama seninkinin biraz ağır göründüğünü kabul ediyorum; ve kargonun senin payına düşen kısmına gelince, bir yaygara çıkmasındansa, seninkine de kendi ambarımda bir yer bulabilirim”- “Bu, cezanın ya da hükmün,” diye araya girdi Başkan, “değiştirilemez ya da geri alınamaz doğasına kesinlikle uymuyor. Buyurduğumuz koşullar hemen, harfiyen yerine getirilmeli -bunda başarısız olursanız ayaklarınız boyunlarınıza bağlanıp asilere uygun şekilde, şu Kasım birası fıçısının içinde boğulacaksınız!” “Bir hüküm! – Bir hüküm! – Adil ve doğru bir hüküm! Muhteşem bir karar! – Son derece değerli, dürüstçe ve kutsal!” diye haykırdı Veba ailesi hep bir ağızdan. Kral alnını kırıştırınca sayısız kırışıklık belirdi; gutlu ufak tefek ihtiyar körük gibi nefes alıp vermeye başladı; kefenli bayan burnunu bir aşağı bir yukarı salladı; pamuklu donlu beyefendi kulaklarını dikti; kefenli diğer bayan ölen bir balık gibi soludu; ve tabutun içindeki bay kaskatı durup gözlerini yukarı kaldırdı.

“Öf! Öf! Öf!” diye kıkırdadı Tarpaulin, genel heyecana aldırmadan, “Öf! Öf! Öf! – Öf! Öf! Öf! Öf! – Öf! Öf! Öf! – Bay Veba Kralı,” dedi, “Bay Veba Kralı kavilyasıyla masaya vurduğunda benim gibi ambarı tam dolmamış sağlam bir gemi için iki üç galon Black Strap azmış fazlaymış fark etmez diyordum – ama iş Şeytan’ın sağlığına içmeye (Tanrı günahlarını bağışlasın) ve şu huysuz majestelerinin keyfi için, ki bir günahkar olduğumdan nasıl eminsem onun da aktör Tim Hurlygurly’den başkası olmadığına eminim, iliklerime kadar ıslanmaya gelince – vallahi! Bu epey farklı bir mesele ve kavrayışımın tamamen ötesinde.” Bu konuşmayı sakinlik içinde bitirmesine izin verilmedi. Tim Hurlygurly’nin adı duyulur duyulmaz bütün topluluk ayaklandı.

“İhanet!” diye bağırdı Majesteleri Birinci Veba Kralı.

“İhanet!” dedi gutlu ufak tefek adam.

“İhanet!” diye haykırdı Arşidüşes Tekrar Veba.

“İhanet!” diye mırıldandı çenesi bağlı beyefendi.

“İhanet!” diye hırladı tabuttaki bay.

“İhanet! İhanet!” diye çığlık attı büyük ağızlı majesteleri; ve tam o sırada kendisine bir kafatası dolusu içki koymakta olan talihsiz Tarpaulin’i pantolonunun arkasından kavradıktan sonra, havaya kaldırdı ve çok sevdiği birayla dolu açık dev fıçının içine bir çırpıda atıverdi. Tarpaulin bir kase dolusu viski – konyağın içindeki bir elma gibi birkaç kez batıp çıktıktan sonra en sonunda, çırpınmalarıyla zaten köpüklü olan içkide yaratmış olduğu köpük girdabının içinde gözden kayboldu. Ama uzun boylu denizci arkadaşının çektiği sıkıntıları, kuzu gibi seyretmedi.

Yiğit Legs Veba Kralı’nı yerdeki açık mahzen girişinden aşağı ittikten ve kapağı bir küfürle üstüne kapadıktan sonra, uzun adımlarla odanın ortasına doğru ilerledi. Buraya varınca, masanın üstünden sarkan iskeleti çekip indirdikten sonra, onu öyle büyük bir enerji ve şevkle savurdu ki, içerideki son ışıklar sönerken gutlu ufak tefek beyefendinin kafasını patlatmayı başardı. Sonra Kasım birasıyla ve Hugh Tarpaulin’le dolu o ölümcül fıçıya doğru bütün gücüyle koşup onu bir anda devirdi. Dışarı öyle şiddetli – öyle hızlı – öyle ezici bir içki tufanı boşaldı ki, odanın içini duvardan duvara sel götürdü – üstü dolu masa devrildi – oturaklar geriye – punç teknesi ocağın içine düştü – bayanlar isteriye kapıldı. Ortalıkta levazımcı gereçleri, bata çıka salınmaya başladı. Testiler, sürahiler ve damacanalar meydan kavgasına gelişigüzel katıldı ve hasır şarap testileri içki şişeleriyle umutsuzca kavgaya girişti. Korkunç kulaklı adam hemen oracıkta boğuldu – küçük kaskatı beyefendi tabutun içinde ortalıkta yüzmeye başladı – ve muzaffer Legs, kefenli şişko bayanı belinden kaptığı gibi onunla birlikte sokağa fırlayıp “Free and Easy”ye doğru koşarken peşinden de yaman Hugh Tarpaulin, üç dört kez hapşırdıktan sonra, güç bela Arşidüşes Tekrar Veba’yı sürükleyerek, ağır ağır yelken açmış geliyordu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here