Yaşar Kemal’e soru: Yazı yazma kararını hangi yılda verdiniz?

Alain Bosquet

9– Tutalım ki bir gün yazı yazmaya karar verdiniz. O günkü kültürünüzü ve toplam bilgi dağarcığınızı bilmek isterdim. Yazmak bir kaprisin, önemli bir fizik gereksinmenin, anlaşılmaz bir deliliğin sonucu olabilir; ya da tersine, her yönden mantıklı ve istençli bir girişimin sonucu olarak doğabilir. Bu kararı hangi yılda verdiniz?

Yaşar Kemal

9– İlk şiirim ben on altı yaşındayken yayımlandı. Bu, kötü bir şiirdi. Çünkü geleneksel şiiri bırakmış, o sıralarda şiir yazan yavan şairlere öykünmeye başlamıştım. İlk hikayemi, adı “Pis Hikaye”dir, daha en iyi yazılarım içinde sayarım onu, yirmi üç yaşında yazdım. O zaman çok şey biliyordum. Arif Dino, Abidin Dino, Güzin Dinoyla tanışmış, onlarla dostluk kurmuştum. Adanadaki sosyalist genç bir edebiyat bölüğünün içindeydim. Bir de Ramazanoğlu kitaplığı denilen Adanadaki büyük bir kitaplıkta çalışmıştım. Geceleri de kitaplıkta yatıyor, durmadan okuyordum. Gündüzleri de kitaplığa kimsecikler uğramıyor, ben gündüzleri de, bir kitap kurdu olmuş, oku ha oku ediyordum. Homeros, Yunan klasikleri, on dokuzuncu yüzyıl klasikleri benim düş cennetlerimdi. Ramazanoğlu kitaplığında otuz binden fazla kitap olduğu söyleniyordu. Askerlik gelip çatmasaydı, amacım kitaplığın büyük bir kısmını okumaktı. Ne kadar okumak mümkünse. Arif Dino, Güzin Dino sayesinde neleri okuyup, neleri okumayacağımı çok iyi biliyordum. Çok önceden ben de kimleri okuyacağımı biraz biliyordum ya. O sıralar Milli Eğitim Bakanlığınca değerli çevirmenlerden bir Dünya Klasikleri Kurulu oluşturulmuş doğudan batıdan harıl harıl çeviriler yapılıyordu. Roman, hikaye sanatının ne olduğunu anladığımı sandığım günlerde yazmaya başladım. Yazmadan önce roman, hikaye üstüne çok düşünüyor, önüme gelenle de, özellikle Arif Dinoyla geceler, günler süren konuşmalar yapıyordum. Benim yazma isteğim ne fizik gereksinme, ne delilikti. Bu işe bilinçle hazırlanıyordum. Hazır olduğumu anladığım gün de işe koyuldum. “Pis Hikaye”yi, 1946’da yazdım. O sırada Orta Anadoluda bir kasabada askerliğimi yapıyordum, vaktim boldu. Sonra İstanbula gittim, Fransız şirketinde gaz kontrol memuru oldum. Böylelikle İstanbulu ev ev, mutfak mutfak öğrendim. Gaz sayaçları mutfaklarda olurdu da. Bu bir yıl içinde İstanbulda hiç yazamadım. Günde 1800 basamak çıkıyordum ve çok yoruluyordum. 1948’de kasabam Kadirliye döndüm, pirinç tarlalarında gene su bekçisi oldum. Bir de daktilo aldım. 1948’de “Bebek” hikayesini yazdım. Ardından “Dükkancı”yı. 1949’da bir roman yazdım. 1950’de bir şeyler karaladım. Folklor çalışmaları yaptım. 1951’de Hüyükteki Nar Ağacı adlı kısa romanımı bitirdim. O yıl da İstanbula yeniden dönüp Cumhuriyet gazetesine röportaj yazarı olarak girdim. 1950’de Orhan Veli öldü. Bu ölüm bana çok ağır geldi. Onun öldüğünü gazetede okuduğum gün, bütün kasabada akşama kadar dolaşıp Orhanın öldüğünü önüme gelene söyledim. Hiç kimse aldırmadı. Bu da bana çok koydu. Yalnızlıktan bunaldım. Koskocaman, büyük şair Orhan Veli ölmüş, buna hiç kimse aldırmıyordu. Kimsenin tüyü bile kıpırdamıyordu. O gün kasaba bana cehennem gibi geldi. Bu kasaba bana çok çektirmişti. Rusyaya casusluk yaptığımı onlar icat etmişler, bana yapmadıklarını bırakmamışlar, evimi taşlamışlardı. Bir de polis haftada bir kere evimi basıyor, evde bulduğu en küçük bir kağıt parçasını alıp götürüyordu. Her aramada da evin önü yüzlerce insanla doluyor, kalabalık bana bir tuhaf, aydan gelmiş bir yaratığa bakar gibi bakıyordu. Bu aramalarda en güzel romanım saydığım romanımı da candarma aldı götürdü. O romanı gecemi gündüzüme katarak öylesine çok çalışarak yazmıştım ki… 1949’da bütün günlerimi bu romana vermiştim. Yukarda bu yıllarım boş geçmişti, demiştim ya… Bu romanın macerasını anımsamak istemedim hiçbir zaman, ondan olacak o yıllara boş yıllar dediğim. “Pis Hikaye”, “Bebek”, bu uzun hikayeler, daha yazdıklarımın en güzelleri içindeyse, bu roman da öyle olacaktı. Onu bir daha yazmaya yüreklilik gösteremedim. Belki bir gün yazarım. Ama öyle bir yoğunlukla, öyle taze bir lirizmle yazabileceğimi hiç sanmıyorum. Belki de o romana bir daha yanaşamayışım bu yüzdendir.

Bir daha yineleyeyim. Ben yazmaya bilinçle, istençle başladım. Ben profesyonel destancılar geleneğinden geliyorum. Homerosu sevmem, Stendhal’e büyük hayranlık duymam boşuna değildir. Gençliğimde en sevdiğim yazar Stendhal’di. Belki de o ekmeğini yazarak kazanmıyordu Balzac gibi. Ama o, herkesten daha çok profesyonel eski destancılar soyundandı. Kızıl ile Kara, Parma Manastırı her zaman benim baş ucu kitaplarım oldular. Gençliğimde bir esere başlamadan önce hep Stendhal’i okurdum.

YAŞAR KEMAL
YAŞAR KEMAL KENDİNİ ANLATIYOR
Alain Bosquet ile Görüşmeler
RÖPORTAJ
Yapı Kredi Yayınları

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir