Yollar söner de yatağını kaybetmez – Ergün Doğan

mübadeleKartal Tepesi’nde oturmuş düşünüyordu. Şu dalgalar boyunca yosun tutmuş kıyılara vuran nice zerrecik, içindeki balıkçı tekneleri, tonlarca ahşap, demir, et, kemik yığınları… Nasıl anlatacağını bilemiyordu! Yani biriktirdikleri, Kıyıköy, baharı karşılarken yaprakların aldığı renkler… Deniz, suyunu hiç kaybetmez, döner döner yatağında bulur kendini, üzerinde yollar söner de kaybetmez kendini…

O yüzden mi haber almıştı ondan? Kapısını çalan, denizlerde can bulan o ruh muydu? Oysa Trikopis’i çoktan unutmuştu. Şimdi nereden çıkmıştı bu delikanlı? O’na da benziyordu doğrusu. Saçları kıvrıl kıvrıl, elmacık kemikleri belirgin, parmakları incecik. Gözlerini kapadığında Trikopis’in konuştuğunu sanıyordu. Korsanların saklandığı mağaralarda duvarlara çarpıp dönen, yankılanan nemli sesini duyuyordu sanki. O zaman da yumardı gözlerini. Bir çeşit oyundu onlarınki. Ona kadar sayar, ardından ellerini yüzünden çeker, Trikopis’in sesinin peşine düşerdi. Aslında çoğu kez sesi değil de kokusu ele verirdi onu. Deniz gibi kokardı çünkü, deniz esintisi gibi… Habersiz yolculuklara çıkardı bazen, denize açılır, kokusuyla, bedeniyle denize karışırdı. Deniz ondan saklardı sevgilisini, son gidişinden bu yana da saklamaya devam etmişti.
Nereden çıkmıştı bu çocuk? Ne istiyordu? Neden susuyordu? Büyükbabasının isteği üzerine ta Selanik’ten kalkıp geldiğini söylemişti yalnızca. Bir istek miydi bu, yoksa vasiyet mi? Deniz hırçındı, güneşin ışıltılarını köpüklerinde taşıyor, Kartal Tepesi’ne kadar tırmanıp onun yaşlı gözlerini eşeliyordu, deniz yolculuk demekti, Trikopis demekti. Yine de oynaşan pırıltılardan ayıramıyordu kamaşan gözlerini. Yıllar önce sevgilisini alıp uzaklara götüren deniz onu esir almıştı. Tepesinde salkım salkım buğulanan korukların ekşimsi tadı boşaltıyordu içini. Açılmamış goncaların, narin aslanağzı alacalarının, sardunyaların arasında söndükçe sönen bir kumaş yığını gibiydi. Kala kala hırıltılı soluğu kalmıştı geriye.
Bazı saçmalıkların gerçek olmasını ne de çok isterdi Nebiye Hanım. Hayat, insanı sınamıyordu çünkü. Sek sek oynadığı günler dün gibi aklındaydı. Trîkopis, yaşamından hiç çıkmamıştı sanki! Hayat insanı sınamıyordu. Etini yediriyor, suyunu içiriyor ama sınamıyordu. Bebek çağında olan da doksana merdiven dayayan da çiçeği burnunda veda ediyordu. Bu kadar basitti mesele. Yüzüne hücum etmiş lekeleri düşündü bir an. Sonra belleğinde asılı kalan on sekizindeki Trikopis’in genç yüzünü. Kendi lekelerini onun yüzüne yakıştıramadı. Lekelerin bile yakışmadığı bir yüze ölüm nasıl yakışırdı!
– Trokopis öldü demek?
– Bunu da nereden çıkardınız, Nebiye Hanım?
– Ölmedi öyle mi?
– Bilmiyorum…
Nebiye Hanım, yüzünü denize çevirdi yeniden. Bir balıkçı teknesi ufukta ufala ufala kayboluyordu. Hiçbir şey yok olmaktan kurtulamazdı, biliyordu. Bu belirsizlik onu sevindirdi yine de. İç çekerek zoraki bir tebessümle dudaklarını yanaklarına doğru çekti. Ama bu çocukla konuşmak istemiyordu. Nedenini kestiremediği bir şey tedirgin etmişti onu. Aslında içten içe biliyordu, şu anda huzurunu kaçıran, Trikopis’ten başkaca bir şey olamazdı. Ne var ki kendisinden bile gizlediği bir bilgelikle, içini acıtan bir endişeyle çepeçevre sarılmıştı. Yok oluşa karşı oynanan bir oyun, ilk insandan bu güne değin süren bir hikaye değil miydi bu? Ne olursa olsun ne rolünden ne de repliğinden vazgeçebilirdi. Başı sonu belirsiz bir kütle gibi içimize yerleşen kaygıyı defetmeye çalışmak değil mi maceramız?
Bu boşluk, bu anlamsızlık duygusu belki de en fazla denizde baş gösterir. En azından Nebiye Hanım için böyleydi. Ondan kaçamazdı, kaçmak da istemezdi, ama gün be gün içini kemirmesine de engel olamıyordu. Milyonlarca yıldır kıyılara vuran dalgalar kayaları değil de onun hücrelerini, kolu kanadı kırık cesaretini aşındırırdı sanki. Nasıl bir garabetti bu? Her defasında tüyleri diken diken oluyordu. Hiç kuşkusu yoktu, sonsuzluk karşısındaki acizliği ve yeni yetmeliği son nefesine değin takip edecekti onu. Tam yine denize dalmış, bu takibin pençesinde soluğu kesilmişken, konuğunun uzattığı yardım eliyle sıyrılıyor uçurumundan:
– Ne düşünüyorsunuz?
– Deniz sizi de korkutur mu?
– Denizden korkmak mı? Ben Selanik’de doğup büyüdüm.
– Thessaloniki?
Ha evet, Thessaloniki’yi biliyorsunuz değil mi? Ama ben en azından bu topraklarda Selanik demek istiyorum. Bilirsiniz Selanik bir liman kentidir. Ama şunu söyleyebilirim ki denize ilişkin ne varsa Selanik’ten değil de büyükbabamdan öğrendim. Onunla deniz arasında benim de anlayamadığım garip bir ilişki var. Kapınızı böyle habersiz çalışımın nedeni de sanırım yalnızca bu. Beni buraya sürükleyen hem çaresizlik, hem heves. Çünkü büyükbabam harfleri belirsizleşmiş kadim bir kitabe gibi. Dahası bir tarihçi kurnazlığı var onda. Ve bunca okumalarım bana bir şey öğretti; tarih biraz tahriftir, biraz kurmaca.
– Sözlerinizden hiçbir şey anlamıyorum. Benden ne istiyorsunuz?
– Yalnızca konuşmak ve dertleşmek desem…
– Dertleşmek mi? Bunca yolu benimle dertleşmek için mi teptiniz? Dinle beni çocuğum. Ağzınızdan çıkan her kelime bana yaşlılığımı hatırlatıyor. Dile kolay doksan dört yıl… İnsan bazen yaşadıklarına inanamıyor. Belki garip ama kalan birkaç yıllık ömrüm değil de geride bıraktığım bunca zaman korkutuyor beni. Düşünsenize, bir sarmaşık tırmandığı ağaca ne kadar tutunabilir? Bir meyve, ağırlaşan bedenine, toprağın çekimine karşı ne kadar direnebilir? Biliyor musunuz bazen tam kalbimin ortasında bir kıpırtı duyuyorum, bir rüzgar… Ürperiyorum… İç çekerek çayından bir yudum alır. Fincanı masaya usulca bırakarak devam eder:
– Babam “Ruh bedenden ayrılmaz” derdi. Belki de bir bahriyeli olduğu için böyle düşünürdü.
Bir sır verircesine sesini kısar, ancak sözcükleri ağzında yayarak konuşur:
– Deniz onun için bir çeşit ölümdü. Orada uzun süre kalmanın bedeni çürüttüğünü söylerdi. Denizde geçirdiği günler boyunca toprağı özlermiş, toprağın kokusunu… Toprağı düşünmekten bütün gece uyku girmezmiş, kan başarmış gözlerine.
– Toprağın kokusu… Sanırım sizi anlıyorum. Şu anlamsız yeryüzünde belki de en anlayamadığımız şeydir zaman. Ama kesin olan şu ki, yontuyor bizi, biçimliyor, öğütüyor; su, ateş, hava ve toprakla harmanlıyor da tozlarımızla semiriyor. Yükü her saniye ağırlaşan bir hamal gibi zaman. Biz fakirleştikçe o zenginleşiyor. Sırtındaki torbasıyla bir an olsun ayrılmıyor peşimizden. Yoksa geriye dönüp baktığımızda içimize korku salan şey başka ne olabilir? Zaman ve toprağın kokusu…
– Evet toprağın kokusu. Hiç aklımdan çıkmaz, evimiz denizden uzakta, bahçeler arasındaydı; mimozalar, leylaklar, mor menekşeler, kan gülleri, insanın nefesini kesen sarı iğde çiçekleri mahallemizi kokulara boğarken, O yalnızca toprağı içine çeker, toprağı koklardı. Çünkü deniz onun için yolculuk demekti, bitmek bilmeyen bir ızdırap demekti. Bu hali annemi hem tedirgin ediyor, hem korkutuyordu. Yıllar sonra hasta yatağında, ona yaklaşmamı isteyip, şöyle fısıldamıştı: “Yalnız bedenim değil, ruhum da toprağa gidecek, son yolculuğumda muradıma ereceğim. ” İşte o zaman anlamıştım babamı. Ölüm korkusu taşımıyordu. Dahası bir şeyin çekimine kapılmış gibiydi, gözlerinin içindeki sevinç pırıltılarını yatak odasının penceresinden uzanan erguvan kalabalığına dikmişti. Şimdi o pırıltı, o erguvanlar…
Ansızın sustu Nebiye Hanım. Babasıyla sevgilisinin arasında sıkışıp kalan yazgısını düşündü. Birisi nefret ederken, diğeri tutkuyla bağlıydı denize. Biri evini özlerken diğerinin aklında hep başka yerler vardı. Peki ya kendisi? Hem korkuyor hem seviyordu. Yoksa Bağlarbaşı’ndaki huzurlu, renkli yaşamını terk edip yeniden Kıyıköy’e döner miydi? Mübadele öncesinde köyde yaşayan tek Türk ailesi onlardı. Rumlar, Yunanistan’a gidip yerlerine Selanik Türkleri geldikten sonra ancak sekiz ay kadar Midye’de kalmışlardı. Kıyıköy’ün adı o zamanlar Midye’ydi.
Bu arada babası ölmüş, bunca yıllık komşularının, arkadaşlarının çok uzaklarda olması nedeniyle orada yapamaz olmuşlar. Böylece annesi ve erkek kardeşiyle birlikte, İstanbul’a göç edip Bağlarbaşı’nda tek başına oturan dayısının yanına yerleşmişler. Evleri Surp Garabet Kilisesi’nin iki sokak ötesindeymiş. Evin bahçesi öyle güzelmiş ki, bahar geldiğinde, incir, eşek kestanesi, ayva, erguvan ve salkım söğüt yaprakları yüzünden ev görünmez olurmuş. Dört bir yanları da çeşit çeşit üzüm bağlarıyla kaplıymış: Erenköy siyahı, çoban çavuşu, meşküle, nurgar, yapıncak… Kendinden iki yaş küçük kardeşiyle birlikte Frenk Tepesi’ne gider, zengin hanımları, beyleri, Ermeni artistleri uzaktan uzaktan izlerlermiş. Bazen de Kalfanın Bağı Tiyatrosu’nda alırlarmış soluğu. Orada da eğlencelerin ardı arkası kesilmezmiş. İşte bütün bunları bırakıp yeniden Kıyıköy’e dönüvermiş. Onu çeken, orada doğup büyümüş olması değilmiş. Ne tek başına o korsan sığınağı topraklar, ne de tek başına çırpıntılı bir su kütlesi… Bir deniz kıyısıyla, rengini aldığı topraklarla bir anlam taşır, çünkü deniz kıvrımlarıyla, börtü böceğiyle ve teninde yankılanan gülüşlerle, çığlıklarla, kendi rüzgarının dokunuşuyla bütünleşir… Ama onun için deniz ayrılık demekti, Trikopis’in izini kaybettirdiği kayıp bir yol demekti.
Nebiye Hanım, yavaşça konuğuna döner. Yüzündeki hüznü silmek istercesine neşeli bir sesle:
– Çaylarımızı epey soğuttuk galiba. Çaydanlığın altını yakıp döneyim.
– Siz rahatsız olmayın efendim, ben yakarım.
Trikopis’in torunu tıpkı büyükbabası gibi keskin pikeler atan bir kırlangıcın çevikliğiyle kalkar yerinden. Bahçeyi geride bırakarak hole geçer. Nebiye Hanım, arkasından hayran hayran izler onu. Az sonra içerden seslenir:
– Müzik dinleyebilir miyiz?
– Elbette çocuğum, cd çantası cd çaların yanında olacak.
Çok geçmeden içli bir ezgi kapıdan bahçeye doğru akar. Peşi sıra Trikopis’in torunu görünür. Denize baka baka yaklaşır sandalyesine, yavaşça oturur. Nebiye Hanım’a döner:
– Nebiye Hanım, sizde de olur mu? Yani bazı şarkıların içinizde, size ait, sizinle örtüşük olduğunu, tınılarının tam da orada hayat bulduğunu ve sizden başka bir bünyede asla var olamayacağını düşünür müsünüz? Bir gün bir kitapçıda dergileri karıştırırken hangi dilden olduğunu anlayamadığım bir şarkı kulağıma gelmeye başlamışı. Aslında Ortadoğu, Kafkas ve Anadolu dillerinin fonetiğine o denli de yabancı değilimdir. O an kuşku duymadığım tek şey, kulağıma gelen şarkının bir Kafkas dili olduğuydu. Gürcüce, Ermenice, Çerkezce yada Lazca… Hangisi olduğu çok da önemli değildi, çünkü şarkı tam merkezime konmuştu. Daha da önemlisi bu tınılar bir şimşek gibi çakmış, içerimde saklı duran göz alıcı bir hazineyi gün yüzüne çıkarmıştı. Aslına bakarsanız bir tarihçi için belki de utanç verici bir keşifti bu. Farkına vardığım şey, kitaplarda okuduğum, amfilerde meraklı yüzlere bilgiççe anlattığım Anadolu coğrafyasının zenginliğiydi. Benim bunca zaman ayrımına varamadığım, bu zenginliğin her birimize bir parçasını bıraktığı, her hareketimize, her kelimemize kılcal kılcal bulaşmış olduğuydu. Şarkının bir tek sözünü bile anlayamıyordum ama ezgideki anlam öylesine açıktı ki genlerim şifreleri bir bir çözüyordu: aşk vardı bu tınılarda, acı vardı, birbirine geçmiş yolculuklar vardı…
– Sizi çok iyi anlıyorum. Aslında bizim kuşağımız bugün belli belirsiz bir efsane gibi duran bu zenginlikle iç içe büyüdü. Daha doğrusu bizler savaşların kucağında deri değiştiren, büründüğü yeni elbisenin farkına bile varamayan bir kuşaktık. Evet, savaşlar gözlerimizi kör etmişti. Savaşlar ekmeğimize kekre bir tat bırakıyordu. Sözünü ettiğiniz o zenginlik çatırdıyor, dışarıya cerahat veriyordu, kanlı bir cerahat… Bilemiyorum, bazen belleğimi bir yap boza benzetiyorum, bir türlü birleştiremediğim sayısız parça. Hepsi de küçük anlar, nerede yaşanmış, neyin başlangıcı, neyin devamı belli değil. Ama öyle anlar var ki parçaları yerinde, çizgileri, renkleri apaçık seçilebilen bir resim gibi zihnimde saklı duruyor. Bir kokuyla bile beliriveren hatıralar bunlar. Sözgelimi o günü hiç unutamam; büyükbaban Trikopis solgun bir yüzle kapıda görünmüş, yalnızca “Gidiyoruz”deyip öylece kalakalmıştı. Tam o sıra mutfakta pişen mercimek çorbasının kokusunu hiç unutamam. Koku öylesine keskindi ki evin her köşesine sinmişti. Gramofonda “Bülbülüm Altın Kafeste” şarkısı çalıyordu. Hava soğuktu, sobada meşe yanıyordu çıtır çıtır. Gözlerim kandilin alevlerine takılmıştı. O kandilin alevleri, yanan meşelerin çıtırtıları, o şarkı sözleri ve Trikopis’in sesi … Hepsi bütünleşip tek parça halinde yüreğime saplanmıştı sanki… O hançer o gün bu gündür durur orada, açtığı yara kanar hala. Aslında her savaş, kıyısında da olsa böyle hikayelerin toplamı değil midir? Uçsuz bucaksız bir dehlizde güç bela seçilebilen ve ürküten, iç sızlatan anılar, bir anlam veremediklerimiz… Her savaş şafağı beklemeden can havliyle yollara düşmektir.
Trikopis’in torunu tek bir söz bile edemeden fincanları alarak mutfağın yolunu tutar. Az sonra da elinde dolu fincanlarla geri döner. Fincanları masaya bırakır. Nebiye Hanım kibarca teşekkür ederek çayından bir yudum alır. “Gidiyoruz” diyen Trikopis’in dokunaklı sesi yeniden çınlar kulaklarında. Gidiyoruz, demişti ve de gitmişlerdi, gitmişti. Oysa savaş yeni bitmiş, kara bulutlar yeni dağılmıştı. Birkaç gün sonra, Trikopis’in balıkçı teknesi Midye’yle denize açılmışlardı. Babasından izin almıştı, viya demeyecekti o gün. Az önce yağan yağmur yüzünden çarşaf gibiydi deniz. Savaşı geride bırakmış dingin yürekleri gibi sütlimandı. Ama onları yeni bir savaş bekliyordu, hem de eskisinden daha zorlu bir savaş, ölüm kalım savaşı…
Trikopis’in asıldığı küreklerle, önce köpükler, sonra küçük haleler yanıp sönüyordu. Teknenin güvertesinde bir çiçek demeti, toprağından sökülmemişçesine capcanlı duruyordu. Denize açılmadan Pabuç Deresi’nin serin kıyılarında topladıkları çiçeklerdi bunlar. Her renkten her kokudan çiçekler, tekneleri, korsan sığmağı mağaraya sızana değin güneşin altında ışıl ışıl parıldayan çiçekler…
Az sonra iki kaya arasında kalan bir kuytuluğa teknelerini çekmiş, o iki kayanın birleştiği yere çıkmışlardı. Burası Nebiye ile Trikopis’in buluşma yeriydi. Duvarda Latince yazılar, çakıl taşlarıyla kaba saba çizilmiş resimler vardı. O gün oraya son gelişleriydi, orada birbirlerini son görüşleriydi. Aslında Nebiye her zaman korkmuştu bu eski korsan mağarasından, ama sevgilisi yanındayken korkusunu alt edebiliyordu. Öyle ki, bir gün mağaranın galerilerinde gezerken tesadüfen keşfettikleri küçük bir dehlize bile girebilme cesaretini gösterebilmişti. Bazen kandilin ışığı altında orada oturdukları da olurdu. O dehlizi onlardan başka kimsenin bilmediğine emindiler. Bütün sırlarını saklayan bir sığınaktı orası. Son günlerinde de sığınaklarına gitmemek olmazdı. Trikopis’in tuttuğu kandilin dalgalanan ışığını, kucakladığı çiçek demetiyle izlemişti Nebiye. Saatlerce kalmışlardı küçük sığınaklarında. Trikopis, sevgilisini göğsüne bastırıp, “Bu çiçekler burada kurumadan geri döneceğim. Deniz kendini kaybetmez, döner döner bulur yatağını.” demişti.
Birden gözleri doldu Nebiye Hanım’ın. Aradan kaç yıl geçmiş, ama ondan tek bir haber bile alamamıştı, çiçekler kurumadan dönecekti, öyle mi! Oysa hep onun yolunu gözlemiş, başka kimseyi sevememiş, koca bir ömrü yapayalnız geçirmeyi göze almıştı. Peki ya Trikopis? Çoluk çocuğa karışmış, torun sahibi olmuştu. Belki de ilk kez bu kadar güçsüz hissediyordu kendini. Belki hiçbir zaman umudu bu denli sönmüş değildi. Onu çoktan unutmuştu unutmasına ama umudun tükenmesi başka bir şeydi. Kızgınlığını torunundan çıkarmak istercesine sinirli bir sesle:
– Dinle çocuğum, beni daha fazla oyalama, ne söyleyeceksen söyle ve çekip git’
– Peki, Nebiye Hanım, sanırım haklısınız. Burada bulunma sebebimi açıklamalıyım artık. Büyükbabamın bir emaneti için buradayım. Bilemiyorum belki deben öyle sandım.
– Emanet mi?
– Evet, küçük bir pusula. Bana bırakılmış küçük bir pusula, ama bunun gerçek sahibi siz olmalısınız. Bana düşense biraz merak, biraz da endişe…
Birden susar, gömleğinin cebine gider eli. Beyaz bir zarfı usulca çıkararak Nebiye Hanım’a uzatır:

YAVRUM PAPULUS
Ben uzak denizlere gidiyorum. Hani o her yıl bir haftalığına sizden habersiz kaybolduğum uzak denize, kurumasın diye her yıl yeniden yeniden çiçeklerini tazelediğim uzak denize… Ama bu son gidişim olacak. Ve son kez çiçek toplayacağım Pabuç Deresinde. Unutma yavrum, sana her zaman dediğim gibi, deniz yatağını kaybetmez, döner döner yine bulur yolunu… Üzerindeki yollar söner de bulur yolunu
Nebiye Hanım, pusulayı ikiye katlayıp göğsüne bastırır. Pınarlar boşalır gözlerinden, hıçkıra hıçkıra boşalır, yetmiş yıldır su toplayan bendi dağılır. Demek her yıl bu kadar yakınına gelmişti, çiçek toplamıştı Pabuç Deresi’nde, demek her yıl sığınaklarına gidip sözünde durmuştu, demek onu hiç unutmamıştı.
Telaşla kalkar yerinden Nebiye Hanım, “Hadi çocuğum, gidelim” der. Trikopis’in torunu hiçbir şey anlamaz ama O da hemen kalkıp, peşi sıra izler Nebiye Hanım’ı. Avluyu geride bırakıp, Kartal Tepesi’nden sahile inen dolambaçlı bir sokağa saparlar. Dar kaldırımlarda yaşlı ağaçlar ve tek tük insan vardır. Esnaf akşam serinliğinde taburelerini dışarı atmış, gelen geçene bakmaktadır. Hepsi de tek tek yaşlı kadını ve yanındaki yabancıyı saygıyla selamlarlar. Nebiye Hanım’la Trikopis’in torunu sahile yaklaştıkça sokak kalabalıklaşır, karınca telaşıyla sağa sola akın eden tatilcilerin şamatası başlar. Çok geçmeden iskeleye varırlar. Nebiye Hanım biraz soluklanır, sonra iskele boyunca sıralanmış balıkçı teknelerini süzer. Gözüne kestirdiği bir tekneye yaklaşırlar. Küçük bir teknedir bu. Balıkçıyı selamlar Nebiye Hanım. Sonra da balıkçının kulağına eğilip bir şeyler fısıldar. Peşi sıra balıkçının uzattığı ele tutunarak tekneye biner, oturarak aynalığa yaslanır. Yaklaşık bir aydır izini sürdüğü büyükbabasına yaklaştığı duygusuna kapılan Trikopis’in torunu da düşünmeksizin atlar tekneye. Balıkçı, motoru çalıştırır; suları köpürte köpürte ilerlemeye başlarlar. Denizlere korku salan korsanların, aşklarını denizde yitiren aşıkların sığınağına ulaşırlar birkaç dakikada. Tekne yavaşlar, suyu okşayarak süzülür mağaradan içeriye, iki kaya arasında kalan kuytuluğa değin ilerler, önce balıkçı, sonra da Trikopis’in torunu çıkar kayalığa. Nebiye Hanım’ı da tutarak çekerler yukarıya. Çıkarırlar ama oracıkta yığılıp kalır yaşlı kadın. Bütün bedeni tir tir titrer, yüreği yerinden fırlayacakmış gibi atar. Başını boynunun üstünde güç bela tutarken hızlı hızlı soluk alıp verir. Trikopis’in torunu yere çömelerek yaşlı kadının bedenini vücuduna yaslar. Şefkatle eğilir kulağına:
– İyi misiniz efendim?
Trikopis’in torunu ile balıkçı, Nebiye Hanım’ın iki yanından tutarak onu ayağa kaldırırlar. Kendini biraz toparlamış gibidir, “Çakmağınız var mı?” diye usulca seslenir yanındakilere. Balıkçı, cebinden köhnemiş bir Zippo çıkararak Nebiye Hanım’a uzatır, Çakmağı alarak kendinden emin adımlarla sekiz on metre ileride, gün ışığının sızmadığı bir galeriye girer. Sevgilisi yanında olmadan hiç girmediği dehlize doğru yaklaşırken bir damlacık korku duymaz içinde, arkasına dönüp bakmaz, Trikopis’in torununun kendisinin peşi sıra geldiğini bilmez. Işık bitmiştir artık; birkaç deneme sonunda yakar Zîppo’yu. Ağır bir benzin kokusu doldurur burnunu. Yaklaşır ağır ağır dehlizine, yaklaşır geçmişine, yaklaşır Trikopis’in nemli sesine. Sol tarafında bulunan kaya duvardaki belli belirsiz bir deliğe sokar sağ elini, gülümser. Usulca çıkarır kadim kandili bin yıllık yuvasından. Tutuşturur Zippo’yla; ışık dalgalanmaktadır artık… Yaklaşır Nebiye Hanım, yaklaşır, yaklaştıkça kokar Pabuç Deresi, kokar akşam esintisi… Sanki bir masal çocuğudur da “Açıl susam açıl” diyecektir dehlizinin kapısında, kandilinden bir cin çıkıp ” Dile benden, ne dilersen dile” diye gürleyecektir sanki. Masal çocukları gibi gülerek yaklaşır Nebiye Hanım. Trikopis’in topladığı bütün çiçekleri içine çeke çeke yaklaşır. Ve ansızın incecik bir sur belirir karşısında, manolyalar, mavi ortancalar, mor menekşeler, orkideler, sütleğenler belirir, Pabuç Deresi’nin gürül gürül aktığı bir duvar belirir. Gözleri dolar Nebiye Hanım’ın, dudakları titrer, dehlizden içeriye adım atmaya cesaret edemez. Tıpkı deniz gibi dönüp dönüp yatağını bulan Trikopis’in soğumuş bedenine el süremez…

Ergün Doğan

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
“Saatin doğru gitmesi gerektir, ama hayat doğru gitmiş, gitmemiş, o başka mesele” – Anton Çehov (çeviren: Nazım Hikmet)

SAAT Yeryüzünde ne kadar çok, ne kadar çeşit çeşit saat vardır : Cep saati, kol saati, duvar saati, kule saati,...

Kapat